“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

13. Kat – Dünyanın içinde başka bir dünya…

Bilim kurgu filmleri, öteden beri hayal bile edilemeyecek bilimsel olayları tasvir etmiştir. Bu kategorideki filmler, bilimin karanlıkta kalmış düşüncelerini sorgulamak için gerçek dünyayı doğaüstü ile birleştirir. Geçtiğimiz yüzyılda teknoloji, bu filmlerde kullanılan özel efektleri ve fütüristik unsurları geliştirdi, bu da film endüstrisinin bu alanda artan bir popülerliği ve başarısı ile sonuçlandı elbette.

 

İnternetinin hayatımıza girmesiyle, 90’larda ortaya çıkan ‘siberpunk’; ileri teknolojik ve bilimsel başarılara sahip, fütüristik bir ortamda yaratılmış olan bir bilimkurgu alt türü oldu. Sanal gerçekliğe vurgu yapan birçok filmin yolu da böylece açıldı. Bu dönemde piyasaya sürülen en popüler film, insanlık için yaratılmış bir makine tarafından işletilen “sanal hapishanenin” hikayesini anlatan, neredeyse hepimizin bildiği Matrix’ti (1999). Bu film ile, bilim kurgu türünün yeniden tanımlandığına şahit olduk. O yıl yayınlanan ve Matrix’e benzer bir konsept  taşıyan başka (açıkçası çok daha ileri öğelerle bezenmiş) bir bilim kurgu filmi daha vardı. Ve işte bu film ‘13. Kat’tı.

 

Matrix gibi, 13. Kat filmi de bilgisayarların yarattığı simüle edilmiş dünyalar fikrinden yola çıkıyor. Matrix oldukça sitilize ve gösterişli bir yapımken; 13. Kat, olay örgüsü oldukça karmaşık bir yapım. Ancak film izlendiğinde daha kapsamlı bir bakış açısı ile çekildiği bariz olarak ortaya çıkıyor. Filmi izlemek bir hayli ilginç çünkü bizi neyin insan yaptığını ve özgür irade kavramıyla neyi kastettiğimizi sorgulamamızı sağlıyor. ‘Simüle edilen varlıkların ruhları olabilir mi ve sevme yetileri var mı?’ sorularını sordurması bile filmin çekiciliğinin kanıtı aslında. 13. Kat’a aşina olmayanlar için, bu film; Josef Rusnak tarafından yönetilen, Daniel F. Galouye’nin romanı Simulacron-3’e dayanan bir bilim kurgu polisiye gerilim filmi. 90’ların sonlarında Los Angeles’ta geçen hikaye, milyarlarca dolarlık bir bilgisayar işletmesine sahip olan Hannon Fuller’ın mucidi olduğu simülasyon bir  dünyaya odaklanıyor.

 

Fuller, mucidi olduğu ‘Sanal Gerçeklik’ makinesi erken test aşamasındayken öldürülünce; şirketin varisi olan arkadaşı Douglas Hall; Fuller’ın Sanal Gerçeklik içinde kendisine bıraktığı bir mesajı bulmak için simülasyonun içine giriyor. Fuller’ın mesajına ulaştığı anda Hall’ın tüm gerçeklik algısı alt üst oluyor. 13. Kat dünyasında yaşayan insanların kontrollü sanal gerçeklikte hiçbir şekide özgür iradeye sahip olmamaları, her an bilinmez bir güç tarafından farklı bilinçlere dönüştürülebilmeleri fikri oldukça sarsıcı. On Üçüncü Kat bize; yaratıcılarımız simülasyonu çalıştırmayı bırakmaya karar verirse neler olabileceği gibi rahatsız edici düşünceler sunuyor.

 

Orijinal ismiyle The Thirteenth Floor’u en çekici kılan şey, Nick Bostrom tarafından önerilen (Elon Musk’ın da taraftarı olduğu) ‘simüle edilmiş dünya’ teorisini uzun uzadıya tartışması. Film, Bostrom teorisini 2001 yılında ortaya atmadan önce gösterime girmiş olsa da algı açısından oldukça büyük benzerlikleri var. Dünyamızın gerçek bir simülasyon olduğu fikri, teknolojinin nasıl hızlı bir şekilde geliştiği düşünüldüğünde çok da garip bir varsayım değil aslında ve Nick Bostrom da şu soruya cevap ararken ilginç teorisini geliştiriyor;

“Bir bilgisayar simülasyonunda mı yaşıyoruz?”

 

Bu soru çoğumuza mizahi gelebilir. Yine de bunun sadece mümkün değil, aynı zamanda muhtemel olduğuna ikna olmuş birçok insan da mevcut şu an yeryüzünde.

 

Teoriyi ortaya koyan etkili bir makale kaleme alan Nick Bostrom, en az üç olasılıktan birinin doğru olabileceğini iddia ediyor:

  1.  Ya evrendeki tüm insan benzeri medeniyetler, simüle edilmiş gerçeklikler yaratmak için teknolojik kapasite geliştiremeden yok olacak;
  2.  Veya herhangi bir uygarlık, teknolojik olgunluğun bu ileri aşamasına ulaşmayı başarırsa, hiçbiri simülasyon yaratmaya zahmet etmeyecek;
  3.  Ya da gelişmiş medeniyetler çok sayıda simülasyon yaratma yeteneğine sahip olacak ve bu, simüle edilmemiş olanlardan çok daha fazla simüle edilmiş dünyalar olduğu anlamına gelecek.

Nick Bostrom’un bu çıkarsamalarının doğru olup olmadığını bilemiyoruz ancak Bostrom şöyle söylüyor;

“…ama hepsi mümkün ve üçüncü seçenek de akla yatan en olası sonuç.”

 

Simülasyon teorisindeki sonuçları kabul edersek bizi iki doğal çıkış kapısı bekliyor;

  • eğer simülasyonda yaşamıyorsak o zaman uzak  gelecekte de böyle bir teknoloji geliştiremeyeceğiz ya da
  • o teknolojiyi geliştirip bir simülasyon yaratabileceğiz ve bu durumda kendi dünyamızın da bir simülasyon olduğu ortaya çıkacak.

 

Filmimize geri dönersek; 13. Kat filminin açılış cümlesinin, Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” olduğunu ve aslında bu cümle ile bizi uyardığını söyleyebiliriz. Düşündüğümüz için var mıyız yoksa sadece bize yüklenen programları düşüncelerimiz mi sanıyoruz? Keyifli düşünceler…

 

Kaynakça:

Katy Wagner- The History of Sci-Fi

Nick Bostrom- Are you living in a computer simulation?

Fularasız Entellik- Simülasyon Teorisi

Bob Graham- ‘The 13th Floor’ Worth The Trip

Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lisansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve avukatlık mesleğine halen devam ediyor. "Three", "The Shadow House","Happiest Hour" , "Uzaya Kaçan Küpe" ve "Keyfi Yanılsamalar" isimli kitapları hem Amazon hem de Barnes and Noble da online olarak yayımlandı(https://m.barnesandnoble.com/s/Serife+Gunaydin+Karakose). Yazarın denemelerini aktardığı www.allbyourselves.blogspot.com adlı bir blogu mevcut; aynı zamanda @mind_index instagram profilinde de sanattan bilime, felsefeden psikolojiye kadar pek çok konu hakkında da içerik üretiyor.

yorumlar (1)

  • Avatar

    Dondu

    13.kat filmini çok güzel anlatmışsın keyifle okudum ellerine sağlık

    reply

YORUM YAP