“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

20’ler Yeni 90’lar Olur mu?

Biz fanilerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak en sık başvurduğu kaçışlardan biridir nostalji yapmak. Geleceğe dair kısa, orta veya uzun vadeli planlar yapmak ve onların peşinden sabırlı bir şekilde yürümek zahmetine katlanmaktansa geçmişteki hatıraları tekrar tekrar yaşamak hoşumuza gider çünkü orası çok daha rahat erişilebilen bir alandır. Bir de içerisinde bulunduğunuz atmosferde yalnızca çok çalışmanın sizi başarıya götüreceğine ve dolayısıyla bir nebze olsun maddi kaygılardan uzak bir hayat sunacağına dair yaygın bir inanç yoksa zihniniz sizi hep o “güzel” anılara götürmek ister.  Gerçekten de artık Türkiye’deki genç nüfus yalnızca alın teri dökerek hedeflerine ulaşabileceğine ne kadar inanıyor?

Hal böyle iken, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen; geleceğimizi Avrupa’da gördüğümüze ve hukuk reformları yapılacağına dair sözleri üzerine; kendime içten içe  “2020’li günler 1990’lar gibi olur mu acaba?” sorusunu sorduğumu fark ettim. Yalnızca 1990’lar olarak düşünmeyelim, 2000’lerin ilk yıllarını da katabiliriz bu kümeye.  Malum, yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı toplum olarak ortak bir hayal kurmak şöyle dursun sadece içinde olduğumuz günleri kazasız belasız atlatma gayretindeyiz. Kazanım elde etmek gibi bir düşüncemiz zaten yok pozisyonu koruyalım yeter çünkü onu da yavaş yavaş kaybediyoruz.
Hatırlarsınız belki, eskiden bir misyonumuz vardı. “Doğu ve batı arasında köprü olmak” ödeviyle yetiştirildik bir bakıma. Ne kadar başarılı olduğumuz apayrı bir tartışma konusu ancak şimdi öyle bir vizyonmuş ki; hiç abartarak söylemiyorum, Dünya’nın bugün içinde olduğu çıkmazlar sarmalına bakınca müthiş bir hedef. Var mı şu anda böyle iddiası olan bir memleket? Belki vardır ama ben bilmiyorum şahsen. Ortak hedef veya duygu birlikteliği olmayınca fark ettim ki ileriye dönük hedef koymak yerine yapabildiğin tek şey nostalji oluyor. “Günlük” yaşamanın bedeli, zaten bireysel anlamda hayatını inşa etmeyi kurmayı başaramıyor ya da ucundan başarabiliyorken birlikte gelecek tahayyül edememek olarak önüne geliyor. Maalesef, bizim önceliğimiz korktuklarımızın başımıza gelmemesi üzerine şekilleniyor uzun bir zamandır. Mesela pandemi sürecinde aklıma gelen ilk şeylerden hiçbiri çözüm odaklı değildi. Tedavi geliştirmek veya hastalığın yayılımını engellemek adına sistematik önlemler alınabilmesi gibi konular zaten olmayacaktı. Tam tersi “umarım olmaz” dediğim her şey az çok gerçekleşti; verilerin gizlenmesi, maske dağıtım skandalı, kişiye özel muamele yapılması, karar alma sürecinin şeffaf olmaması, test ücretleri derken bir bakmışım aslında korkulan tüm olasılıklar gerçekleşmiş bile.  Şimdi de Çin’den gelecek aşıyı tartışıyoruz ki Türkiye’nin son dönemdeki sorunlu dış politikalarından dolayı bu da çok büyük bir sürpriz olmadı.
1990’lar ya da 2000’ler daha mı iyiydi? 25 yaş ve üstünde bir okuyucuysanız cevabınız muhtemelen “evet” olacaktır. Benim öyle bir iddiam yok, kimin için neyin daha iyi olup olmadığına karar verebilmek gibi biri yetkinliğim de olamaz zaten. Yine de Avrupa Birliği veya hukuk reformu gibi kulağa hoş gelen şeyler duyunca Sertab Erener, Eurovision, Dünya Kupası üçüncülüğü gibi neşeli günler gelmiyor mu insanların aklına? Düşünün ki o günlerde Türkiye’nin başörtüsü problemi gibi o dönem kangren haline gelmiş sorununda henüz hiçbir olumlu adım atılamamış, ordu hala yönetim üzerinde kısmen söz sahibi ve daha bir ton problem. Geleceğe dönük hayal kuramamanın en büyük karşılığı bu oluyor herhalde.
Bu yazıyı yazarken tesadüfen Turgut Özal’ın 1989 yılında söylemiş olduğu “Aslında çok iyi bir milletiz” sözü karşıma çıktı. O cümledeki “aslında” vurgusu çok şey anlatıyor. “Çalışsa yapar, çok zeki çocuk” çağrışımı yapıyor istemsizce. Beraber yaşayabilse, ortak bir hedef tutturabilse ve birbirini anlayabilse bu topraklardan güzel şeyler çıkacağı kesin. Ama gelin görün ki; yıllara uzanan bir hayal kurmaktansa yalnızca günü kurtarmaya çalışan ve daha kötü olmamaya çalışan ve hatta Eurovision yarışmalarını özleyen mutsuz yetişkinler haline geldik. Olmayacağını, gerçekleşmeyeceğinizi bildiğimiz reformlardan umut yeşertirken, trenin kaçtığını görüyoruz ve çaresizce gidişini izliyoruz.  Aslında iyi olabileceğinin farkındayken olamamak bizi yalnızca daha öfkeli daha anlık yaşayan ergen bir topluluk haline getiriyor. Kızgınız hem kendimize hem de diğerlerine ancak nasıl ortak reaksiyon verilir bilemiyoruz, o yüzden küçük kaçamaklar yapıp iyiye yönelik inşa sürecine girmektense geçmiş günleri özlemle anmak işimize geliyor.
İçinde bulunduğumuz bu çıkmaz sokak bana hep lise yıllarımdaki “Türkiye, İran gibi olur mu?” tartışmalarını hatırlatıyor. “Olur” diyen de vardı, “saçmalama” diyen de… İran olmadık ama şurası kesin ki şu anda gözümüzle canlı canlı görmesek de Türkiye’de yitip giden jenerasyonlar var. Bu acı gerçekle yüzleşmektense ya da “Türkiye daha iyi olur mu?” üzerine ortaklaşa kafa patlatmaktansa “2020’ler en azından 1990’lar gibi olur mu” diye hayallere kapılmak şimdilik çok daha konforlu bir alan.

Avukat, part time yazar – çizer

YORUM YAP