“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Abdi İpekçi

Abdi İpekçi.

Ah ciğerimin köşe yazarı…

Maçka’yı bilir misiniz? 

İstanbul, Maçka çok özel bir semt. Bir güzel tarih yatıyor o semtte, o yüzden garip huzur vardır. 

Kendinizi çok iyi hissedersiniz Maçka’da. Maçka semtinin adının nereden aldığı ile ilgili iki rivayet vardır; 

Biri, Farsça “nişangâh” anlamına gelen “Masgah” kelimesinin değişerek bugüne Maçka olarak geldiği yönünde; diğeri ise Fatih Sultan Mehmet’in, 1461 yılında Trabzon’u fethinden sonra Trabzon’dan bu bölgeye gönderilen Maçkalılar’ın Maçka’sından aldığı yönünde. İkincisinden yana kullanıyorum hakkımı. Maçka’nın insana, ağaçların arasında, şehrin ortasında ve kaotik İstanbul’da sessiz sakin huzuru yaşatmasının, orman sever insanlardan kalma bir huzurun evrimle yerleşimi olarak görüyorum. Abdi İpekçi ismini duyduğumda da aynı huzur doluyor içime. Evet, bir yandan acıtıyor da. Ama onun gibi insanların bu topraklarda verdiği mücadelenin varlığını hissetmek bana her zaman iyi gelmiştir. 

İşte bu nefis fikir insanı, 1929 senesinde bugün, Maçka’da dünyaya geliyor. Cevat Bey ile Resime Hanım’ın cesur evladı, küçük yaşlardayken iki ablasını da kaybediyor. Evlerinin karşısındaki Işık İlkokulu’ndan parlıyor ışığı bugüne. Sonra Galatasaray Lisesi… O lisede okul yıllığı söyleşinde, gelecek ve hayalleri için ne söylemiş biliyor musunuz? 

“Matbaacılıkta inkılap yapıp memleketimizde baskı tekniğini ve sanatını Avrupa ayarına yükseltmeyi; çeşitli konularda yayın yaparak siyaset, fikir ve sanat alemin­de hareket yaratmayı düşünüyorum. ” 

Böyle pırıl pırıl bir insanın yaşamını benden okuyup bitirdiğinizde, sizin için hiçbir şey eskisi olmasın istiyorum.  

“Özgürlükleri silip süpüren bu rejim insanları mutlu edemez,” der Abdi İpekçi. 

Umarım bazı şeyleri anlamanızı sağlayabilir ve bir fark yaratabilirim zihinlerde. Çünkü bu gerçekleşirse inanıyorum ki hepimiz daha mutlu hissedeceğiz. En azından elimizden geleni yapmalıyız. 

İstanbul Hukuk’ta okuyor ama gazeteci olmak istiyor Abdi Bey. Dönemin vatan gazetesi imtiyaz sahibi ve baş yazarı Ahmet Emin Yalman, amcasının ahbabı. Bu vesile ile işe giriyor lakin bundan gazeteci olmaz, tüccarlığa yönlendirin gibi sığ bir çıkışla ilişiği kesiliyor.

Sorun değil çünkü Abdi İpekçi’nin dediği gibi “Zafer biraz da hasar ister.” 

Elbette dinozorlar tayfası Abdi İpekçi’yi durduracak değildi. Gördüğünüz üzere dinozorlar her dönem var, nesilleri falan tükenmedi. Bak siyasilere, dinozorlar. Oturmuşlar koltuklara, gençlerin önünde durup geçmelerine izin vermiyorlar. Bu düzeni onlar da seviyor. Sizin nesliniz bu işleri yapmak için artık uygun donanımda, vizyonda, zekada, gelişmişlik seviyesinde değil. Siz dinozorlar için artık elverişli bir iklim ve bitki örtüsü yok. Medeniyet almış başını gidiyor, dünya hızla evrenle bütünleşiyor. Birçok şey kavrandı artık. Sizlik bir şey kalmadı, kalkın gidin yahu! Dinozor diyorum ama devriniz bittiğinden, bir robot havlasa korkudan da altınıza yaparsınız o ayrı. Bugün, siyasette ve bir çok alanda gençler ve nesiller arası iletişimi oturtmak, geleceğe yatırım yapmak; yenilenebilir enerji, uzay projeleri, kuantum, veri madenciliği gibi önceliklerimiz olması gerekirken her gün mutlaka utandığım tt başlıklarını hak etmiyoruz! “Yaşamakta olduğumuz günler göstermektedir ki güçlü liderler, ne kadar yaşlanırsa yaşlansınlar siyasetten ayrılmaları kolay olmamaktadır.” diyen Abdi İpekçi de ona yapılanları hak etmemişti. Devir değişiyor lakin dinozorlar ve davranışları değişmiyor. Evrime direnmek için doğmuş bir grup tuhaf geri kalmışlık kabilesi gibi bir şey işte. 

Gazetecilik tutkusunun peşinden giden İpekçi, sırasıyla Yeni sabah, Yeni İstanbul’da muhabir; İstanbul Express’te Yazı İşleri Müdürü, askerliğin de ise Kore’de yedek subay çevirmendi. 

“Aklımın erdiği kadar reyimi kullanıyordum. Kanunun, anayasaya uygun olup olmadığını, memleketin bir dikta rejimine götürülüp götürülmediğini, tek parti sistemine devlet idaresinin sürüklendiğini fark etmedim.” 

Abdi İpekçi gibi aydın insanlar da bizler gibi yanılabiliyor, geleni görememiş olabiliyor. Bunda bir problem yok. Problem, ısrar etmemek aynı hatada. Elimizde olan bütün verileri kontrol etmek. Gerekirse kağıda yazmak çünkü yazmak hiç yanıltmaz. Olması gereken ama olmayan durumları ve olanları karşılaştırın. Haklarınızda da yapın aynısını, olması gereken ve verilmeyen olarak. Bu sizi asla yanıltmaz. Zararın neresinden dönersek kardır bu saatten sonra. Bugün gerçekleştirilen bir başlangıç, aslında gelecekte bir varoluş. Biz değil miyiz Abdi İpekçi gibilerin bombalandığı şimdilerin eserinin acısını yaşayan? Biz ne bırakacağız geleceğe? Ne diyecekler bizim için bundan 40 sene sonra? Yaşıyor olursak yazacaklar çatır çatır, okumak zorunda kalacağız yakın gözlüklerimiz ve buruşmuş dövmelerimizle. “Olur mu böyle, olur mu? Kardeş, kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler! Bu dünya size kalır mı?” dediği için ölecek mesela Abdi İpekçi. Ne onurlu bir ölüm. 

Askerlik sonrası 1954 senesinde başlayan Milliyet gazetesi kariyerinde 25 yaşında Genel Yayın Yönetmeni olan Abdi İpekçi’nin Milliyet’in tirajları o dönem hızla yükselmeye başlıyor. Bakın ne kadar genç!!! Aynı dönem Sibel Hanım’la evleniyor. Gazetecilik ilkeleri şu topraklarda uygulansın diye mücadele veriyor. 

“Basın hürriyetini koruma yolu, kendi kendini kontroldür.” 

Abdi İpekçi

Öyle her şeyin tam ortasında, öyle tarafsız bir duruş sergiliyor ki zaten o yüzden öldüğünde bütün ülke arkasından yürüdü, arkasından ağladı. Abdi İpekçi’ye yaptıkları ile her birimizden bir parça koparıp yerine korku koydular mesela, öfke koydular, acı koydular. Bir insana bunları yaptılar ve bunu milyonlarca insanı manipüle etmekte kullandılar. Gazetecilik ve bu ülkenin kaybettiği en önemli şeylerden biridir Abdi İpekçi, beden olarak değil. Onlar o fikri boğmaya meylettiler karanlıklarında. 

Genel Yayın Yönetmeni ve başyazar olduğu dönemde yaptığı eşzamanlı görevleri biliyor musunuz? Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün İkinci Başkanlığı, Basın Şeref Divanı Genel Sekreterliği… Ne kadar büyük bir mücadeleci ruh, nasıl bir deha olduğunu fark ettiğinizi umut ediyorum. Sığ değildi. Ne Atatürk, ne din, ne başka şeyleri insanlığın ve fikirlerin önüne koyarak ilerlemeye hakkı olmayanların, önümüzde engel olduğu bugünlerde şu sözlerini hatırlamak çok yerinde olacaktır; “Elbette yeni çareler, yeni formüller, yeni metotlar bulunacaktır. Ama yol olarak, yön olarak Atatürk’ün bize yönelttiği rasyonalist kafayı muhafaza etmek şartıyla.” 

“Öyle bir anayasa yapın ki, bir daha ihlali mümkün olmasın.” diye, diye; tarafsız, kimseci olmadan barışı, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunan Abdi İpekçi, Atatürkçülüğü en doğru anlayan insanlardandı. Atatürk’ün adını kullanarak bu ülke insanına haksızlık edenlerle Müslümanlığı kullanarak bu ülke insanına haksızlık edenler arasında bir zihniyet farkı göremez oldum ben. Bireysel olarak anlamaya çaba harcamak ve bir varlık göstermek yerine, boş boş paylaşım yapanlarla da muhalefet arasında bir fark göremiyorum. “Kahraman, putlaştırıldığı zaman ölür, ” diyen Abdi İpekçi bir kahraman değildi. Bir fikirdi. Atatürk bir kahramandı ama kahramandan öte bir fikirdi;

“Atatürk; taklidi, kopyayı kabul etmezdi. İşte söylerlerdi, ‘şu şöyledir, bu böyledir.’ diye. O; hepsini bildikten, gördükten sonra zamanın meselelerini, milletin ihtiyaçlarını, ilmin ışığında, nazariyatın gösterdiği prensiplerden haberdar olarak kendi ihtiyaçlarımıza göre adapte etmeyi uygun bulurdu.” Özgürlük ve hak mücadelesi verenleri putlaştıranlarla Allah ve Peygamber’in adını anarak Osmanlı Hükümdarlarını putlaştıranlar arasında bir fark göremiyorum. 

Abdi İpekçi başka bir yazısında “Temel sağlam değilse o zaman mevcut usuller kâfi gelmez, ” diyor örneğin. Bugün, geleceğin temelleri atılıyor. Bugün sağlam olmayan bir şeyin geleceğini görebilmek, bu kadar zor olmamalı. Birbirimizi anlamak, taraf değil tarafsız olmak, siz değil biz olmak dururken birbirimizi bireysel ve toplumsal hayatlarımızda yemekle meşgulüz. Dinozorlarla mı mücadele edeceğiz, hainlerle mi, bizle mi, sizle mi derken darmadağın olduk bölündük. Bölündükçe öldük. Her gün ölüyoruz. Hem gerçek ölümler, hem de ruhsal olarak her gün bir parça insanlığımızın sınandığı bugün, Abdi İpekçi fikrini, şu cümleleri için seviyorum mesela; “ ‘Abdi İpekçi niçin öldü?’ diye sormayın. Yarınlar için, yarınların özgürce yaşanması için öldü.” Biz yarınlara ne bırakıyoruz? Bugün de nice Abdi İpekçi gibi fikirleri türlü yollarla susturuyor, yok ediyorlar. 

Kemal Derinkök ve Aydın Doğan Milliyet Gazetesi’ni satın almak istiyor, İpekçi şiddetle karşı çıkıyordu. Medya ele geçirilirse olacakları biliyordu. Vatanı ve bu topraklarda yaşayan insanları seviyordu. Haklarını savunuyordu. Bu ılımlı, birleştirici, dürüst, tarafsız, eşitliğe inançlı, evrensel değerlere önem veren, ülkenin iyiliği için iktidarla muhalefet liderleri arasında da yapıcı bir diyalog kurulmasından yana olan adama değil; bu fikirlere yağdırdılar o dokuz kurşunu. Mehmet Ali Ağca tutuklandı ama beş altı mermi ona aitti. Başka birileri daha olmalıydı, yalnız değildi. Oral Çelik ve Mehmet Şener şüpheli idi. 

Uğur Mumcu; “Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli,” diye yazdı hatta. Lakin aylarca sündürüldü. Şener, delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Mehmet Ali Ağca, idamla yargılanırken 1979’da Türkiye Cumhuriyeti’nin en iyi korunan askeri cezaevlerinden Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırıldı. Yalçın Özbey, 1983’te Almanya’da işlettiği lokalde gözaltına alındı,  2 ay sonra salındı. Kendisi Ağca’nın, İpekçi cinayetinde birlikte tetik çektiğini söylediği isim. Oral Çelik, üç sene sonra İsviçre’de yakalandı, 10 gün sonra serbest bırakıldı. Türkiye’ye döndükten sonra ise Malatya’daki bir cinayet davasında dosyada bir evrak kaybolunca tahliye edildi. 

Abdi İpekçi’yi de 1 Şubat 1979’da, doğup büyüdüğü Maçka’dan Şişli’ye uzanan Emlak Caddesi’nde kurşuna dizdiler. Evine 70 metre kala duran trafikte idi. Arabanın camındaki aralıktan uzattılar namluyu sıktılar önce iki kurşun kollara, üçüncü kurşun kalbe. “Olur mu böyle, olur mu? Kardeş, kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler. Bu dünya size kalır mı?” dedi diye sıktıkları o kurşun, İpekçi’nin o cepte takılı olan kalemle beraber parçaladı kalbi. Bugün birçok İstanbullu, neler olduğunu hiç düşünmeden yürüyor caddede. Bastığı yerde yatanı unutanlar ülkesi, Abdi İpekçi Caddesinde dünyadan bir haber yürüyor. 

Öldürülüğü Emlak Caddesi’nin adı, 6 Şubat 1979’da İstanbul Belediye Meclisi’nin kararıyla Abdi İpekçi olarak değiştirildi. 2000 yılında ise saldırıya uğradığı noktaya, ünlü heykeltıraş Gürdal Duyar’ın eseri olan, 70 santimetre granit kaide üzerinde oturan 3,5 metre yüksekliğinde Abdi İpekçi Barış Anıtı dikildi. Neden 2000 yılı? O anıta bakarken şunu hep hatırlayın diye; 

Soru; 

“Kaç yaşına kadar yaşamayı istersiniz?”

Abdi İpekçi; “2000 senesini görmeyi çok istiyorum.” 

Abdi İpekçi’ye, 2000 senesini göstermeyenlerle bugünün dinozorları arasında fark göremiyorum. Neden mi?

Çünkü Uğur Mumcu’nun, İpekçi cinayetinin kilit ismi dediği Abdullah Çatlı, önce Bedrettin Cömert suikastinden Ağustos 1978’de, Sakarya’da yakalandı ve serbest bırakıldı. Ardından 1982 Şubat’ınfa, MHP davasıyla aranırken Zürih’te, Mehmet Şener’le birlikte sahte pasaportla yakalandı ve yine serbest bırakıldı. Çünkü geleneksel Abdi İpekçi Yılın Gazetecilik Ödüllerini dağıtmayı bıraktıkları sene, Milliyet Gazetesi ve 2K Media ortak yapımı ‘Şehrin En İyileri Ödül Töreni’nde, Çatlı’nın mezarını ziyaret eden MHP yoldaşı Sedat Peker’e, en hayırsever iş adamı ödülü verildi. 

Herkes ektiğini biçiyor. Bu hakikatleri birbirine bağlayabilmek, anlayabilmek bizim insanlık görevimiz. Bu bilgiler bize seçim yaparken fayda sağlayacak bilgiler. Katillerle işbirliği yapanları sineye çekmek, insanın kendine yapabileceği en büyük kötülük. Mutlu olmak, bunları bilmek ve yeri geldiğinde insan olarak cevabını verebilmektir. Bu milletin kimsesi yoktur. Vatandaşlar birbirine sarılmalıdır. Küslük bitmeli, bölünmeler yok edilmeli, çocuklar için geleceğe bugün doğru tohumlar ekilmelidir. Geleceğin tohumları hepimizin elinde, nereye ekeceğimizi biz belirliyoruz. Şimdi ben soruyorum her gün ölümlerden, haksızlıktan söz eden ülkemin bütün insanlarına;

“Kaç yaşına kadar yaşamayı istersiniz?” 

Sayın  Abdi İpekçi,

Sizi diriltemeyiz ama fikirlerinizi öldüremediklerini açık yüreklilikle söyleyebilirim. 

Bir gün, mirasını yeniden canlandıracağız elbet. Lakin bu sene de hediye ya da güzel haber veremedik, affet. 

İyi ki doğdunuz.

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP