“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Aldatılanın Kendini Aldattığı Film: Dijitalleşme ve Sinema

Yaz sıcağında kendini bir kapıdan içeri atıyorsun; serin… Bu boktan labirentin girişi her tuzakta olduğu gibi ilgi çekici geliyor. Koridorlarında hafif klasik ya da düşük tempolu bir müzik çalıyor. Tıklım tıklım olmasına rağmen yoğun gürültü bir noktadan sonra tek bir sese hatta sessizliğe dönüşmüş. Herkesin elinde poşetler, vitrinlere bakarak yürüyorlar. Bazı çocuklar var, çaktırmadan anne babalarını yemek katına götürmeye çalışıyorlar. Ah! Kesinlikle haklılar, nitekim senin de yolun oradan geçiyor. Vitrindeki kıyafetleri incelerken camdaki yansıman tüm dikkatini dağıtıyor; fit olduğun zamanlardan kalma tişörtü giyindiğinde yanların belirginleşmeye başlamış bile. Az biraz bakımsız da gözüküyorsun… Aman! Sanki seni zorla getirdiler buraya. Kırk yılın başı kendinle biraz vakit geçireceksin. “Neyse…” deyip yoluna devam ediyorsun, burnuna yemek kokuları gelmeye başlamış bile. Özenle hazırlanmış menü reklamları dikkatini hemen çekiyor. Bir yerde okumuştun; kırmızı… Kırmızı renk her zaman insanı acıktırır… Hahayt! Sen bunlara kanmazsın; usulca restoranların yanından kıvrılıp, sinema salonuna gidiyorsun. İşte bu! Patlamış mısırın kokusu o boktan fast food kokusunu bastırıyor. Gişeye yaklaşıyorsun, girmek istediğin filme iki bilet lütfen! Gişedeki kadın biletleri uzatırken, pek de hevesli olmayarak, ezberlenmiş bir şekilde “Biletinizin yanında büyük boy patlamış mısır menü de ister misiniz? 18-24 yaş öğrencilere %50 indirim var” diye geveliyor. İndirim mi? Hava da kapıyorsun. Oh… Aldın mısırı, salona girdin; tıklım tıklım… Filmden önce birileri mesaj atmış mı diye bakıyorsun. Hah! Kim atacak ki… Instagram’a son bir kez bakıp, sessize alıyorsun telefonunu. Sonunda kendinle başbaşasın, ışıklar kararıyor veeeeee…. REKLAMLAR!

Evet, reklamlar sevgili okur… Şehirde yaşayan insanlar olarak günde ortalama 5 bin (Beş Bin) reklama maruz kalıyoruz ve gördüğümüz çoğu reklamı hatırlamıyoruz. Çünkü bizleri damızlık birer tüketici olarak gören düzen her yere o kadar çok reklam yerleştiriyor ki, bir süre sonra beynimiz bu kadar fazla görsel-işitsel mesajı kaldıramıyor. Böylelikle belli bir doygunluğa ulaşan bireyde “reklam körlüğü” oluşmaya başlıyor. Yukarıda, yazının giriş kısmında betimlediğim deneyim, senin de başından elbet de geçmiştir. Pandemiden önce gittiğimiz zamanlarda, özellikle film başlamadan önce gösterilen ve ne sinema sanatıyla ne de kültürel etkinliklerle hiçbir ilgisi olmayan ve buna rağmen yirmi dakikayı aşkın beyin karıncalanması yaşamamıza neden olan reklamlar…

VHS’ten LED’e Evrim

90’ların sonu, 2000’lerin başına döndüğümüzde film kiralama kültürüne hepimiz bir dönem mutlaka kapılmışızdır. Ben doksanların ikinci yarısında doğmuş biri olarak VHS değil de, CD kiralama kısmına yetiştim. Kiraladığımız Akrep Kral filmini verene kadar her gün izlerdim. Hatta repliklerini bile ezberlemiştim. İşte 98’ yılında Reed Hastings de Apollo 13’ün repliklerini ezberlemekle meşgul olacak ki, kiraladığı VHS’yi zamanında geri iade edemiyor ve 40 dolar ceza parası ödemek zorunda kalıyor. Böyle olunca da bir hışımla yerinden fırlıyor ve Netflix’i kuruyor. İlk başlarda posta yoluyla kiraladığınız filmleri evinize yollayan bir sistemle çalışırken, internetin de gelişmesiyle zamanla çevrimiçi ağa taşınmaya başlıyor. Şirket büyüdükçe büyük firmalardan bazı filmlerin haklarını satın almaya başlıyor ve kendi sitesinde yayınlıyor. 2010’ların ikinci yarısına geldiğimizde ise Netflix, dijital medyanın en meşhur ve en değerli şirketlerinden biri haline gelmeye başlamıştı bile. Filmlerini kiraladığı şirketler fiyatları giderek arttırıp Netflix’e rakip platformlar açtıkça Netflix, kendi orjinal yapımlarını da yapmaya başladı.Buna paralel bir şekilde, Facebook’la birlikte giderek popüler hale gelen sosyal medya, insanların günlük alışkanlıklarını çok derinden değiştirmeye başladı. Artık insanlar zamanlarını, aldıkları sonuçlar ve kendilerine kattıkları şeyler üzerinden değil, sanal arkadaşlarıyla girdikleri etkileşim sayısı üzerinden değerlendirmeye başladılar. Bir grup ritüeli olan sinema, giderek bireysel bir hal almaya başladı. Çünkü 2000’lerin başında birlikte bir “çağ atlama” hissiyatıyla kolektifleşmeye başlayan birey, kişisel profilinde kişisel düşüncelerini paylaştığı ve sanal arkadaşları tarafından aldığı tepkilerle ilkel bir haz yaşadığı için giderek bireysel bir bakış açısına evrildi. Bununla birlikte, 16:9 görüntü formatını alıp ters düz çevirip, önce 4:5 sonra da 9:16 yaparak adeta görsel bir devrim yaratan instagram bakışımızı tamamen manipüle etti, YouTube’la birlikte izleme sürelerimiz 10 ve hatta 5 dakikalara kadar indi. “Yeni jenerasyon” dediğimiz ve bütün eleştirilerimizin ortak hedefi olan gençlik, Dikkat Dağınıklığı ve Hiperaktivite Bozukluğu sebebiyle Ritalin’e boğulmakta… Bundan ötürü sinemaya giden insan sayısı da giderek azalmaya ve sinema da “niché” bir hal almaya başladı. 2019’da yazılan bir makaleye göre, 2018’e nazaran ilk altı ayda sinemaya giden kişi sayısında on milyon (10.000.000) azalma oldu. Ancak buna ters orantılı bir şekilde alış-veriş merkezlerindeki sinema salonlarının da katlanarak artmaya devam ettiği gözlemlenmiş.

Bu veriler Türkiye bazında gerçekleşse de, tüm dünya aynı durumda. Netflix de, bu durumu kendi lehine çevirmeyi başardı. Zaten izleyicisinin ayağına giden bir marka profili vardı. O da sinemayı (?) seyircisinin ayağına getirmeyi tercih etti.  Alfonso Cuarón’ın 2018’de çektiği ve Netflix tarafından dağıtımı yapılan Roma filmi Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan”, Akademi Ödülleri’nde izle “Yabancı Dilde En İyi Film” ödüllerini kazandı. Bu durumda herkes Netflix’in sinemaya olan/olabilecek müdahale üzerine bir aydınlanma yaşamaya başladı- DİYECEKTİM Kİ, kimse aydınlanma falan yaşamadı sevgili okur. Tam tersine sinema yapımcıları koca bir sinema sanatını dijitalleşme ve para uğruna çer çöp yapmaya devam etti. Çünkü Roma filmi, o ödülleri aldıktan tam iki yıl sonra dünyayı saran pandemi krizi nedeniyle kimsenin sinemaya gitmeyeceğini ön görenler halihazırda çektikleri filmleri Netflix’e sattılar. Böylelikle bağımsız sinemalar da dahil bütün sinema salonmları tek tek kapanmaya, batmaya başladılar. Bilet fiyatları giderek arttı. İzleme deneyiminin pazarlanması yerini hijyen deneyiminin pazarlanmasına bıraktı. Ancak Netflix’in böyle bir derdi yoktu. O senin etrafındaki bütün ekranlardaydı. Sokakta gördüğün reklamlarını bile “geleneksel” reklamdan ziyade, özgün bir şekilde yaparak hedef kitlesini de işin içine dahil etti…

Farkında mısın? Herkes bizim aklımızı fikrimizi çelmeye çalışıyor dış dünyada; seni de oyuna dahil etmek istiyorlar. Şahsen ben artık salak yerine konduğumu düşünüyorum. Sen de bu yüzden sarmadın mı sosyal medyaya? Bu yüzden durmadan Instagram hikayende yüzüne filtreler ekleye ekleye, hayatında hiç görmediğin birkaç yüz insan için şekilden şekle girmiyor musun? Çünkü orası senin sen olduğun tek nokta, değil mi? SENİN PROFİLİN (!)

Bir şey bedava ise ürün sensin

Apple şirketinde çalışan Donald Norman, 1995’te şirketin yönetim kuruluna sunduğu bir bildiride uygulama ara yüzlerinin kişiye göre düzenlenmesinden bahsederek ilk “kullanıcı deneyimi” kavramını ortaya attı. O gün bugündür, senle ben koca bir ‘deneyim pazarlaması’nın ürünüyüz. Artık markalar ürünlerini değil, kullanıcının onda deneyimleyeceği şeyi pazarlıyor. Bu düşüncenin ürünü/nesnesi olan bireyse, kendini bir “şey” sanarak zaten yitik olan egosunu beslemeye devam ediyor.

Netflix, şüphesiz bu kullanıcı deneyimini en cazip kılan firmalardan biri. İnternet sitesine de, uygulamalarına da girseniz sizi kolay kullanılabilir bir arayüzle karşılıyor. Bununla da kalmayıp, yapay zekanın yardımıyla kendi zevklerinize göre düzenlenmiş öneriler de bulunuyor. İnanır mısın bu önerilerin posterleri bile senin çoğunlukla tıklamayı tercih ettiğin içeriklerin posterleriyle benzerlikler göstermeye başlıyor. Sistem hangi görsellerin daha çok ilgini çektiğini algılayıp, yapay zeka yardımıyla daha önce hiç görmediğin posterler tasarlıyor ve izlenme olasılığını arttırmayı hedefliyor.

illustration by Dustin Dahlman

çizim: Dustin Dahlman

Televizyonda izlemekten sıkıldın mı? Telefona geçebilirsin. Ondan da mı sıkıldın? Bilgisayara ne dersin. Dur nereye gidiyorsun?! Tuvalete mi… Tabletini alsana orada da izlersin. Velev ki altyazı çok hızlı, dinlemek isteyebileceğin tonla dilde dublaj seçeneğim var. Yüksek ses ve görüntü kalitesiyle güzel bir film izlemek istediğinde, veri tabanının hızı sayesinde düşük internet hızında bile takılmadan izleyebiliyorsun. Diyelim paran bitti. Bul birkaç tane arkadaşını bir kahve parasına ortaklaşa Netflix hesabına girin. Sakın ama sakın bensiz kalmayın, sakın bir şeyleri kaçırmayın, sakın deneyimsiz kalmayın!

Tüm bunlar olurken, yedinci sanat olan sinema sanatına ne oluyor? Bütün bu bakış(mız)a karşı yapılan manipülatif saldırıların sonucunda bir değişime gitmiyor. Sanat olduğu gibi duruyor; tüm ana kurallarıyla, estetik anlayışlarıyla. Sözün özü, sinema salonları da Netflix de asıl oyuncular, bizlerinse pinpon topundan bir farkımız yok. Tabii ki de teknoloji ya da değişim karşıtı bir insan değilim. Benim derdim, günlük hayatta yaptığım her tercihi aslında benim yapmadığımın farkında olmak. Benim asıl derdim, sürünün dışındaki gara guzu olarak, sürünün geri kalanını uyarmak. Bilinçlenmek gerek sevgili okur, bilinçlenmek! Tercihlerimizi kendi elimize almalıyız. Sinema, zaten gözükeni göstermez; en azından onu yapana da sinema denmez. Sinemanın derdi de, kadrajın dışında kalandır. O, görünmeyeni göstermek ister. Ancak birileri perdeyi ateşe verip kapıyı üstümüze kitlemek üzere. Bilinçlenmemiz lazım; GET UP! STAND UP!

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP