“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

ALİYE BERGER

Aliye Berger, aşkla sınanıp ölümsüzlükle mükafatlandırılmış, mitolojik bir kahramandan farksız benim için. Aliye Berger’i düşündükçe karakteri olmadan eksik kalacak hikayesi, zamanın ve mekanın çok ötesinden geliyor ve yaşananların, yaşananlarla iç içe geçerek ortaya çıkan yapıtların, kadim zamanlara mı yoksa bugüne mi ait oldukları yanılsamasından kurtulamıyorum. 

Şakir Paşa Ailesi’nin aşkla yaralanıp sanatla şifalanan ve yine sanatla ölümsüzlüğe ulaşan, en renkli, en gerçek ve en masal ferdi Aliye. Ağabeyi “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir, ablası Fahrünissa Zeid… Sanatın tanrılaştırdığı bu kardeşlerin varlığı, var ettikleri, karakterleri ve karakterlerinin fiziksel görünümlerine dahi yansıyan azametleri de, Aliye’nin kahramanı olduğu mitolojik hikayeyi doğruluyor. 

Büyük Ada’da, deniz ve çam kokusuyla kutsanmış bir köşkte, sevgiyle beslenerek ve aşka inanarak büyüyor Aliye. Babası Şakir Paşa bir asker ama aynı zamanda genç yaşlarından itibaren resimle ve sanatın diğer dallarıyla iç içe olmuş, sevgi dolu bir baba. Şakir Paşa’nın sürgün yüzünden ölen ve ölümünden sonra ismini oğlunda yaşattığı kardeşi Cevat Paşa’da bir asker ve devlet adamı olmanın yanında, fotoğraf makineleri toplayıp koleksiyonunu yapacak, çektiği fotoğrafları evinde oluşturduğu karanlık odada banyo edecek kadar fotoğrafa düşkün bir amca. Aliye, Büyük Ada’daki köşkte, yasemin ve çam kokuları dışında, sanatı da soluyor, ciğerlerini bu havayla dolduruyor ve sanat, çok küçük yaşlarında, hücrelerinde gezinmeye başlayarak onu yaşayacağı hikayelere hazırlıyor.

Aliye, sanatı solumaktan sanata dokunmaya, müzik yoluyla geçiş yapıyor. Hitler Avrupa’sından kaçarak Türkiye’ye sığınan Yahudi asıllı Macar virtüöz Carl Berger’den, o dönemin tüm “kalburüstü” ailelerinin çocukları gibi küçük yaşlarda almaya başladığı keman dersleri, birbirinden ayrıştırılması mümkün olmayan aşk ve sanata dair görkemli bir kapıyı aralayıp Dünya’da geçireceği son günlere kadar bitmeyecek bir okula giriş yapmasını sağlıyor. İlk görüşte aşkla başlayan keman dersleri, belki çok uzun sürmüyor ama aşk, yirmi üç yıl, içinde tanımına yaraşır delilikler barındırarak ve karşılık bulan duygularla devam ediyor. Kıskançlığın zehriyle, babasının evdeki tabancasını çantasına koyup Carl’ın kapısına dayanacak ve evde beraber olduğu kadını yaralayıp dillere düşmeyi göze alacak kadar tutkuyla yaşanan bir aşk.

Bu olay, Carl’ı Aliye’den uzaklaştırmıyor; aksine, Aliye’yi iyiden iyiye fark etmesini sağlayarak sonsuz birlikteliklerinin başlangıcı oluyor. Beraber geçen yirmi üç yıldan sonra, evlendiklerinin altıncı ayında, bilmesine rağmen hayatında hiç görmediği ve sahip olmayı hep hayal ettiği mutluluğuyla yaşarken Aliye, Büyük Ada iskelesinde kaybediyor Carl’ı. Yakalamak için koştukları vapurun kalktığını gördüğü anda Carl, yere yıkılıyor ve Aliye’nin kollarında son nefesini veriyor. Aliye, yüzüne vuran sıcak nefesin, Carl’ın son nefesi olduğuna inanmıyor ve köşkte, Carl’ın yanı başında sabaha kadar, elindeki aynayı Karl’ın yüzüne tutarak canlanır ve nefesi yeniden aynayı buğulandırır umuduyla bekliyor.

Ama Carl yaşıyor. Aliye, Carl’ı yaşatıyor. Acının ve aşkın yarattığı küçük bedenine sığan, yine mitolojik kahramanlara özgü o devasa güçle metal levhalara kazıyor Carl’ı. Büyük Ada’daki Müslüman mezarlığında, Şakir Paşa’nın yanına gömülen yalnızca bir beden. Carl, Aliye’nin gravürlerinde yaşamaya devam ediyor. 

Fahrünissa’nın teşvikiyle acılardan ve anılardan kurtulmak için Avrupa’ya gidiyor. Önce heykele sonra gravüre yönleniyor. Ruhunda oluşan derin çizgileri aktarıyor metal levhalara. Kazıyor, kazıyor.. O darbeleri toprağa vursa belki de Dünya’nın çekirdeğine ulaşacak. Gravüre geç başlamış olmasının bir önemi kalmıyor. Hayatı boyunca hazırlanmış olduğu şeyi nihayet yapmaya başlamış bir insanın enerjisiyle on iki kişisel, kırk sekiz karma sergiye imza atıyor. Yarım kalan her şeyi, resimleri ve gravürleri üzerinden tamamlıyor. Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin 1954’te İstanbul’da toplanan kongresi nedeniyle Yapı Kredi Bankası’nın düzenlediği “İş ve İstihsal” konulu yarışmada, “Güneşin Doğuşu” adlı ilk yağlı boya çalışması ile kazandığı birincilik ödülü, sanat çevrelerinde yarattığı tepkilerin yanında, kendine önemli bir yer edinmesini sağlıyor. Aliye Berger’in bir gravürleri var, bir de “Güneşin Doğuşu”.

Bu resim, Aliye’nin en güzel otoportresi. Kendini tanıma yolundaki en büyük adımı. Dorian Gray’in portresinin aksine Aliye’nin portresi, Aliye ile paralel doğrultuda daha da parlıyor, renkleniyor, güçleniyor ve güzelleşiyor. Kendini gökyüzünün en güçlü yıldızıyla tasvir etmesi, mitolojik karakterinin başka bir dışavurumu. Gücünü, üretimin merkezi güneşten, yani kendinden alıyor.

Sanatçılar, ölümsüz ruhlarının yanında, dünyevi ölümsüzlüğü de bulabilmiş nadir insanlar. Eserleri ve isimleri yaşadıkça aramızdalar. Ruhumuzda uyandırdıklarıyla sonsuza dek bizimleler.

Aliye Berger de sonsuza dek benimle.

yorumlar (4)

  • Avatar

    Büşra Günaydın

    O kadar güzel bir yazı ki, tekrar tekrar okudum🙏🏼❤️

    reply
  • Avatar

    Derya

    Çok güzeldi 👏

    reply
  • Avatar

    Görkem Sengel

    Kendi ifade biçiminde kaybolmadan gerçekten anlattığı kişinin duygusunda kalabilen bir yazı. Sevgili Umut, senin kaleminden herkes bir başka güzel görünüyor gözüme.

    reply
  • Avatar

    Elif

    💫

    reply

YORUM YAP