“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Anadolu Hümanisti: Âşık Mahzuni Şerif

Anadolu âşık geleneği, eseri veren ozanın; bireysel ve toplumsal olarak arzulananı, dışlanılanı, özlenileni, hasret duyulanı; kısaca yaşamının içinde var olanı ve kurguladığı ütopyayı yansıtma fırsatı veren yazılı ve sözlü bir gelenek.. Bu geleneğin geçtiğimiz yüzyıldaki en büyük ustası şüphesiz Mahzuni. Anadolu halkının nabzını en iyi tutan kişi… Yaşasa, bugün 80 yaşında olacaktı, muhtemel üretmeye, mest etmeye devam da edecekti. Yaşadıkları, izin vermedi bugünleri görmesine muhtemelen. “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım” eşliğinde analım onu, bugün.

Okuduğu deyişlerle, türkülerle Alevi olsun olmasın dinleyen tüm yüreklere sızı bırakan Mahzuni Şerif, 1940 senesinde Kahramanmaraş’ın Afşin’e bağlı Berçenek Köyü’nde dünyaya gelir. O zamanlar ismi yalnızca Şerif’tir. O dönem Berçenek’te ilkokulun olmaması sebebiyle Elbistan’da Alembey Köyü’nde, Lütfü Efendi Medresesi’nde eğitim alır. Eski Türkçeyi de burada öğrenir.

Kardeşi Hakkı Cırık bu durumu şöyle anlatıyor: “Alembey Köyü’nde eski bir medrese varıdı. Babam Mahzuni’yi oraya gönderdiydi. Normalde hoca, çocukları üç ayda salardı. Bizim Mahzuni’yi salmadı. Tam 6 ay eğitim aldı. Benim tahminime göre ve onun da ara sıra söylediğine göre ilim deryasına ilk adımları burada attı Mahzuni”.

Henüz 10-12 yaşlarındayken kuzeni Emine ile nişanlandırılır. İmam nikahı ile evlenir ve Züleyha adında bir kızı olur. Daha sonra Emine’ye bir mektup yazarak boşanır. 1961 yılında İtalyan asıllı Sovina adında bir kadınla tanışır. Bu kadın daha sonra ismini Suna yaparak Türk olur. Suna henüz 14 yaşındayken Mahzuni Şerif ile birlikte köyüne kaçar. Emrah,  Şirin ve Ferhat adında üç çocuğu olur. Suna daha sonra Mahzuni Şerif’in arkadaşları tarafından kandırılır. Evini yıkanlar, evini yapanlardır. Dinleyiniz.

Mahzuni Şerif bunlarla karşı karşıya geldikten sonra Elbistan’da bulunan uzaktan akrabası Fatma Özdemir ile evlenir. Bu evliliğinden de Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş isimlerinde dört çocuğu daha olur.

1956 senesinde köye ilkokul yapılır ve burada ilkokul eğitimini tamamlar. Daha sonra Mersin Astsubay Okulu’na girer. Bu okul daha sonra Ankara’ya taşınır ve burada Ankara Ordu Donatım Teknik Okulu’ndan mezun olur. Başarısından dolayı şimdilerde FETÖ nedeniyle kapalı olan Kuleli Askeri Lisesi’ni kazanır; ancak daha sonra ihraç edilir. Ortaokul yıllarından itibaren beğendiği demokrasi ve sosyalist mantık, onu geleceğin en tutarlı muhaliflerden biri yapmıştır. Şiirlerinde emperyalizme isyan bayrağı açmıştır:

 

“boşa doğüşmeyin bizim yiğitler
sizi vurduranlar vurulmuyor ki
kim bilir nerde hangi koltukta
kömürde tarlada yorulmuyor ki

 yeni adı çıkmış sağ ile solun
tarihte borcu yok kullara kulun
iki yanı birdir yattığın çulun
bilirsin ölenler dirilmiyor ki”

 

Saz çalmayı amcası Âşık Fezali (Pehlül Baba)’dan öğrenir. Ordudan ayrıldıktan sonra toplumsal, siyasi konuları ele alıp; bir yandan geleneksel halk şiirini devam ettirirken diğer yandan da protest şiirlerle halkın sorunlarını dile getirir halk âşığı olan halk ozanımız. Şiirlerinde işçi sınıfı ve köylü kısmı sürekli övülür, sistemse eleştirilir. Siyasi otoriteye ise sürekli bir hiciv vardır:

 

“köşkün sarayın yıkılsın
erim erim eriyesin
umudun suya dökülsün
erim erim eriyesin
çölden çöle sürünesin”

 

Cümlelere dikkatle bakarsanız, şu an hiçbir “sanatçı”nın ağzına alamayacağı şekilde. O dönemde söyleyebilmiş olmanın bedelini ödedi. Şiir yüzünden hakkında hemen dava açıldı fakat devrin başbakanı Nihat Erim “bir halk ozanı başbakanı sevmek zorunda değildir” diye ifade verince ve şikayetçi olmayınca dört yıl yerine 10 ay hapis yatıp tahliye olur.

70’li yılların ortalarında 8 yıl süre ile sahnelere çıkması ve yurtdışına gitmesi yasaklanır. Geçimini ufak bir dükkanda plak satarak sağlamaya çalışır. 80’li yıllarda epey ünlenir. Türküleri birçok sanatçı tarafından seslendirilir. Sanatçı dostudur. Sanatın özgürleşmesini savunur. Paris’e giden Ahmet Kaya’yı ziyaret eden tek kişidir. Söylediğini göre ondan ayrılamaz ve evden giderken ağlar, bu eserle anar.

Saz ya da bağlama, ki bu enstrüman Mahzuni Şerif’in ana enstrümanıdır, ozanın bağlı olduğu Alevi-Bektaşi tarikatındaki ana sembolünde olduğu gibi. Saz tutan bu el, 20. yüzyılın Pir Sultan Abdal’ıdır. Unutulmayan bir sözünde şöyle der: “Elhamdülillah kızılbaşım ve laikim. Ben değil, yedi sülalem kızılbaştır. Bir suç varsa o da dedemdedir. dediği için DGM’lik olmuştur. (Cumhuriyeti ve devletin iç ya da dış güvenliğini ilgilendiren” davalara bakmış ancak daha sonra kaldırılmış olan mahkemeler.)

Mahzuni Şerif bazı dönemlerde yasaklanır, bazı dönemlerde tutuklanır dönemim tüm aydın sanatçıları gibi. Devletin de en büyük salaklığıdır bu yasaklamalar. Halk sevdiğine daha çok asılacaktır, plaklarını evinin en nadide köşesine saklayacaktır sonuçta. Siyasi olarak birçok şekilde tutuklanmalara maruz kalır. Mahlasını ise ona Âşık Veysel verir. Mahzuni Şerif 2002 yılında kalp ve solunum yetmezliğine yenik düşerek Almanya-Köln’de veda eder doyasıya yaşadığı hayatına lakin mezarı çok sevdiği Hacı Bektaş Veli’nin külliyesi yakınındaki Çilehane adı verilen yerdedir. Organlarındaki hasarlar, bariz şekilde tutukluluğunda yaşadığı işkencelerin izleridir:

“Ve beni bu rahatsızlıkta en çok üzen şeylerden biri; vefatından önce hastanenin başhekimi Alman doktor beni çağırdı. Dedi ki: ‘açık konuşalım, şansı yok, sabaha zor çıkacak’ dedi. ‘babanı dövdüler mi?’ dedi. ‘Yok’ dedim, öyle bir şey yok. ‘Ama’ dedi, ‘bu uzun senelere dayanıyor. Organlarında yıpranma söz konusu. Darp var’ dedi. ‘Adamın testislerine kadar darp var bu insanda’ dedi. ‘Yıllar önce yapılan işkencelerin izlerini taşıyordu vücudunda. böbreklerinde, karaciğerinde, pankreasında, dalağında aldığı darbelerin izi var’ dedi. Ve vücudunda da elektrik”

Oğlu Ali Mahzuni söyledi bunları… Bir evlat, babası hakkında doktordan bunları duymuş işte. Yazık, çok yazık bu ülkeye, düşündükçe. İyi, güzel ne varsa nasıl hakkından gelinmiş…

Yasaklı olduğu dönemde, ne elektrik verilmesi ne dişlerinin sökülmesi ne de tırnaklarının çekilmesi üzmüş, acımamış canı o kadar. Sadece türkülerini söyleyememek yakmış bağrını.

Şöyle anlatıyor:

“Bir balığı denizden çıkartın, kuma atın. O balık o denize nasıl baktıysa ben de türkülerime uzaktan öyle baktım”

İyi ki var olmuş.

 

 

Kaynak:

Âşık Veysel Şatıroğlu, Neşet Ertaş ve Âşık Mahzuni Şerif Eserleriyle Foucault’cu Söylem Analizi Üzerine Bir Çalışma: Yaşam Doyumu ve Ölüm Arzusu Analizi, Talip SAMİ

YORUM YAP