“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Anna Karına

Size biraz Anna Karina’dan bahsetmek isterim.  An’ların ve Işık’ın kadınının doğum günü bugün. Fransız müziği kadar sinemasını da severim ben elimde değil büyülü geliyor. Fransız Yeni Dalga’sının da haliyle büyülü isimlerinden biri olmuştur Karina. O ve büyük aşkı nefis yönetmen, radikal sinemacı Jean-Luc Godard’ı ayrı düşünemiyorum nedense. Godard ile yedi sene birliktelerdi. Birlikte yedi sene, yedi nefis film. Anna Karina Godard’ın ilham perisiydi, bakmayın siz Godard sayesinde şöhrete kavuştu yazanlara. Godard da ona en iyi filmlerini borçludur. Çok derin bir aşk hikayesi onlarınki, Karina’yı çok üzüp yıpratmış olsa da Godard, kimsenin haddine değil yorum yapmak bence. Şiir gibilermiş… Anna Karina’ya, Godard’ın gözünden gördüğümüz o nefis filmlerde vurulduk. Yeni Fransız Dalga Akımı nedir bilmeyenler için bahsedeyim kısaca; sinemanın sıkıcı sabit kameranın, stüdyolardan kurtulup dış mekanlara sokaklara inmesi ve oyuncuları takip etmeye başlamasıdır. Yepyeni bir çağdır bu akım, klasik film formatını reddetmiş ve toplumsal, siyasi olaylara da yer vermiştir. Hollywood yüzsüzlüğü ya da tahmin edilebilirliği yoktur, asla bilemezsiniz bir sonraki sahneyi. İsterse kafasına göre konu atlar, bölüm atlar yönetmen. Hayatın da böyle tahmin edilemez oluşuna, geleceğin gizemine gönderme yaparlarken, anlatmalı kurgu ile de olayı uzun uzun sıkıcı şekilde değil belli sahneler, başı ve sonu verilerek anlatır. Uzun uzun filmler, dizilerden ne çektik be! İşte bu akım, buna karşı bir direniştir, mücadeledir. Tabuları yıkan ve isyan edebilen bu akımın en nefis isimleridir işte Godard ve Karina.

Danimarkalı mutsuz bir genç kız düşünün. Daha on yedisinde iken otostop çekerek Fransa yollarına düşüyor. Kalacak yeri yok, dil bilmiyor, bir başına genç bir kadın. Fransızcayı film izleyerek öğrenir. Türk filmi gibi keşfi var Karina’nın. Bir gün, bir kafede otururken bir ajansın kadrajına giriyor. O zamanlar da Coco Chanel kendine bir yüz arıyor, Danimarkalı genç güzel Hanne Karin Bayera’yı alarak Anna Karina’ya dönüştürüyor Chanel ve dünyaya bu güzel yetenekli kadını kazandırıyor. Bir sabun reklamında rastlar Godard ona, hemen bir teklif götürür lakin soyunması gerektiğinden istemez Karina.  À bout de Souffle filmi büyük başarı sağlayınca başka bir teklifle yine çalar kapısını, -o zamandan vurulmuş bile- bu sefer temkinlidir politik bir film olan Cenevre’de çekilen Le Petit Soldat filminde başrol teklifi ile karşısındadır. O dönem Karina’nın sevgilisi var lakin Godard bir akşam eline “Seni seviyorum. Gece yarısı Café de la Prez’de buluşalım.” yazılı bir not bırakıp kaçar. Nefis değil mi ya? Ah o dönemler ah! İşte Godard böyle girer hayatına bu muazzam kadının. Sonra evlenirler lakin, rüya sonsuza dek sürmez. Çok acı çeker bu ilişkide Karina. İhtiras, tutku, aşk dolu bu entellektüel film gibi ilişki Karina’nın iki kere intihar eğiliminde bulunması, bebeğini düşürmesi ile akıl hastanesinde biter. Bazı aşklar vardır ki sonu ne olursa olsun yaşamaya değerdir. Ben de bunlardan birini yaşadığım için aşırı şanslıyım. Çok üzüldüm lakin yine olsa yine yaparım, zerre pişman değilim. İşte onların aşkı da böyle idi, Karina ve Godard ölene dek birbirlerine aitlerdi aslında, sinema tarihinin en güzel yönetmen-oyuncu ilişkilerinden biri inanın bana, sadece birlikte yaşamaya, evlenmeye uygun değillerdi belli ki. Anna Karina’yı tanımak istiyorsanız, açıp onun sahnelerini izleyin. İnsan gerçekten hayret ediyor inanın, nasıl bu kadar An’ı yaşayabilir, yaşatabilir? Yakın plan çekimlerde gözünüzü kırpmadan izlemelisiniz onu. Kameraya oynamıyor sanki, kamerayla oynuyor, kendi rolünün yönetmeni gibi… O nefis iri gözleri, o ışıltısı ile hepimizin içinden geçti. Çocukken palyaço ve sinema oyuncusu olmak isteyen Danimarkalı genç kızdan yarattığı muazzam kadın, en büyük alkışları hak ediyor. Oyunculuk, modellik, şarkıcılık, dört roman ve biyografisi ile yazarlık, hit parçalara imza atarak, bu hayatın ve sanatın hakkını vererek yaşadı. En büyük yönetmenliğini kendi hayatıyla yapan bu ikonik, zeki, asil kadının önünde saygıyla eğiliyorum. Suç ortağını kaybeden Godard’ın yerinde olmak istemezdim…

İyi ki vardın Cesur ve Güzel Kadın…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP