“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı
arthur-rimbaud

Tutkunun ve BEN’in De’Ha-li; Arthur Rımbaud

19. yüzyılın fransa aydınlanma döneminde, eşi hamile olan şair arkadaşına aşık bir şairin hayatını anlatacağım. Şiirin ve aşkın doruklarına sanatın kor ateşiyle tırmanan iki adam vardır; Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine. İnsanlık tarihinin belleğine kazınmış efsanevi bir hikaye. Hikayeye önyargılı olmamak için önce bugün doğum günü olan sürrealizmin ve sembolizmin en önemli şairlerinden Arthur Rimbaud’un ilginç ve kısa hayat hikayesine dahil olalım… Bir alıntı ile başlayalım:

“Kanımı yoğurdum. Görevim beni tanıdı. Mührü bozulmuş bir yüreğe artık sır verilemez”

Fransa, 1854, Ekim 20.

Cezayir’de görev yaptığı sırada Arapça öğrenerek, Kuran-ı Kerim’i Fransızcaya çeviren subay bir baba ile köylü bir aileden gelen annenin çocuğu olarak doğar. Altı yaşına geldiğinde babasının terk edişiyle ilk dramını yaşamak zorunda kalan Arthur Rimbaud, annesi tarafından yetiştirilirken evin kurallarına uymayan, din ve ahlak kurallarını ise hiçe sayan tutumlar sergilemeye başlar. Annesi bir kadın olarak, eşinden ayrılınca, bu baskıyı oğluna hissettirir. Başlarda iyi bir eğitim sistemi olan Rossat Okulu’nda iken, dini eğitim de verilen Charleville Koleji’ne verilir. Din dersleri ve Latincesi ileri derece olan Arthur’a okul zorbaları; “küçük pis yobaz” demeye başlar. Yetenekleri sayesinde College de Charleville’in en parlak öğrencilerinden biri olana ve şiirle bütünleşene dek kendini bulamaz. Retorik hocası ondaki bu muazzam yetenekle karşılaşınca onu yazıya teşvik eder. Gelin görün ki bu maceraperest, aşık serserinin ruhu da, zihni de şiir sanatına aittir. Küçük yaşına rağmen zamanının ve yaşının ötesinde şiirleriyle, şairler arasında bu yaşlarda kendini belli eden özel isimlerdendir. Sivri dillidir de. Latin şiirine apayrı bir yeteneği vardır. 1870’te Latince bir şiiriyle okul yarışmasında birincilik ödülünü alır. Ve şiir “La Revue pour Tous” dergisinde yayımlanır.

Aynı sene savaş patlak verir. Devrimci ruhuyla henüz on altısında, çağının ve zamanının çok ötesinde cümleleri ve düşünceleri ile hem yazar; hem de savaş yüzünden yarım kalan okulunun ardından tahta çantasının içinde şiir nüshaları, kalemleri ve çatal-bıçağıyla Paris yolunu tutar. Ödül olarak kazandığı gümüş saati satıp Paris tren bileti almıştır. Zihni ve düşünceleri o kadar yaşının ötesindedir ki burjuvazi, kilise, devrilen hükümete verip veriştirebilir. Şimdi sizinle 1871 senesinde Georges Izambard’a yazdığı mektubu paylaşacağım:

GEORGES IZAMBARD’A

Charleville, 13 Mayıs 1871

Sayın Bay,

İşte yine öğretmensiniz. Kendimizi topluma feda etmeliyiz, demiştiniz bana; öğretim kurumunda yer alıyorsunuz: Herkesin gittiği yoldan gidiyorsunuz. – Ben de kendi ilkemi izliyorum: Hayasızca kendime baktırıyorum; okulun eski budalalarını bulup ortaya çıkartıyorum: Hareket olarak, söz olarak, kafadan uydurabileceğim ne kadar aptalca, pis ve kötü şey varsa hepsini kendilerine sunuyorum: Bunun karşılığını bira ve şarap olarak ödüyorlar bana. Stat mater dolorosa, dum pendet filius. – Kendimi topluma feda ediyorum, doğru, – ve haklıyım. – Siz de haklısınız, şimdilik. Gerçekte, kendi ilkenize göre öznel şiirden başka bir şey görmüyorsunuz: üniversite yemliğine – bağışlayın –  yeniden kavuşmakta direnmeniz bunu kanıtlıyor. Ama sonunda gene, hiçbir şey yapmak istemediği için hiçbir şey yapmamış olan bir doygun olarak bulacaksınız kendinizi. O öznel şiirinizin her zaman korkunç tatsız bir şey olacağının sözünü etmek de gereksiz. Sanırım, bir gün, – başkaları da aynı şeyi düşünüyorlar – ilkenize nesnel şiirin girdiğini de göreceğim, sizin olacağınızdan daha içtenlikle göreceğim bunu! – Bir emekçi olacağım: Çılgınca öfkeler, beni, şimdi size bu mektubu yazarken hâlâ nice işçinin öldüğü Paris savaşına doğru iterken, beni burada tutan düşünce bu!.. Şimdi hiçbir zaman çalışmam, asla; grevdeyim.

Şimdilerde, olabildiğince sefihleşiyorum. Neden mi? Şair olmak istiyorum ve görülmezi gören kâhin olmaya çalışıyorum: Siz hiç anlamayacaksınız bunu ve ben de size anlatmayı aşağı yukarı beceremem. Bütün duyuların karıştırılmasıyla, düzenlerinin bozulmasıyla bilinmeze ulaşmak söz konusu… Acılar çok büyük, ama güçlü olmak, şair doğmak gerek ve kendimi şair olarak görüyorum. Bu hiç de benim suçum değil. “Düşünüyorum,” demek yanlış bir şey. “Beni düşünüyorlar,” demeli.

Sözcük oyunumu bağışlayın.

Ben bir başkasıdır. Kendini keman olarak duyumsayan oduna ne yazık! Hiç bilmedikleri konularda tartışan insanları küçümsüyorum!

Siz benim için bir Öğretmen değilsiniz. Size bir şiir gönderiyorum: Taşlama mı diyeceksiniz bakalım buna? Yoksa şiir mi? Yine de düşlem. – Ama rica ediyorum, altını ne kalemle çizin, ne de fazlaca akılla:

 

İŞKENCE EDİLEN YÜREK

(Le Coeur supplicié)

Kederli yüreğim salya sümük güvertede,

Yüreğim asker sigarasıyla izmarit dolu:

Çorba atıklarını fırlatırlar oraya bile,

Kederli yüreğim salya-sümük güvertede:

Bir küfür tufanı eratın ağzında bilmece

Gülerler durmadan kahkahaları sulu mu sulu,

Kederli yüreğim salya-sümük güvertede,

Yüreğim asker sigarasıyla izmarit dolu!

Maslahatlar alesta kalıp çekmeye hazır

Baştan çıkarır yüreğimi küfür hazretleri.

Dümende dalga geçerler tepeden tırnağa hınzır,

Maslahatlar alesta kalıp çekmeye hazır.

Ey büyüleyici dalgalar o sayenizde paklanır,

Alın yüreğimi yıkayın, bilsin temizliği!

Maslahatlar alesta kalıp çekmeye hazır,

Baştan çıkarır yüreğimi küfür hazretleri!

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince

Ne yapacağım ben ey çalınmış yüreğim?

Hıçkırık olacaklar hepsi meyhane türkülerinde

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince,

Bir meydan savaşı başlayacak zavallı midemde

Yüreğim örselenmiş dalım kırılmışsa benim,

Küfürleri bitip tütünleri de tükenince

Ne yapacağım ben ey çalınmış yüreğim?

Hiç de anlamsız değil bu.

Adresim: Bay Deverrére eliyle A.R.

Yürekten selam,

ARTHUR RIMBAUD

 

Şurasını özellikle bir kez daha okumanızı isterim:

“… Acılar çok büyük, ama güçlü olmak, şair doğmak gerek ve kendimi şair olarak görüyorum. Bu hiç de benim suçum değil. “Düşünüyorum,” demek yanlış bir şey. “Beni düşünüyorlar,” demeli.

Sözcük oyunumu bağışlayın.

Ben bir başkasıdır. Kendini keman olarak duyumsayan oduna ne yazık! Hiç bilmedikleri konularda tartışan insanları küçümsüyorum!”

Bunları yazdığında daha on yedisindedir Rimbaud. Haksız bir savaş uğruna ölmenin, insanları sömüren kilisenin karşısında kelimeleri ile nara atan bir gençken elbette hapse düşer. Kendilerine ait olmayan bir savaş için ölen askerlere yazdığı “Vadide Uyuyan Adam”, bugün dünya edebiyatının önemli eserleri arasındadır. Hapisten çıktıktan sonra fransa’nın kuzeyi ve belçika’yı dolaşır. Annesi onu polis yardımıyla eve geri getirir getirmesine lakin yine evden kaçar ve Paris’e giderek Paris Komünü’ne katılır. O, siyasal devrimin rüzgarında yazdıklarını fısıldarken geleneksel şiirin duvarlarını yıkıp modern çağa çoktan adım atandır. Babylon Kışlası’nda yeni anayasanın bir taslağını hazırlamaya bile kalkışır. Lakin komün bastırılır. Bu evden kaçışın da dönüşü iyi değildir. Bu gidişinde de Paris’in meşhur kafelerinde şiirler yazar, çağın sanatı, siyaseti hakkında tartışır, “absinth” içer, afyon kullanır. Ünlü şairlerle toplantılarda  “Yazdıklarınız bir boka benzemiyor, küçük ve aptal bir kızın mızmızlanması gibi” gibi sözler söyleyen Rimbaud, üç hafta sonra da Charleville’e geri döner ama dönen kişi artık o değildir. O güne dek yazdıklarını inkar edercesine bambaşka şiirler yazar. Çalışmayı, dini, kuralları, disiplini, yaşamı, ahlakı her türlü öğretiyi reddederek bir başka başkaldırış dönemidir o.

Kahinin Mektuplarını yazar. Bütün tabuları yıktığı ve gelenekselliği kökünden değiştirdiği bu dönem bir arkadaşının önerisi ile şiirlerini kendisinden on yaş büyük şair Paul Verlaine’e gönderir. Her sesli harfe farklı bir renk yakıştırarak yazdığı “Voyelles” -Sesliler- sonesinin bulunduğu bu şiirlerden son derece etkilenen Verlaine, ona maddi destekte bulunarak Paris’e çağırır.  O presin hali bu olayla değişir, kusursuz söz ustası, kelimelerin sihirli ruhu, duyguların derinlik sarhoşu, cesur Arthur’a dönüşür. Evden kaçarak mektup ve şiirlerden tanıdığı dostu Paul Verlaine’e koşar.

Hikaye şimdi ilginç bir hal alacak sıkı durun… Bu arada tarih hala Eylül 1871. Arthur hala 17 yaşında. Bunların hepsi bir senede oluyor anlayacağınız…

Henri Fantin-Latour - By the Table

Henri Fantin-Latour’un “By the Table” isimli yağlı boya tablosunda Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine detayı.

Eylül 1871, Paris.

Paul Verlaine, bebeklerine hamile eşi Mathilde’ye rağmen Rimbaud’u davet eder hayatına. Deyim yerindeyse Verlaine, Rimbaud’u görmeden vurulmuştur. Mathilde anne olmak üzere on yedi yaşında bir kadın. Arthur ise parlak zekası ile bıçak gibi şiirler yazan tutkulu bir şair. Bohem, sembolist, sürrealist bir yaşamla aile babalığı arasında kalan Satürn Şiirleri’nin yazarı Verlaine, baş döndürücü genç adama karşı koyamaz ve ikilinin arasında fırtınalı bir aşk başlar. Gerçek tutku dolu bir aşktan söz ediyorum. Öyle ki iki sene boyunca iki aşık kah Londra kah Paris kah Belçika kah almanya’da buluşur, şiir yazar, içer, gezer, tozar, aşklarını yaşarlar. Nitekim Verlaine, 1972 ‘de eşinden ayrılır ve Rimbaud ile yaşamaya başlarlar. Herkesin o çok aradığı suç ortağını bulan iki adam, dünyayı umursamadan yaşarlar. Lakin bu iki sene Rimbaud’nun alaycı tavırları, kaba, umursamaz tavırlarından dolayı zor geçer.

Rimbaud, aslında devrine göre aşırı dürüst açık sözlüdür ve söylemek istediklerini direkt olarak söyleyerek insanları rahatsız eder. Verlaine, Rimbaud’nun yazdıklarını kendisiyle paylaşmamasına da içerlemeye başlayınca ilk kırılımlar kendini gösterir. Kendinden emin ama kabalığa yönelttiği bu açık sözlülük, toplumdan dışlanmasına neden olur. Kimseye hesap vermeyen, asi, serseri, aşırı zeki, aşırı gerçek, bir o kadar acımasız, bir o kadar aşık birini düşünün. İşte Rimbaud’un ta kendisi. Bir yandan eşinden kopamayan Verlaine baskı yapar. Genç, güzel ve zeki biri olarak kendinden eminliğin verdiği bencillik sergileyen tavrıyla aslında derin depresyonunu yaşar. Verlaine’nın hala Mathilde ile yatağa girmesini kaldıramaz, hoş görmez ve her gün daha fazla alkol, daha fazla sinir ve baskı artar.

Nihayet Mathildeyi terk edip Londraya kaçsalar da, Verlaine ve Rimbaud’un tutkulu aşkları sınırları çoktan aşmıştır. Bir gün bir tartışma da Verlaine eline bıçak alır, Rimbaud ise onu kışkırtarak cesaretlendirir. Uyuşturucu ve alkol etkisindeki şair kendini kontrol edemez ve bıçağı Rimbaud’un eline saplar. Eline… Aslında bunun nedeni ahlak kurallarına, toplumsal baskıya aldırmadan yaşayan, ona dünyayı dolaşarak aşkını yaşamayı teklif eden adama başlarda evet deyip, yarı yolda geri dönmek isteyen Verlaine’in korkakça karısına dönüşüdür onu yaralayan, bıçak değil… Rimbaud’un cesaret ettiği bu aşka, gereken karşılığı veremeyen Verlaine bir kenara, eşcinsel kültürünün öncülerinden biridir Rimbaud bugün bile. Anarşizm, sürrealizm ondan ilham almıştır. Bob Dylan ve Jim Morrison gibi efsanelerin eserlerinde duyduğunuz o tabu yıkan tonlar ve dev muamma, Rimbaud’un ta kendisidir.

Bob Dylan, Arthur Rimbaud, Jim Morrison

Bob Dylan, Arthur Rimbaud, Jim Morrison

Bu büyük kavga sonrası Verlaine, iki yıl hapse mahkum olur. Rimbaud, Verlaine’ı terk ederken aşkının bıçak sapladığı eliyle bir daha şiir yazmamak üzere şehri terk eder. Verlaine, hapisten çıktığında onu bir ayyaş olarak bulur. Oradan oraya dünyayı dolaşarak aşk acısını bastırmak için sadece içerek yaşar. 1877 senesinde savaştan nefret eden o Arthur, hollanda ordusuna katılır ama arından kaçar. Bacağında çıkan tümör nedeniyle uzaklaşmak ister. Henüz yirmilerinde ingiltere, almanya, belçika, italya, hollanda, isveç, norveç, kıbrıs, mısır’ı gören Rimbaud afrika’ya gider ve uğruna mücadele ettiği bütün fikirlerinin tersine bir seçimle silah tüccarlığına bile başlar. Yine afrika’da şiir yazmamaya yemin ettiğinden gezi yazıları yayınlar. Tümörü ciddi bir hal alana dek orada kalır ve nihayet Paris’e dönmek zorunda kalır. Kız kardeşi tarafından bakılan dehanın bacağı kesilse de kangren ilerler ve 10 Kasım 1891 yılında otuz yedi yaşında hayata gözlerini yumar.

Arthur Rimbaud’un yaşamına ve çılgınlıklarına, “Cehennemde Bir Mevsim” kitabından dahil olabilirsiniz. Verlaine’e ne oldu derseniz, Rimbaud sayesinde şiirini daha ileri götürür, hayatının son dönemini içkinin ve uyuşturucunun pençesinde geçirir ve beş sene sonra göçüp gider. Rimbaud’u bu kadar farklı, çekici ve sahici yapan kısacık ömrüne sığdırdığı görkemli üç dönemdir; şiddetli, asi, ele avuca sığmaz ilk dönemi, ruhunu, tutkusunu, acısını, aşkını, sorunlarını yaşadığı ustalık dönemi ve son olarak o görkemli, o gizemli suskunluk dönemi. İşte dünya edebiyatı onu böyle tanımlar…

Benim için ise varoluşunu çözümlemek şöyle dursun on yedi yaşında hakkından gelmişken, bir o kadar kendinden uzağa düşmüş hiç kimseye benzemeyen bir filozof olarak görüyorum… Şair değil… Victor Hugo ise “Küçük Shakespeare” dermiş… Bugün şiirin tüm sistematik düzenini yıkan düzyazı şiirin yaratıcısıdır Rimbaud! Neden filozof? Çünkü bugün modern felsefenin geldiği noktada biliyoruz ki; tamamlanması gereken ben ile “ben dışı ben” birleşince bilince taşınır. Foucault bu konuda çok önemli ve doğru yorumlar yapmıştır. Ötekini dışlamamış, onun da varlığını kabul etmiştir. Başkası öteki, öteki başkası yani ben olmuştur. Tabii bunlar bugünün bilgileri. İşte bu bilinç onda çocuk yaşında vardı. Hangimiz on yedi yaşında “Ben, bir başkasıdır” diyebildik ki? Bugün diyebilen var mı? Kendisinin tanrısı olan kaç kişiyiz?

Biz yirmi birinci yüzyılda anlatmak için dilimizde tüy biterken, o, bundan yüz elli sene önce “ben”leriyle, başka “ben”lerini yıkarak kimlik sorununu ortadan kaldıran bir başka deha… Kendi “ben”lerini birbiriyle harmanlayabilen, evrenin kendi ile benleşen ve tanrısal bir yalnızlıkla kendini hem nesne hem özne yapan bir manyaktır! Aşırı farkındalık böyle bir işte insan kendinin hem kurbanı hem katili olabiliyor. Kendimize, kendi varlığımızı borçluyuz. Borcumuzu sadece düşünerek ödeyebiliriz. Kahin’in mektuplarından tam da buraya yakışacak bir Rimbaud alıntısı ile veda etmek istiyorum. Ben susayım size o veda etsin;

”İnsan kendi üzerinde düşünmeye başlamamıştı, henüz uyanmamıştı ya da farkına varamamıştı, büyük düşün.”

 

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP