“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Ayna Ayna Söyle Bana, Farkım Kaldı mı Narcissus’tan Bu Dünyada?

Hepimiz öyle ya da böyle Narcissus mitini duymuşuzdur. Televizyonunu yeni açanlar için bir özet geçelim:

 

Mite göre, Narcissus yakışıklı bir delikanlıdır, onu gören herkesin ona aşık olduğu söylenir ancak bu yakışıklı delikanlı kendi güzelliğinden mahrum kalmıştır çünkü kendi suretine hiç bakmadığı takdirde uzun yaşayacağı söylenmiştir. Halbuki, Narcissus büyüyünce Echo adında bir su perisi ona aşık olur. Ve adını sayıklamaktan sesini kaybeder, aşkı karşılıksızdır. Bu duruma üzülen periler ve Echo Tanrılara giderler ve onlardan Narcissus için bir ceza belirlemelerini isterler. Tanrılar bunu kabul eder ve Narcissus o gün bir nehir kıyısında yüzünü yıkarken kendi suretiyle karşılaşır. Kendi yansımasına aşık olan bu delikanlı, oradan ayrılamaz ve kendini izlerken ölür. Ölülerin diğer dünyaya geçirildiği Styx nehrinde, Kharon’un kayığına biner. Kayıkta dahi, eğilmiş şekilde kendi yansımasını izlemektedir.

 

Bu mitik anlatı, Lacan’ın psikanalitik kuramında bahsettiği “ayna evresi”ni çağrıştırıyor. Ayna evresi çocuklukta aynayla ilk karşılaşma esnasında beliren bir evredir, bu evrede kişi kendi sureti ile tanışır. Bebek, akışkan hissettiği benliğini aynada kaskatı gördüğünde ona karşı bir öfke beslemeye başlar. Ancak zihinsel olarak bağ kurması da kaçınılmazdır. Bu yüzden benlik algısı başlar. Aynaya bakmak ve kendi suretiyle ilişki kurmak gerçekten de zordur. 

 

Hem mitik hem psikanalitik bir adımdan sonra, beni dertlendirmeye başlayan günümüz aynalarından söz etmek istiyorum. Bu aynalar hem evlerimizde, hem ekranlarımızda bulunuyor. Kendi fotoğraflarımızı çekmeye ve hatta başkalarının da aynalarının yansımalarını görmeye başlıyoruz. Onların ve hatta kendimizin asıl sureti ile ilişki kurmaya başlamadan evvel karşılaştığımız şey ötekinin aynadaki yansıması oluyor. Fotoğrafları kaydırıyor, like’lıyor, egoyu sabitliyor ve uygun adım ileri yürümeye başlıyoruz. İşin şakası bir kenara, kimseyi gördüğümüz gibi değil onların kendini göstermek istediği gibi gördüğümüz düşüncesine sahip olsak da, bunu artık iki boyutlu değil üç boyutlu yaşadığımıza da dikkat çekmek istiyorum. Kendi sureti ile ilişki kurması komplike olabilen bir varlığın, karşıdakinin aynasına bakarak onunla bir ilişki kurma çabası biraz distopik ve biraz absürt geliyor bana. -dostluk, tanışlık, sevgililik her türlü ilişkidir kastım-

 

Son zamanlarda hızlıca artan bir trendin kurbanı olan ılık su kurbağaları, bir estetisyenin, bir makyaj eşyasının, bir spor salonun, evinde olmayan sağlıklı yiyeceklerin onu öpüp bir prense yahut bir prensese dönüştürmesini bekliyorlar. Ben, sen, o. Hepimiz bu kurbağaları iyi tanıyoruz, aynaya bakıyoruz. Aynalara bakıyoruz. Fotoğraflar kaydıkça, ürünler gözümüzün önünde patladıkça, sağlıklı rutin hikayeleri, cilt bakım şovları, ek besin propagandalarına bakarken derinlerde bir ses, “Peki, neden beni ben yapması için yapmam gereken hiçbir şeye sahip değilim?” diye soruyor. Bu soru gün geçtikçe, hafta geçtikçe, ay geçtikçe kocaman bir kimliksizliğe ve çaresizliğe dönüşüyor. Bir noktadan sonra senin değil her zaman sana söylenen şeylerin en iyisini bildiğine inanmaya başlıyorsun. “X sayfası bunu önerdi, Y ünlüsü şunu paylaşıp ‘bu sağlığa yararlı’ dedi “diyerek kendinin dünyayı deneyimleme şansını gördüğün suretlere bırakıyorsun. Oysaki herkesin dünyayı deneyimleme şekli oldukça eşsizdir. Herkesin dünyayı deneyimleme şekli keşfedilmeyi bekleyen bir maceradır. Bu macera dünyayı gezmek demek değil, bazen bir marangozda çalışmak, bazen balık tutmak, bazen dilencilik yapmaktır. Neyin iyi neyin kötü, hangi deneyimin nasıl olduğuna kim, ne cüretle karar verebilir…

 

Peki biz, yaşama sırasını suretlerimize mi yoksa o aynanın karşısında bedbaht şekilde kendini izleyen zavallıya mı çevirmeliyiz? 

 

“Cildini daha parlak yap, dudaklarını daha dolgun”, “bedenin daha güzel olsun, kıyafetlerin kamera karşısında hep yepyeni”, “yediklerine dikkat et, XYZ fiyatındaki şu çok sağlıklı meyveyi denemedin mi?”, “geride kalıyorsun, bize yetiş”… Kalk ve spor yaparak, cilt bakım rutinlerini uygulayarak, her gün her anını aynalara kaydedip, aynalara bakarak onaylat kendini, onaylat bizi, onaylat sistemi! Kalk köle, sahip olduğun bedenin ne işe yaradığına bakmaksızın, kaldır kıçını ve sok kafanı kumların altına. Kumlardan yapılır aynalar, burada hepimiz güvendeyiz, burada hepimiz güzeliz…

 

Bu sesi bir tek ben mi duyuyorum? Bu sesi size duyurmak için bağırıyorum o halde, her gün yine ve yeniden yataklarımızdan kalkıp hükmü altına girdiğimiz kurmaca budur! O bizar bedenlerin aynalardan uzaklaşması, hareket ederken kendini keşfetmesi, bilmediklerini deneyerek öğrenmesi, bazen şişmanlamaları bazen zayıflamaları, bazen sivilcelerinin çıkması gerekir. Ne olmuş yani? Kime ne? Kalk, yaşa, öğren, tanış, keşfet, oku, merak et ey Narcissus’tan hallice dostum… Ben de, ben de bu hükmün altında kalıp, kendimi sorguladım bir süre. Sonra bu illüzyonun ne kadar tehlikeli olduğunu fark ettim. Çünkü kimse artık hikayeler anlatmıyordu. Oysa benim işim hikaye yazmak, hikaye anlatmak ve hikaye dinlemekti. Bir anda deneyimlediğim gerçeklikte hikaye anlatanların sayısı azaldı, sonra tamamen bitti. Olabilir, dedim. Dönemden, havalardan, hastalıktan, yoğunluktan… Bahaneler buldum herkes adına. Hikayesiz yaşayamam ki ben, benim gerçekliğimde hikayeler çok önemli mesela, çünkü sen bana bir hikaye anlattığında ben ses tonundan, anlatış tarzından, gözlerinin baktığı yerden yahut parmaklarının dokunduklarından, hikayenin başından, ortasından, sonundan senin kim olduğunu anlarım. Akışkan bilincinin kıvrımı içinde senin kendini deneyimlediğin sözcükleri deneyimler, seni senin sesinle duyarım. Bu sadece bana ait bir özel yetenek değil, sen de, arkadaşın da aynısını yaşıyor aslında sadece benim işim hikaye anlatmak olunca idmanlı çıkmış oldum buraya. Gel gelelim ki kimse, hiç kimse fıkra bile anlatmıyordu artık. Kimsenin dilinde ve hafızasında herhangi bir giriş-gelişme-sonuç içeren yahut bir anlam barındıran hikaye kalmamıştı. Sonra Instagrama girdim, herkes hikayelerini güncellemiş. Herkes aynalarını atmış diğerlerine. Suretleri ben tarafından, sen tarafından görülürse ayna başında geçirdikleri zaman boşa geçmemiş olur diye. Korkunç bir birliğin, konuşulmadan ve anlatılmadan kabul edilmiş bir çılgınlığın içinde kaybolmuşuz. 

 

Kimse neden artık hikaye anlatmıyor? Cevap verin bana. Hikayelerimiz yoksa biz kimiz? Yaşadıklarınız yoksa sözleriniz kime ait? Pandemi var, o var bu var yaşayamıyoruz demeyin insan kitap okurken bile bir tecrübe kazanır, insan pencereden göğün değişimini izlerken bile tecrübe kazanır, insan dişi ağrımaya başlayınca bile tecrübe kazanır. Tecrübenin ve kimliğinin anlamını insan bizzat kendisi koymaya yetkindir. Yetkin olmak için de tecrübeyi ve kimliği deneyimlemesi gerekir. Bu atın kırbacı meraktır. Ağzına vurulan gemi ise irade.

ŞİMDİ BEN BU KARANLIK SOKAKTA, DİYOJEN GİBİ ELİMDE BİR FENER TUTARAK YÜRÜYOR VE BAĞIRIYORUM:

HİKAYELERİMİZE NE OLDU?

 

 

 

 

Dünya gezegenine 97 yılında adım attı. Haliç Üniversitesi Amerikan Edebiyatı bölümünden Karşılaştırmalı Edebiyata zıpladı. Yıllardır süren yazma serüvenine devam ederken, büyülü gerçekçi öyküleriyle tanındı. Gonzo Journalism felsefesi ile gözlemlemeye, maceranın içinde Gilliamesk bir mod ile yürümeye devam ederken sizlerin yolculuğu için buraya bir bardak su bıraktı. Buy the ticket, take the ride!

YORUM YAP