“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Benim Mutsuz Mutlu Ailem

Sinema, elinde belirgin tek bir sebep bulundurmadan, sakince toplanıp giden kadınlarla dolu. Virginia’nın anlattığı o kendine ait odayı arayan, bulduğunda dingince içinde oturmaya başlayan kadınlarla… Benim Mutlu Ailem’in(2017) Manana’sı da bu kadınlardan biri. Anne-babası, kocası, çalışmayan kızı, damadı ve üniversitede okuyan oğluyla tek bir evin icinde yasayan Manana’nın, bir gün işten eve gelip bavulunu toplayıp gidişinin hikayesini izliyoruz. Ailenin her bireyi tarafından sorulan “neden” sorusuna, hiçbiri cevap vermiyor olsa da aslında her şeyden dolayı olduğu aşikar bir gidiş. Hikayesi içerisinde yol alıp Manana’yı tanıdıkça bu gidişin yıllara yayılmışlığını daha iyi anlıyoruz. 

Film, Manana’nın bir bayiden ilan gazetesi alması ve kiralık bir evi dolaşmasıyla açılıyor. Karaktere dair öğrendiğimiz ilk şey gitme isteği. Ardından kaotik ailesiyle tanışıyoruz. Herbiri kendi derdinde olan ama birlikte yaşamanın sorumluluğunu evin iki “anne”sinin sırtına yıkmış oldukça talepkar insanlar bunlar. Herkes yalnızca kendisine haklı ve karşıdakini asla görmüyor, hele karşıdaki kişi kutsal annelik yaftası altında ev işlerini yapması zaruri görülen kadın olunca. Evin içerisindeki hayata dair her detay, kültürsel benzerlik sebebiyle bizim de çok yakından bildiğimiz o ailevi klostrofobiyi barındırıyor, Manana ve aslında birçok kadın için. Öğrencilerinden birinin daha liseyi bitirmeden evlenmesi ve hatta boşanmasından güç alarak Manana’nın kendine ait o odanın peşinden gidişi ise aslında ne denli gizli desteklere ihtiyaç duyduğumuzun bir kanıtı gibi. 

Evin her odasında yankılanan bağırışlar arasında sessizce kıyafetlerini ve kitaplarını toplayıp, görece daha kötü bir mahalleye ama daha mutlu bir hayata yerleşiyor. Bu andan itibaren o asansörü çalışmayan, duvarları boyasız daire; penceresinden süzülen harika gün ışığıyla, hemen önünde yemyeşil yaşayıp giden ağacıyla, masasının üzerindeki küçücük bir vazodaki çiçeğiyle huzurlu bir eve dönüşüyor. Burası artık Manana’nın kendine ait dünyası. Dinlediği müzikten, basitçe kurduğu sofraya kadar Manana’nın dünyayla olan ilişkisinin ailenin geri kalanından farklı olduğu ise aşikar. Bundan sonrası klasik müzikli sabahlar, omletin yanına koyduğu bir kadeh şarabı kendi sevgili sessizliği içerisinde içişi, ailesiyle yaşarken kaçmak için kullandığı balkonda artık çiçek yetiştirişi… İki evin birbirinden uzak akşam yemeklerinin zıtlığı, iki tarafın hayatla ve kendileriyle kurdukları ilişkilerin ne denli farklı olduğunu da son derece sade bir biçimde anlatıyor. 

Muhakkak derinlerde bir yerde kendi odasına çekilen bir erkeğin hikayesi vardır sinemada ama ne benim aklıma gelen ne de başlı başına bir temaya dönüşecek kadar sık tekrar edilen bir konu bu. Yılların bıkkınlığı ve dolmuşluğuyla çekip gitmek hep biraz daha kadınlara özgü. O küçücük odada yalnız oturmanın keyfi, yalnız kendi hayatının sorumluluğunu almış olmanın sakinliği, çoğunlukla kadının yüzünden okuyabildiğimiz bir şey. Cinsiyetçi söylemin romantize edilmesinden kaçınarak eril baskısı ataerkil yapıyla katmanlanan bu toplumda ––film Gürcistan’da geçiyor–– özgürleşme olarak okuyabileceğimiz hareketin ağırlıklı olarak kadının mücadelesiyle eşleşmesi çok da şaşırtıcı değil. Kendi kocasını terk etmeye karar vermiş, ekonomik özgürlüğü olan bir kadının abisine açıklama yapması yönündeki ısrarlar, aynı abinin gelip mahalledeki tamamen yabancı erkeklere kardeşini emanet etmesi, ‘git biraz kafanı dağıt ama en kısa zamanda ailene geri dön’ cümlesindeki karşı tarafı doğru karar vermekten aciz bellemek erk tahakkümün mevcut kılındığı toplumlarda yaşanan olaylar zira. Bu olayların da karşısında kendi benliğini ve hayatını savunmak zorunda kalan kadın oluyor ekseriyetle. Benim Mutlu Ailem filminde de durum bundan farklı değil ve biz bir insanın yalnızca kendine ait bir odayla eşleşen şahane özgürleşmesine tanık oluyoruz. 

Filmin bu açıdan en iyi yaptığı şey, gereksiz bir özgürlük romantizması yaratıp durumu değersizleştirmemesi ve taban tabana zıt bir Manana sermemesi önümüze. Çünkü vakit geçirmekten gerçekten keyif aldığı kişiyle, kendisiyle vakit geçirebilmeye başlamış biri Manana, gençliğimi yaşayamadım, partileyip eğlenemiyorum gibi bir savı yok. Kocasını birlikte eğlenmeye gitmedikleri için de terk etmiyor, kesişemediği o başka insanlarla iletişim kurmaya takati kalmadığından kendine dönüyor Manana, bunu da sanatla besliyor, günlük küçük detaylar üzerinde kendi kararlarını verişiyle besliyor. Paradokssal bir biçimde de bu uzaklaşma, ailesiyle yakınlaşmasını mümkün kılıyor. Kendisi olabildiği için başkalarıyla bir araya gelebiliyor. 

Filmin, kocasının ihanetini öğrendiği üçüncü aktı içerisinde, tam bu sırrı öğrendiği zamanla kesişen ve Manana’nın kendisinin söylediği bir aşk şarkısı var —ki Manana’ya hayat veren oyuncu Ia Shugliashvili’nin annesine ait bir şarkıymış. Şarkının sözleri aşkla başlamış ve yıllanmış bir ilişkinin değişerek dönüşümünü anlatıyor yer yer. Bu yönüyle de Manana ve kocası Soso’nun ilişkisini yansılayan bir hal alıyor. Şarkıda geçen “Bir zamanlar gülümdün ama artık hüznümsün. Beni görmezden geldin, uzak durdun.” dizeleri Manana’nın kendi ilişkisi içerisindeki görülmeyişinin altını çiziyor. Bu aktın en önemli söylemi tek başına yaşamaya başlayışı kimse için makul görülmemişken, kocasının ihanetinin ortaya çıkması ayrılık kararının arkadaşlarının gözünde meşrulaşmasını sağlaması. Keskin dramatik bir sebep olmaksızın ayrılık kararı bir kadın için pek de kabul görmüyor çünkü. Manana’nın kendine ait odaya ulaşmış olması, kutsallaştırılmış o aile anlatısı içerisinde hep dilde olan ama ulaşılınması hiç talep edilmeyen o çıkış kapısına ulaşılmışlığı temsil ediyor. Kendi bireyselliğinde bir özgürleşmeyi temsil ediyor.  

Benim Mutlu Ailem o bildiğimiz bıkkınlığın ve yüzyıllardır sanatın her türünde karşımıza çıkan kendine ait bir odanın aranışının hikayesi. Tanıdık bir kadın Manana, kutsal annelik merciinde kabul edip onayladığımız biri. Her taraftan kesintisizce süre gelen annelik, kadınlık sorumluluklarının bilincinde biri. Kendi için bir şey yapması da sorumluluk barındıran bir özgürleşme hareketi aslında. Aile fertlerinin, en azından yaş olarak, kendi ayakları üzerinde durur hale gelmesini beklemek ve artık 50’li yaşlarına ulaşmışken kendine ait o oda için harekete geçmek. Devrimci bir iddiadan bağımsız yalnızca bu mutsuz ‘mutlu aile’ içerisinde daha fazla nefes alamayacağının ayırdına varıp kendisine doğru çıktığı bir yol. Bu yolsa başlı başına radikal bir varoluş devinimi, filmin kendisi de sessiz bir tanık rolünü üstleniyor bu yolculukta. 

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

yorumlar (1)

  • Avatar

    M.Melih. Görk

    Çok güzel bir analiz. Tebrik ederim Canım Kızım. Başarılarının devamını dilerim.

    reply

YORUM YAP