“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Bette Davıs’in Gözleri

“Bette Davis, we love you!” diyor Madonna, şarkısı “Vogue”da. Popun kraliçesi, sinema tarihinin en iyi kadın oyuncusuna saygı duruşunda bulunuyor böylelikle ve yıllarca ona olan sevginin, bu popüler şarkı ile zikredilmesini garanti altına alıyor. Peki Bette Davis hak ediyor mu bu sevgiyi? Bu sorunun cevabı, Bette Davis’i hangi açıdan izlediğinize göre değişiyor.

İlk filmini çektiği 1930’lu yıllarda, bugün olduğu gibi genel normlara uyan fiziksel güzellik olmadan tam kabul edilmeyen oyunculuğu, alışılmışın dışında yüz hatları, iri gözleri ve başrol oyuncusu kadınlara pek yakıştırılmayan çatlak sesiyle yeniden şekillendirdi ve bir ekol yarattı. Filmlerinde güzel ya da gösterişli olmayı değil, karakteri layığıyla yaratarak yansıtmayı hedefledi ve filmlerinde bize Bette Davis’i değil, izlememizi istediği karakteri gösterdi.

Karakter kelimesi yalnızca beyaz perdede değil, perde arkasında da en önem verdiği kelimelerden oldu. Kadın oyunculara uygulanan ayrımcı politikalardan o da nasibini aldı ama buna boyun eğmeyecek kadar cesurdu. Greta Garbo gibi kaçıp inzivaya çekilerek kurtulmak yerine, kalıp savaşmayı ve önce kendi, sonra diğerleri adına bir şeyleri değiştirmeye çabaladı. Kontratı devam etmesine rağmen, bağlı bulunduğu Warner Bros’a rest çekti ve uzun süren mahkemeler sonunda haksız bulunsa da bu cevheri heba etmek istemeyen Warner Bros, uzlaşmaya vardı ve Davis’in istediği şartlarda çalışmasını kabul ederek onu ve yeteneğini daha da parlattı.

İnsanın en beyhude uğraşlarından olan mükemmele ulaşma çabasının zehri onu, Greta Garbo ve Katherine Hepburn ile birlikte, Hollywood’un gelmiş geçmiş en iyi üç kadın oyuncusundan biri yaptı ama kızıyla olan ilişkisi de git gide zayıfladı ve yaratmak istediği mükemmel anne-kız ilişkisi, kızının yazdığı otobiyografik kitaptan sonra telafisi imkansız, gerçek bir düşmanlığa dönüştü.

Bette Davis ve düşmanlık deyince yine Hollywood’un kendi kadar ünlü kadın oyuncularından Joan Crawford ile yaşadığı, dillere destan olan ve o günlerden bu günlere kadar bir efsane gibi anlatılmaya devam eden anlaşmazlığa da değinmek lazım. Biri, diğeri kadar kadın; biri de diğeri kadar aktris olarak anılmak isteyen bu iki efsane ismin, başroller ya da Oscar heykelciği dışında paylaşamadıkları ne olabilirdi ki? Birbirini, yaşadıkları ortak sıkıntılar karşısında en çok kollaması gereken, benzer güçlere sahip bu kadınlar, günün birinde “What Ever Happened To Baby Jane? (Bebek Jane’e Ne oldu – 1962)” filminde bir araya geldiler gelmesine ama bu bir anlamda ateşin üzerine dökülen benzin etkisi yarattı ve aralarındaki düşmanlık, ikisi de ölene kadar devam etti. Ryan Murphy’nin, bu efsane iki kadının ilişkisi ve yanyana göründükleri ilk ve tek film olan “What Ever Happened To Baby Jane?”in arka planında olanlara dair yapımı “Feud: Bette And Joan”u, biraz daha yakından tanımanızı istediğim bu iki kadınla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmanız için şiddetle tavsiye ederim.

Bette Davis’in ilk filminden sonuncusuna kadar can verdiği yüzlerce karakter arasından favorim, “All About Eve (Eve Hakkında Her Şey – 1950)” deki Margo Channing karakteri. Favorim olmasının sebebi ise, Bette’nin Margo’ya can verirken kendi ruhundan da büyük bir parça üflediğine olan inancım. Hayatının ve kariyerinin alabildiğine olgun ve parlak döneminde oynadığı Margo, kendi kafasındaki ideal Bette Davis imajıyla da örtüşüyordu ve bu yüzden Margo’ya, kendine dair özel karakter detayları gizlemekten çekinmediğine dair düşüncem, filmi her izlediğimde, Margo’yu değil, Bette Davis’in kendini izliyormuş hissine kapılmama sebep oluyor.

Amerikan sinemasında artık Bette Davis gibi kadınlar yok. En yakın arkadaşlarından Olivia de Havilland’ın da bu sene aramızdan ayrılışıyla ne altın çağ kaldı geriye, ne de o çağı yaratan insanlar. Filmleri yaşıyor ve onları aramızda filmleri yaşatıyor. İlk filminden sonuncusuna doğru, ağır ağır yüzlerinin ve seslerinin değiştiğine tanık oluyoruz ama hangi yaşta ya da rolde olurlarsa olsunlar, insan olduklarına dair verdikleri yüzlerce ipucuna da rağmen, onları bizlerden ayıran, başka bir boyuttan geldiğine yemin edebileceğim auralarının yarattığı güçlü ışık, filmlerin siyah-beyazlığına rağmen tüm ihtişamıyla gözümüzü kamaştırmaya devam ediyor.

YORUM YAP