“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Bırdman ya da Iñárrıtu’nun Melodram Sevdası

Üst üste elde ettiği Oscar zaferlerinden sonra Meksika sinemasının en tanınan isimleri arasında başı çeken Alejandro G. Iñárritu, çoğu filminin yönetmenliği yanında senaryo yazarlığını da üstleniyor. Büyük bütçeli, ana akım anlatım teknikleriyle bezeli sinemasında daha çok arthouse işlerde görmeye alışkın olduğumuz derinlikli hikaye anlatısıyla hibrit bir sinemacı Iñárritu. Dünya genelinde hatrı sayılır bir izleyici kitlesi olan, her işiyle Akademi’nin ilgisini cezbeden bir sinemacı. Her filmi bir başyapıt olmasa da yüksek bir standardı her defasında yakaladığını söylemek mümkün, dolayısıyla da her bir film, kendine dair özel bir incelemeyi sonuna kadar hak ediyor. Bu sebeple, Iñárritu’nun yeni yaşını kutlarken üzerine konuşmak adına, 2015 Akademi Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini göğüslediği Birdman or (The Unexpected Virtue of Ignorance) filmini seçtim. Zira Iñárritu’nun imzasını taşıyan filmler arasında en karmaşık duygular beslediğim film bu. 

Türkiye’de Birdman veya (Cahilliğin Umulmayan Erdemi) adıyla vizyona giren film, one-shot olarak bilinen tek bir kamera çekiminden ibaret bir görsel yapıya sahip. Daha doğrusu, tek bir kamera çekiminden ibaretmiş ilüzyonundan oluşan bir görsel yapıya sahip. Kameranın kayda başlaması ve hiç kesilmeden, tek bir çekimde bütün sahneyi tamamlaması yöntemi. Sinemada uzun yıllardır kullanılan bu teknik gizli kesmeler sayesinde devamlılığı sağlanan bir anlatı yöntemine dönüşmüş durumda. Genelde filmin bir veya birkaç sahnesi için kullanılan bu teknik Iñárritu’nun Birdman‘inde tüm filme yayılıyor ve dudak uçuklatan şahane bir sinematografik yapıya dönüşüyor. Ben kendi adıma sabit kameraya ve kılçıksız kesmelere gönül vermiş biri olarak, filmde bir miktar klostrofobi yaşasam da bu şahane sinema tekniğine saygı duymadan edemiyorum. Bu sebeple Iñárritu’yu konuşmaya hep kendisiyle olan bu dertli ilişkimden başlıyorum. 

Sinemanın uzun yıllardır anlatmaktan keyif aldığı, eski şöhretini yitirmiş, tekrar çıkış yapmanın peşinde koşan artık yaşlanmış bir yıldız hikayesi aslında Birdman. Ününü borçlu olduğu karakterin giderek çoklu kişilik bozukluğuna evrilerek sağda solda her yerde belirmeye ve konuşmaya başladığı fantastik bir “yeniden şöhret olma” hikayesi. Bu “kuş adam” kostümüyle zamanında oldukça ün yapmış eski şovmen Riggan karakterini Michael Keaton canlandırıyor. 90’lar çocukları olarak çoğumuzun aklına Tim Burton’ın Batman (Burton, 1989) filmiyle, yani bir başka kanatlı hayvan varyasyonu olan “yarasa adam” görselliğiyle kazınan Michael Keaton’ın burada eski bir “kuş adam” oluşu ise bana kalırsa oyuncunun gerçek personasının hikayeyi beslediği, minicik ama çok leziz bir anlatı katmanı. 

Birdman film afişi (2014) ve Batman tanıtım fotoğrafı (1989)

Her ne kadar uçan karakterleri, konuşan imgeleri, yoğun aksiyonu ve yumruklarını savurmaya sürekli hazır “sert çocuklarıyla” fantastik bir komedi, drama filmi olarak tanımlansa da özünde son derece melodramatik bir yapısı var. Kızıyla sorunları olan, alkol problemi yaşayan, elinde geçmiş zamanın bir köşesinde şişirilmiş olan egosunu besleyecek hiçbir şeyi kalmamış yalnız bir adam Riggan. Klişeleşmiş bir biçimde, her oyuncunun en büyük kabusu olan tek bir rolün üzerine yapışmasını ve unutulmuşluğu deneyimliyor. Çıkış yolu olarak bulduğu çözüm ise çarpık bir kutsallaştırmayla yozlaştırılmış tiyatro sahnesine dönüş. Bu bir nevi en yenilikçi, en farklı işi biz yapsak da özünde aynı hikayeyi anlatıyoruz, deme hali.

Bu yalnız kahramana, hala şefkat barındıran eski eş, dünya umrunda değilmiş tavırlarıyla yakışıklılığını görece koruyan erkek rol arkadaşı, Broadway’de bir oyunda olma hayaline tutunup her türlü cinsiyetçi ve hakaret olarak adlandırılacak davranışı yutan kadın rol arkadaşı, son olarak da şişman menajer eklenince tüm ensemble kendinden önce gelen binlerce “tekrar ünlü olma” filminin kusursuz bir kopyasına dönüşüyor. Bu noktadan sonra tekniğin ne denli zorlayıcı olduğu görece anlamını yitirip baştan sona akan bir klişeler nehrine dönüşüyor ve Iñárritu’nun filmografisi boyunca hissettiğim zengin sinema tekniğiyle bezeli klişeleşmiş dramatik anlatı bu filmde daha da yerleşik bir hal alıyor yönetmenin sinemasında. 

Heyecanlı seyirci ruhunu bir yana bırakıp sinemacı bir yerden yaklaştığımdaysa; kullandığı one-shot tekiniğiyle hayatın kesintisiz akışının şahane bir sinematik tekrar üretimini görüyorum Birdman‘de. Yukarıda bahsettiğim dertli ilişki de burada devreye giriyor işte. Melodram janrını seven bir izleyici olarak, göz devirtici sığlıkta sıralanmış klişeleri takip ettiğim sıkıcı hikaye bir yandan akarken ––ve bu janrın yanlış kullanımına beni sinirlendirirken– öte yandan sinemasal bir şölen sunuyor. Çok zor bir işi hakkıyla tamamlamış olmaları filmin dramatik bir eser olarak önüne geçiyor, bütünden çok teknik özelliklerine saygı duyulmasına sebebiyet veriyor. Bu tekniği kullanan öncülerinden farklı olarak daha geniş bir zaman dilimine yayılması zaman atlamaları barındırmasını mecbur kılıyor. Bu durumsa one-shot tekniğinin doğası olan sinemasal aksiyon zamanı ile gerçek zaman arasındaki eşitliğin yitirilmesine ve filmin üstüne inşa edildiği tekniğe de meydan okumasına dönüşüyor. 

Takdir edersiniz ki bu denli eğip bükme hali kendi içinde bir manifestoyu da ortaya çıkartmakta. Iñárritu’nun sineması tüm bu karmaşa içerisinde kendinden başka birinde bulunması pek de muhtemel olmayan bir sinema savunmasını dinliyormuşum hissi yaratıyor bende. Yaptığı işlerin eşzamanlı olarak hem karşısında hem de yanında taraf alıp her anına eleştirel yaklaşma ihtiyacı duyuyorum. Bu alışılmış sinema anlasının kırılması, seyirci olarak bana meydan okunması ve sınırlarımı zorlamaya itilmem deneyimi sinemanın bir hikaye anlatım aracı olmaktan çıkıp çok boyutlu bir deneyime dönüşmesini sağlıyor. Tüm bu deneyim dönüşümünü de deneysel anlatıyla değil de klasik sinema anlatımıyla yapıyor olması; içerik ile hibrit teknikleri harmanlıyor oluşu postmodern bir manifestonun dışa vurumundan başka bir şey değil bana kalırsa. Gelişip değişenin yalnızca sanatı üretme biçimi olduğunu ama üretilen işin özünde sonsuz bir tekrarda devam ediyor olmasını gösteriyor ve hadsizce melodramatik olmaya devam ediyor Iñárritu. 

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

YORUM YAP