“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Bu Mimar Bir Muamma: Le Corbusier

Mimarlık camiasıyla alakası olmayanların dahi ismini bildiği biridir Le Corbusier ya da asıl ismiyle Charles-Edouard Jeanneret. 1887 yılında bugün, İsviçre’nin bir kasabasında doğdu, Atatürk’ün jenerasyonundan mimaride çığır açan insan. Kendisi mimar, şehir planlamacı, yazar, mobilya tasarımcısı, ressam, heykeltıraş…

Erken yaşta okulu bırakmış, babasıyla birlikte çalışmaya başlamış. Saat kadranı oyma ustası babası, bu mimarlık eğitimi almadan fonksiyonalist fikirlere bu denli sahip olmasını açıklayabilir. Çalışırken bir yandan bir de; La-Chaux-de-Fonds’da belediye sanat okuluna giriyor ve bu okulda “art and craft” hareketiyle ilgilenmeye başlıyor. İlgileniş o ilgileniş, güzel sanatlar tutkusu oluyor. Daha sonra ressam Charles L’Eplattenier’in vesayetinde eğitime giriyor. Öğretmeninden sanat tarihi, çizim ve “art nouveau” tarzının estetiğini öğreniyor. Ayrıca, L’Eplattenier’in yüksek dekorasyon konusundaki özel kurslarına katılıyor. Eski sistem ne kadar güzel. Her gün sizlere dünyaya damgasını vurmuş insanların hayatlarını sunmaya çalışıyoruz. İstisnasız hepsinin ilgi alanı birden fazla ve hemen hepsi eğitimini usta-çırak ilişkisiyle en mahiyetli ellerden alıyor, bir ekol devam ediyor böylece. Budapeşte ve Paris’e gidiyor öğrenimini geliştirmek için. Mimarlık, felsefe konularında kendi kendini eğitmeye başlıyor Le Corbusier. Alaylı mimar yani, Mimar Sinan gibi. Zaten kendisine Türk mimarisi hakkındaki düşünceleri sorulduğunda Sinan’ı gösteriyor, en büyük mimar, diye. Le Corbusier’in şehir planlaması konusundaki kabiliyeti, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dikkatini çekiyor. Atatürk, Le Corbusier’den İstanbul’u yeniden planlamasını istiyor ancak ünlü mimar bu teklifi, şehrin doğal dokusunun korunması gerektiğini düşündüğü için geri çeviriyor. Bu kararında Mimar Sinan hayranı olmasının payının büyük olduğu söyleniyor.

“Bir mimar, mesleki gelişimi için farklı çevreleri ve yapıları gezip, görmeli ve incelemelidir” bilinciyle 1907 yılında 4 sene sürecek bir tura çıkıyor. İtalya, Viyana, Münih ve Paris de dahil olmak üzere orta Avrupa ve Akdeniz ülke ve şehirlerini geziyor, mimarlığın bir bilim dalı olduğunu savunan rasyonalist mimar Auguste Perret ve betonarme inşaatın öncüsü olan mimar Peter Behrens ile çalışma olanağı yakalıyor bu geziler sırasında. Çağdaşı ünlü mimar Mies Van der Rohe ile tanışma fırsatı buluyor. Bu geziyi, İstanbul’u da içine alan bir rota daha takip ediyor. Akdeniz ve Yunan Adaları’nı, Osmanlı mimarisiyle bezenmiş toprakları ve Balkanlar’ı gezip notlar alıyor. Corbusier’e göre bu gezi mimarlık hayatının en önemli evrelerinden biriydi. Gezileri sırasında pek çok çizim yaparak bir çizim koleksiyonu oluşturuyor.

O dönemin kanayan yarısı; Birinci Dünya Savaşı sırasında La-Chaux-de-Fonds’daki eski okulunda ders veriyor. Kaç dâhinin hızını kesti, yetenekleri susturdu o savaş, ressamlarımız Feyhaman Duran, İbrahim Çallı’nın içinde olduğu 1914 Çallı kuşağı gibi. Seyahatleri duruyor lakin okulda tam gaz ders vermeye devam ediyor. Modern teknikleri kullanarak teorik mimari çalışmalara konsantre olup Aralık 1914’te, mühendis Max Dubois ile birlikte, inşaat malzemesi olarak betonarme kullanımı konusunda ciddi bir çalışma başlatıyor. Betonun cephelerde bıraktığı doğal ve heykelsi cazibeden etkilenen Corbusier’nin bu çalışmaları ilerde çok katlı mimarinin temelini oluşturacak. Hemen kızmayın, kendisi iyi niyetli; doğaya minimum zarar vermek için tasarladığı villayı bile 4 sütun üstüne kuruyor. Herkese arazi harcanamaz, bağ, bahçeli müstakil evlerle doğada yer bırakmayız, üst üste oturmalı insanlar deyip şimdiki gökdelenlerin sorumlusu oluyor ama o nerden bilsin bu kadar üreyeceğimizi ki. Ağustos 1916’da o ana kadar ki kadarki en büyük siparişini alıyor ve birkaç küçük tadilat projesini tamamlamış olduğu İsviçreli saat ustası Anatole Schwob için bir villa inşa ediyor. Yapıyı betonarme betondan inşa edip boşlukları tuğla ile dolduruyor, o dönemde bu bir çığır.

1917’de Paris’e kesin olarak taşınıyor ve 1950’lere kadar sürecek olan bu dönemde kuzeni Pierre Jeanneret ile birçok mimari projelerde çalışıyorlar. 1918’de Kübalı ressam Amédée Ozenfant’la tanışıyor, onun teşvikiyle resim yapmaya da devam ediyor. Kübizmi irrasyonel ve “romantik” olarak reddeden çift, “Après le cubisme” manifestosunu yayınlıyor ve yeni bir sanatsal hareket olan Pürizm’i kuruyor. Pürizm akımı kübizmde yaygın olan süsleme trendini tamamen reddetmeyi ve temiz ve net biçimlere dönmeyi amaçlıyor. Ozenfant ve Le Corbusier, birlikte süper bir ikili olup yeni bir dergi olan L’Esprit Nouveau için yazmaya başlıyorlar ve mimarlık fikirlerini hayal gücüyle bu mecrada destekliyorlar. Aynı zamanda mobilya tasarlıyorlar kurdukları ofiste. Yaptığı mobilya tasarımları arasında en tanınanı ve hatta ikon haline geleni ise LC4 adını verdiği şezlong. İskeletini krom kaplı çelik borular ile tasarladığı şezlongun kaplaması inek derisinden.

1922 sonrası, dünyada olup bitenler yine insanların yaşama biçimlerini, kariyerlerini derinden etkiliyor. Küresel Büyük Buhran nedeniyle planlı şehir çalışmalarına daha fazla zaman ayırmaya başlıyor Le Corbusier. Kendisi Paris’e geldiğinde kentte kaotik bir ortam hakim tabi bu durum karşısında le Corbusier planlamaya el atıyor ve planlamayı normal, sıradan insanların eline bırakmamak gerektiğini söylüyor. Kentleri planlarken öncelikle trafiği, ulaşımı ve yolları esas alıyor. Şimdiki gibi “önce siteyi yapalım, sonra yol geçiririz” mantığı yok tabii ki. Yeni, modern ve fonksiyonun ön planda olduğu mimari biçimlerinin, çalışan sınıfların yaşam kalitesini artıracak bir örgütsel çözüm sağlayacağına inanıyor. 1922’de Paris’teki Salon d’Automne’de üç milyon nüfusu bulunan Ville Contemporaine modelini sunuyor.

1923’te bir mimari manifesto niteliği taşıyan “Yeni Bir Mimariye Doğru” kitabını yayımlıyor, şimdilerde hala çok okunuyor. Bu kitapta seri üretimin ve makine evlerin güzelliğine, işlevselliğin önemine vurgu yapıyor. Ona kalsa ev dediğimiz şey zaten makine. Geleneksel süsleme ve bezeme yerine sade ve beyaz cepheleri savunuyor.  İşte mimarlığın beş ilkesi:
  • Sütun – Zeminde yaşam alanlarını özgür bırakan, nemi engelleyen ve yapıya aydınlık kazandıran sütun kullanımı.
  • Çatı terası – Eğimli çatı ile yaşam alanını genişleten ve çeşitlendiren; spor, bitki yetiştirme gibi faaliyetlerin yapılabileceği güneşli bir mekan oluşturulması.
  • Açık plan – Duvarların çelik veya betonarme sütunlarla değiştirilerek iç mekanın özgürce kullanılması, iç duvarların yerlerinin kolaylıkla değiştirilebilmesi.
  • Yatay pencere – Pencerelerin tüm ev boyunca uzatılarak maksimum aydınlığın ve çevre görüşünün sağlanması.
  • Açık cephe – Bina sütunlarla desteklendiği için cephenin camlarla kaplanabilmesi.

 1928 yılında, Fransız Çalışma Bakanı Louis Loucheur, beş yıl içinde 260 bin yeni konutun inşası imkanı sağlayan bir kanunun onaylanmasını sağlıyor. İşte bu TOKİ’lerin temelidir. Le Corbusier hemen yeni bir modüler konut ünitesi tasarlamaya başlıyor.

Corbusier, 1935’te Işıyan Kent (La Ville Radieuse) tasarımını yayımlıyor. Gerçekten korkunç bir görüntü ama onun ideal şehir anlayışına göre, yerleşim alanlarını ailelerin büyüklüğüne göre ayrıldı. Büyük evlerde zenginler değil, kalabalık aileler oturmalıydı ona göre. Ancak temiz bir şehir, temiz toplumlar yaratabilirdi. Bu fikirler ışığında tasarladığı konsept şehir fikri, Corbusier’in tasarım anlayışını üst ölçeğe çıkararak gösterdiği bir projeydi. Tasarımda, standartlaşmış üretim sistemleri ve yapı tipleri, işlevsel kent mekanları, yeşil ile iç içe geçmiş yaşam alanları bulunuyor. Tanıdık geldi mi? Hem şehrin içinde, hem şehrin dışındaJ Merkezdeki yüksek gökdelenlerden oluşan iş ve ticaret bölgesi, eğlence, konut gibi diğer bölgelere ulaşım ağları ile bağlanıyor. Çok şükür ki bu proje teoride kalmış olsa da tasarlanan birçok modern şehir Işıyan Kent fikrinden epey beslendi.

1935 tarihli kitabında, prensiplerin işlediği yeni bir şehir türü için fikirlerini geliştiriyor. Bu modele göre; ağır sanayi, imalat, yerleşim ve ticaret, açıkça planlanmış ve tasarlanan kendi mahallelerine ayrılacaktı. Ancak, herhangi bir birim inşa edilmeden önce, II. Dünya Savaşı patlak veriyor. Savaş bittiğinde, Le Corbusier yaklaşık altmış yaşındaydı ve on yıl içinde tek bir proje gerçekleştirmemişti. Şehrin yeniden yapılanması için yapılacak projelerin ihalelerine girmeye çalıştı, ancak yeniden inşa önerileri reddedildi. Le Corbusier nihayet, yeni İmar ve Şehircilik Bakanı Raoul Dautry ile iletişim kurdu. Dautry, savaş sırasında ağır bir şekilde zarar görmüş olan Marsilya’da inşa edilecek ilk projeyle, sosyal konut projesi olan “Unité d’habitation”u finanse etmeyi kabul etti. Savaş sonrası konut eksikliği ve ekonomik sıkıntılara çözüm olarak tasarladı yapıyı. Brütalizm akımının en önemli örneklerinden biri olan toplu konut projesinde insanların günlük sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri mekanlardan oluşuyor. 1600 kişilik işçi sınıfı için üretilen bu yapı beton üzerine yerleştirilen bina modüler dairelerden oluşuyor. Toplam 337 iki katlı daire ve yirmi üç farklı yapılandırma seçeneği sunan modüller, üç katlı ve her biri iki daire barındırıyor. Dairelerde sanatçının en önemli mimari yaklaşımlarından olan teraslar da bulunuyor. Binanın en dikkat çeken özelliklerinden biri de sosyal yaşamı hareketlendirecek şekilde tasarlanmış olması. Modüller arasındaki her üçüncü kat, binanın iki ucunu birleştiren geniş koridor ile bir sosyal alan oluşturuyor. Çatıda ayrıca, spor ve sanat etkinliklerinin yapılabileceği bir koşu pisti ve küçük bir sahne var. Bu proje kariyerinde bir dönüm noktası oldu. 1952’de Légion d’Honneur nişanı verildi.

Ülkemize dair yaptığı çalışmaların arasında en bilineni “Siz denizden bu kadar mı nefret ediyorsunuz” diyerek hazırladığı İzmir nâzım plan projesi. 1939 yılında İzmir kent yönetiminin talebi üzerine hazırladığı İzmir nâzım plan projesi, mimarın uluslararası konjonktüre kurban giden ve İzmir kentinin yöneticileriyle yürütülen çetin pazarlıklar nedeniyle yavaşlayan çalışması 1949’da sona erer. Ancak teslim edilen proje dosyası İzmirli yöneticileri tereddüde düşürür. Dosya daha sonra kentin belediye hizmet binalarında kaybolur. Bir kopyası ise, nâzım plan projesine ilişkin özgün çizim ve planlarla birlikte, Paris’teki Le Corbusier Vakfı’nda şans eseri korunur. Bu belgeler 2009 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında gerçekleştirilen bir gezici sergi çerçevesinde İzmir ve Strasburg’da sergilendi.

Yüksek binalardan yıldığımız bu çağda, ben kendisini Villa Savoye işiyle anmak isterim. Villa 1928-1931 yılları inşa edildi ve Le Corbusier’in en ünlü yapılarından biri. Modern mimarinin simgelerinden sayılan bina, ağaçlarla çevrili, çimenlik bir alanda yer alıyor. Sanatçının yazdığı modernist mimarinin ilkelerini uyguladığı yapı, ince betonarme sütunlar üzerine yerleştirilmiş ve yatay bir cam bandı ile çevrelenmiş narin bir kutu görünümünde. Serbest bir cephe ve açık bir kat planına sahip binada zeminden çatı terasına doğru çıkan ve binayı dolaşan bir rampa da bulunuyor.

Yapılarında gökyüzüne uzanan duvarlar düzeni heyecan vericidir, düşünceler sözcük veya seslerle değil prizmaların kendi aralarındaki ilişki ile açıklanır. Mimarlık ruhumuzun matematiksel yorumudur, ona göre. Heyecan verici yapı olarak Parthenon örneğini verir sıkça.

Le Corbusier, ateist olsa da mimarinin kutsal bir ortam yaratma kabiliyetine son derece inanıyor. Bu inançla, 1950 ile 1963 yılları arasında üç başarılı dini yapı inşa ediyor. Bu yapıların ilki Notre Dame du Haut Ronchamp oldu. Ardından Sainte Marie de La Tourette Manastırı’nı ve Saint Pierre Kilisesi’ni tasarlıyor.

Modern mimarinin en büyük ustalarından olan sanatçı, yüzmek ve dinlenmek üzere gittiği Güney Fransa’da, 27 Ağustos 1965 günü kalp krizi sonucu hayatını kaybediyor. Modern mimarinin şekillenmesinde devrim niteliğinde adımlar atan ve eserler bırakan Le Corbusier, yirminci yüzyılın en önemli mimarları arasında yer alıyor. Kariyeri boyunca pek çok ödül kazanıyor. Yedi ülkede yaptığı on yedi bina “Modern Harekete Olağanüstü Katkı” olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi‘ne yazılıyor.

yorumlar (1)

  • Avatar

    Dilara

    Yazı öyle hoş, öyle güzel detayları var ki. Kaleminize sağlık 🙂

    reply

YORUM YAP