“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Deli Kızın Türküsü: Gülten Akın

“Ah, kimselerin vakti yok

 Durup ince şeyleri anlamaya”

                           -Gülten Akın

Siz hiç Gülten Akın şiiri okudunuz mu? Okumadığınızı düşünseniz bile belki bestelenmiş bir şiirine aşinasınızdır; Grup Yorum’dan mesela:

“Büyü de baban sana
Büyü de
Acılar alacak
Büyü de baban sana
Büyü de
Yokluklar alacak
Büyü de baban sana büyü de
Bitmez işsizlikler açlıklar alacak
Büyü de
büyü de baban sana
Baskılar işkenceler alacak
Kelepçeler gözaltılar zindanlar alacak
Büyü de
Büyüyüp onyedine geldiğinde
Büyü de baban sana
İdamlar alacak”

 

Mısralarıyla dinleyeni ülkedeki yaşanmışlıklarla hüzne boğan, kalbimizi titreten şarkının sözleri Gülten Akın’a ait. Kimimize Berkin Elvan’ı, kimimize Erdal Eren’i anımsatır sözleri. O da 86’da Mamak’ta tutuklu olan devrimci oğlu için yazmış bu şiiri “42 Gün” adlı anlatı kitabına. 12 Eylül’ün cezaevlerindeki baskılarına karşı çocuğunu bekleyen öbür analarla başlattığı ve 42 gün süren açlık grevini, çeşitli kesimleri odaklayarak anlatıyor kitabında. Bir destan edasında akan kitap hem hiç bitmeyen, değişmeyen zulmün, acıların vesikası oluyor, hem de şiirle düzyazının kaynaştığı, birbirinin içinde eridiği yetkin bir edebiyat örneği olarak ortaya çıkıyor.

Toplumsal şiirin enerjisini, ikinci yeninin imgesel zenginliğini ve kadın olmanın duyarlığını şiirinde buluşturmasını bilmiş bir şair Gülten Akın; Türk şiirinin öz annesi belki de. Deli Kızın Türküsü, Sezen’in kendini yeniden var ettiği albümün hem ismi hem de çok üstünde düşünülen şarkısı oldu. Böyle güzel üreten insanlara 2-3 ömür yaşama hakkı verilmeli belki de… Şu dizeler gibileri artarak devam etse…

 

“ne güzel ne güzel ne güzel tanrım

 fesleğen ekiyor, sardunya dikiyorum

 bitiyorum arsızlığına çimenin çiçeğin

 arsızlık bugünden geri

 umut ve direnç demektir

 sokulmak demektir yaşamın koynuna

 özdeşlik demektir yaşamla

 inan olsun dostlar, inan olsun

 dalından kopan sardunya

 bozulmadı bi kez, eğmedi başını

 açmayı sürdürdü diktiğim toprakta.”

 

Kendisi Cumhuriyet dönemimizin en güçlü şairlerinden, en güçlü kadınlarından… Yaşadığı zamana dokunan, onu anlamlandıran; içinden geçtikleri zamanın kaydını “dille” tutarken içine doğdukları, kendilerini biçimlendiren, var eden dile borçlarını fazlasıyla ödeyen edebiyatçımız; ürettikleriyle müstesna bir yer tutan. Başlarda doğa, aşk ve özellikle yalnızlık temalarında yazdığı şiirlerinin yerini bir süre sonra toplumsal sorunlar almış lakin “Ben” diyerek eğilmiş bu konulara da. Bireyselden yansıtmış toplumu, mahrem tarihiyle ışık tutmuş dönemin olup bitenine. Halk şiirinin olanaklarından yararlanan ürünler vermiş ama kadın figürü de hep belli etmiş kendini şiirlerinde. O da Sait Faik gibi, yazmasaymış çıldıracakmış:

 

“Günlerce aylarca şiirden kaçtım

 Gümüş tilkim mavi sincabımdı kovaladı beni

 Işığı önüme düştü yansıdı balkıdı

 Dokundu okşadı, ayağımı çeldi yolumu gözledi.”

 

Onun şiirsel sesinin bu denli güçlü, nefesinin bu denli uzun soluklu olması, şiire olan derin inancından muhtemelen. Bir roman kadar uzun tümce, /- Sonra işte yaşlandım” da olduğu gibi usta şairimiz, şiire inanmış. Tıpkı Yunus Emre’nin Mesnevi için söylediği “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm” dizelerinde saklı bilgece bir tonda. Tuğla kalınlığında romana ancak sığacak meseleyi birkaç dizede anlatmayı başarmış bu özel kadın.

 

Kısaca hayatına değinmek gerekirse; 23 Ocak 1933’te Yozgat’ta doğmuş, henüz dokuz yaşındayken ailesinin beraberinde Ankara’ya taşınmış. Babası Balyozoğlugil ailesinden, annesi sarığı atıp şapka giyen cumhuriyet sevdalısı Hoca Nuri Efendi’nin kızı. İlkokul son sınıftayken ilk şiirini yazmış, ortaokulda da devamını getirmiş. Dedesinin anlattığı dini mesellerden de beslenmiş; dayılarının tavan arasındaki bavullarında bulduğu Dostoyevski, Tolstoy gibi klasiklerden, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin eserlerinden de. Lise yıllarında yazdığı, okul dergilerinde anında yayınlanan şiirlerinin dolaştığı alanlar daha çok doğa, ayrılık, sevda ve çoğunlukla yalnızlık olmuş. 1951’de Atatürk Kız Lisesini bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine kaydolup 4 yıl içerisinde bitirmiş okulunu. Okurken İçişleri Bakanlığı’nda çalışmış üstelik. Gündüzleri işe gidip, geceleri ders çalışmış, izin haklarını sınavlara girmek için kullanmış. Mezun olduğu yıl “Son Haber” dergisinde yayımlanan şiiriyle girmiş resmi edebiyat dünyasına. Şiirleri Hisar, Türk Dili, Mülkiye ve Varlık gibi dergilere değer katmış o seneler. 55 senesinde Varlık dergisinin açtığı bir şiir yarışmasında birinciliği de elde edince ilk şiir kitabı “Rüzgar Saati” yine Varlık Yayınevi tarafından basılmış. Kitabın, şairin henüz beş yıldır dergilerde ve gazetelerde görülüyor olmasına karşın, dönemin seçkin yayınevlerinden Varlık’ta yayımlanması önemli. Gülten Akın’ın şiir dünyasında kabul görmüşlüğünün delilidir çünkü. Nasıl kabul görmesin zaten ki? Rüzgar Saati’ini okuyunca anlarız… Alıp başını gitmek isteyen bir genç kız vardır kısaca. Ama gitmesi de mümkün olmuyordur; bedeni engelleyen bir akıl rol üstlenir burada. Madem sokaklara gidilemiyordur, öyleyse sokaklar ona gelmelidir. Gülten Akın’ın pek çok şiirinde karşımıza çıkan bu alıp başını gitme isteği, çocukluğundan yaşadığı kopukluklar, ikilemler, başka bir yaşamın yabancısı olduğu anlarla ilgili.

 

Kitabın ilk şiiri olan Yitikler Gecesi:

“Şimdi dünya boşlukta yavaş 

 Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın 

 Rüzgâr usandı doruklarda 

 Dağ çiçekleri uykuya daldı 

 Ay bacadan aştı uyumaz mısın?”

(Akın, 1955: 13)

 

 

1956’da ise bir ömür birlikte olacağı, belki de içindeki bu derin yalnızlık duygusunu giderecek Yaşar Cankoçak’la hayatını birleştirir. Kaymakam eşinin işi nedeniyle sürgünden sürgüne… Kumluca, Şavşat, Alucra, Gevaş, Haymana, Kumru, Gerze, Saray ve Maraş gibi Anadolu’nun çeşitli kentlerine gider; öğretmenlik, yardımcı avukatlık ve avukatlık yapar. Alucra’da örneğin işini yaparken bir yandan da okuma-yazma bilmeyen kadınlara geceleri gizlice kurslar verir. Ellerinde fenerle gittikleri bu kurstan, yani kadınların aydınlanmasından rahatsız olur bazıları, evlerine bomba atılır. Neyse ki yara almadan kurtulurlar ama ölüm tehditleri yaşamların hep bir parçası olur. 72 yılında nihayet Ankara’ya dönen şair, başkentte bir süreliğine Türk Dil Kurumu Derleme ve Tarama Kolu’nda çalışır. Halkevleri, İnsan Hakları Derneği, Dil Derneği gibi örgütlerde çeşitli görevler üstlenir üstlenmesine lakin 1978 yılında, henüz 45 yaşında emekliye ayrılır. İyi de olur bu bizim açımızdan, daha çok yazmaya başlar. Ankara ve hayatının son yıllarına kadar yaşayacağı Balıkesir (Burhaniye) arasında mekik dokumalı yılları başlar.

 

1972 yılında yazdığı Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı ile devleşir. Bizde, Cumhuriyet’ten itibariyle en dikkat çekici destanlar Nazım Hikmet’inkilerdir… Nazım Hikmet; halkı, halktan kişileri kahramanlaştırıp üstün kişilerle birlikte yüceltir, Kuvayi Milliye ve Şeyh Bedreddin Destanı’nda olduğu gibi… Gülten Akın da Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı’nda Nazım’ın yolunu izler: Maraş ayaklanmasının öncü kişisi diye adlandıran Sütçü İmam’a kısa bir yer ayırıp asıl ağırlığı tüm Maraş halkına ve Ökkeş’e verir. Çatışmanın önemli tarihleri üzerinden anlatır öyküsünü, direnen yerel halkları sıralayarak. Geleneksel destanlardaki olağandışılığın yeri olmayan şiirde olanlar teatral bir anlatımla aktarılır. Mutlaka okuyunuz.

 

Son eseri, “Beni Sorarsan”ın (2013) girişinde yer alan “Ağır, çok ağır bir dünya” başlıklı yazıda Gülten Akın, Necatigil ustanın “çok çiğ çağ’ sözlerini anımsattıktan sonra, “Çok çok çiğ şimdi” tespitinde bulunuyor. Ve o bizim de çoğu gün hissettiğimiz ama betimleyemediğimiz vurucu sözüyle bitiriyor yazısını, diyaliz hastası olarak geçirdiği günlerin ve gerek 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyanın görmediği yüzünün kalmaması gerek oğlunun etkisiyle; “Ağır, çok ağır bir dünya.”

 

2015’in güz mevsiminde onu kaybederken aklımızda yine Akın’ın şu dizeleri vardır:

“bu güz öleceğim. bütün işlerimi bitirdim
derede yıkandım, cevize tırmandım. kuş ürküttüm
kaçırdılar on iki çocuk doğurdum. bekledim gözlerim
oğlan everdim. kız yetirdim. otuzuma vardım”

 

Kaynak:

  • Gülten Akın Şiirlerinin İzlek Evrenindeki Kadın Ve Yalnızlaşma-Tuğçe Zeynep Büyükbay
  • Gülten Akın Ve Şiiri – Mehmet Öztunç
  • https://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/soner-yalcin/deli-kizin-turkusu-gulten-akin-985114/

YORUM YAP