“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Denizin Çocuğu Kazım Koyuncu

Artvin’in sınırdaki ilçesi Hopa, biraz da konumu gereği olarak diğer Karadeniz kentlerine nazaran yoğun bir kültür çeşitliliği barındırır. Politik duruş olarak da onlardan biraz farklı; muhalif eğilimler, isyankar tavırlar bu topraktan çıkan müziğe de tabii ki yansımış.

90’ların başında Kazım Koyuncu’nun da içerisinde bulunduğu, Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubu Karadeniz’in geleneksel müziğini yeniden yorumlayarak protest bir tavırla buluşturmayı başardı. Sayısız Lazuri şarkıyı söyledi grup, Lazca’nın varlığını haykırmadan, kendi içlerinde; müzik için, öyle sevdikleri için. Ülke ayıplarımızın en üst sırasında tarihten beri; bizden olmayanı dışlamak, bölmek, parçalamak, yönetmek, tek dil, tek halk, hatta tek tip insan yaratmak… İşte onların içten gelen şarkılarıyla belki de Lazca konuşmaya utanmamaya başladı halk ve dilini unutmamaya. Amaçları özellikle Lazuri’yi yaşatmak değildi belki ama sayelerinde Edirne’den Kars’a herkes bildi, sevdi. 2002 yılında yayınlanan Gülbeyaz dizisi de sağolsun, oradaki şivesi, sözleri ve sesiyle izleyenler Koyuncu’yu artık tamamen bağrına basmıştı.

Karadeniz müziğini her kesime, her yaşa sevdiren adam. Denizin çocuğu olarak tanıdık biz onu. Henüz 33 yaşındayken vefat etti; hem de çokça sevdiği, savunduğu doğasının etkilendiği Çernobil radyasyonundan. Kanser olmuştu. Ölüm zaten çoğu insana yakışmadığı gibi değil de sesinin ve eylemlerinin her zerresinde yaşama sevinci, yaşam mücadelesi, daha iyi bir dünya özlemi olduğundan ona asla kondurulamadı. Öyle ki kanser hastası olduğunu öğrendiğinde 2004 sonlarıydı, 2005’te kemoterapi tedavisi görürken konserlerine devam etmek istedi, etti de: İstanbul’da çıktı sevenlerin karşısına; “Ha kanser, ha konser” dedi. İnandı, etrafındaki sevgi çemberinin onu iyileştireceğine.

Vefatının nasıl da herkesi üzdüğünü hatırlıyorum. Kısa sürede duyurusu yapılamamasına rağmen Harbiye Açıkhava’ya koşmuştu herkes. Genci yaşlısı, ünlüsü ünsüzü orada acılarını isyana dönüştürmüştü. Niyahet Çernobil kazasına kayıtsız kalan devlet, siyasetçilerin tutumu bile sorgulanmıştı. Nelere susmuşuz da, Kazım’ın sayesinde bir ses çıkarmışız, inanılır gibi değil.

Turgut Özal ne demişti sahi? “Azıcık radyasyondan bir şey olmaz.” Çay tüketiminin durmaması gerektiğinden Hülya Avşar öncülüğünde halkı çay içme kampanyasına katmışlardı. Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral daha da ileri giderek; “Dinine imanına inanan radyasyon var, demez” söylemiyle insanları hala şok etmeyi başarmış durumda. Kazım Koyuncu; ne Aral’ı ne de yeterli tedbir almayan hükümet yetkililerini affetti. Kısacık ömründe sistemin insan sağlığının önüne koyduğu ne varsa onunla kavga etti. Karadeniz’in tüm hırçınlığını hasta bedeninde toplayan Koyuncu, Aral için de çok sert ifadeler kullandı:

“O çayı içen gerizekalıdır… Ben kendi zekamla ve felsefemle ölümü, hayatı uzatabilirim, kısaltabilirim, her şeyi yapabilirim. Peki benim köyümdekiler, anasının kuzusu çocuklar, 16 yaşındaki kız; o neyi düşünsün, hangi felsefeyi düşünsün? Onun annesi hangi felsefeyle acısını yumuşatsın? Sen kimsin, o acıları onlara tattırabiliyorsun? Bu ülkenin politikacılara, yalancılara ihtiyacı yok. Kendi onuruna sahip çıkmış, kendi kişiliğine sahip çıkmış haline ihtiyacı var.”

Solcu babanın solcu oğlu. Yaşayacağı hayatın kısa olduğunu bilirmişçesine servet, takiye peşinde koşmadı da yaşamının her anını anlamlandırmaya çalıştı, bulduğu her platformdan da doğru bildiklerini söylemekten çekinmedi. Hayatı kısa oldu diyoruz da, belki birçok insanın ömründekinden çok görevini yerine getirdi evrene. Kaç kişi böyle veda edebilir?

 

Bu arada; Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto Che Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük.

Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük.

Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.

Teşekkürler dünya.

Kazım Koyuncu şiir yazmamasına rağmen “Şair Ceketli Çocuk”tur bir de. Böyle tasvirlenmesinin nedeni Umay Umay ile yaptığı söyleşide:

Umay Umay: Sende hep çok örtük ve tatlı bir şairlik durumu hissettim. Ama onu hep gizlediğini de. Hep algı ötesi bir savaşcı olduğun için mi bu sende öne çıkmadı acaba vicdanla sevişirken şiiri es mi geçtin.

Kazım Koyuncu: Çocukken şiirle güzel oynuyordum. Şairlerle çok uğraşıyordum. Bir ceket yaptırmak istedim o zamanlar İstanbul a gelirken, şair ceketi. Geldiğimde şairlerin köprü altına gittiğini biliyordum. Kocaman bir yalana hazırdım, muhtemelen ne ceketler diktirdim kendime… Köyümden çıkıp gelmiştim, orda başka şeyler okuyordum, burada başka başka şeyler okumaya başladım, açtırma ağzımı şimdi. Bak solcu bir babanın solcu oğluydum. Solcular saçlarını uzatmıyordu o zaman. Dik yakalı devrimci kazağım. Biliyor musun, o çocuk doğru bir çocuktu. Hep o çocuk oldum. Hiçbir şeyi terk etmedim. Şiir yazamadım evet, vaktim yoktu.

İyi ki doğdun şair ceketli çocuk. Şarkılarınla “biz”i birleştirdin, sesinle duygularımızı gün yüzüne çıkardın. 33 sene çok anlamlı yaşadın.

 

Kaynak:

  • Umay Umay, Birgün Gazetesi, 22.05.2005 
  • “Kazım’ın Sevdası-Kazimişi Oropa”
  • Hopa’nın Şair Ceketli Çocuğu Kazım Koyuncu ve Karadeniz Rock”  -Öznur Yılmaz

YORUM YAP