“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Dışarıdan Gelenin Yarattığı Yıkım: The Daughter

Norveçli oyun yazarı Henrik Ibsen en sevdiğim oyun yazarlarından biridir. Kadın karakterlerini konumlandırdığı güçlü pozisyonlar, o açıklanamayan bunalımları temsile taşımadaki ısrarı ve başarısı, hayatın sıkışmışlığını klostrofobiden bağımsız inşa edişi Ibsen’in oyunlarında sıklıkla karşılaştığınız ve anlatısının temel çatışmasını yaratan temalardır. Bir de oyunlarının çoğunda, dışarıdan gelenin –bu kimi zaman tamamen bir yabancı kimi zaman da geçmişten gelen eski bir tanıdık– kendi halinde yaşayan küçük topluluğun hayatını eğip, büküp en sonunda yerle bir edişini anlatır. Hiçkimseyi es geçmeyen, sessiz ama büyük yıkımlardır bunlar. Yazarın Yaban Ördeği isimli oyunundan serbest adaptasyon olarak 2015’te sinemaya uyarlanan The Daughter filminde de ana çatışma, dışarıdan gelenin yarattığı büyük yıkım. 

Serbest adaptasyon olduğu noktanın altını çizmek mühim çünkü yönetmen ve aynı zaman da senarist olan Simon Stone, yazım sürecinde elinde ya da zihninin bir köşesinde Yaban Ördeği tekstini bulundurmadığını, odağının Ibsen’in yarattığı küçük kasaba, küçük insanlar, büyük sırlar arasındaki gerilimde olduğunu belirtiyor. Filmin ana çatışması da bu farklı sınıf insanların birbiriyle iç içe geçen hayatları, geçmişleri ve sırları üzerine şekilleniyor.

Yazının devamı eser miktarda spoiler içermektedir.

Yanında çalışan, kendinden yaşça küçük Anne ile evlenmeye hazırlanan kasabanın zengini Henry, düğünü için Amerika’da yaşayan oğlu Christian’ı kasabaya çağırır. 15 yıl sonra doğduğu ve annesini kaybettiği bu eve dönen Christian, hem kendi evliliğindeki sorunlarını hem de babasının evliliğine olan kızgınlığını beraberinde getirmiştir ve ilk andan itibaren oldukça gergin bir hava inşa eder çevresine. Yıllar sonra karşılaştığı çocukluk arkadaşı Olivier ve yeni tanıştığı ailesiyle vakit geçirmeye başlar. Bu sürede, Olivier’ın eşi Charlotte’ın önceden babasıyla çalıştığını hatta ikisinin bir ilişkisi olduğunu ve hatta Olivier’ın kendi kızı olarak bildiği Hedvig’in bu ilişkiden olduğunu öğrenir. Filmin ilk üç çeyreğinin ana iskeleti bu sırrın ortaya çıkıp çıkmaması üzerine kuruluyken, son çeyrek bu sırrın ortaya çıkışının yarattığı trajediye dair.

Ana aksa bakıldığında filmin janrının melodram olduğunu söylemek yanlış olmaz; birçok detayıyla janrın getirilerini karşılayan film aile draması olarak okunabilir. Kasabanın zengini Henry, evlenmek üzere olduğu genç Anne ile “farklı” bir hayat yaşamak için fabrikayı kapatmaya karar verir. Zaten küçük olan ve olanakları sınırlı olan kasabanın çoğu işsiz kalır. Ardından küskün oğul kendi sorunları ve üstten bakar tavrıyla çıkagelir. Babasını ve yıllar sonra gördüğü arkadaşını da içine alan, kanırtıcı bir sır bulur. Bu sırrı bilmenin gücüyle doğruluk üzerine boyu büyük konuşmalar yapar. Nihayetinde Pandora’nın kutusu açılır ve içinde tahmin edildiğinden daha fazla tahripkarlık vardır. Tüm bu süreçte her karakteri, odak kaydırmadan, kendi devinimiyle anlatması filmin en güçlü yanı. Tek bir yıkıma odaklanmaksızın herkesin başına gelenleri, tuhaf bir mesafeden anlatıyor.

The Daughter‘ın ilk andan itibaren inşa ettiği bu yoğun hüzün her karakterde kendini var etmenin bir yolunu buluyor. Bu, filmin genel bir hüzün temasında kalmayıp tanıtabildiği kadar her karakterin geçmişinde ya da şimdisinde yaşadığı bireysel acıyı ve üzüntüyü, duygu sağması yapmadan anlatabilmesiyle mümkün kılınmış. Şöyle ki kasabadaki her bir kişiye tesir etmiş, topyekün bir hüzün haletiruhiyesi var ancak bununla beraber herkesin kendi bireysel hikayesindeki hüzün, farklı katmanlar ve deneyimlerdeki acı, bütünde dengeli bir duygu atmosferi oluşturuyor. Üzgün bir kasaba burası, üzgün insanlar yaşıyor burada ama bir biçimde kendi ufak hayatlarında yaşamayı, makul mutluluklar deneyimlemeyi öğrenmişler. Özellikle filmin kahramanları arasında bu devam edebilmişlik ve sevgiyle bir şeyleri kurabilmiş olma hali sessiz bir anlaşma gibi. Christian’ın geri gelip yıktığı da bu hüznün yaşanılabilirliği. Herkesin hakkı olduğunu iddia ettiği doğrunun ortaya çıkması sonunda eldeki üzüntü artık taşınmaz boyutlara evriliyor. Yaşanılamaz bir hüzün kalıyor geriye. 

Hikayesi gereği film boyu doğru kavramını sorgulayıp duruyor insan, sanıldığı kadar yüce bir şey mi bu dürüstlük, bu mütemadi doğruluk aktarımı, doğru dediğiniz ne ki zaten? Filmin ana cümlesi olarak kullanılan birkaç cümleden biri de şöyle diyor; “İçerideki gerçeği görmek için gereken yalnızca bir yabancıdır.” Öte yandan bütün hikayeyi izlerken meselenin dürüstlük, doğruların ortaya çıkması, herkesin doğruları bilmesi gibi sözde kutsal olgulara dayanmadığını ve Christian’ın sebep olduğu tüm bu yıkıma, mutlak doğrunun inancında yol açmadığını görmek mümkün. Ortada dürüstlük peşinde koşan biri yok, aksine kendi on yıllarına yayılan mutsuzluğunu, düşe kalka da olsa bir devamlılık sağlayabilmiş sakin insanların üzerine kusma bencilliği izlediğimiz. Charlotte ve Olivier yalan üzerine de olsa bir yerlerde mutlu bir aile kurabilmişken Christian bunu başaramamış ve hırsla yıkıcı doğrunun tahribatını görmeyi bekliyor. Kendisiyle birlikte herkesi de oraya sürükleme niyetinde. 

Charlotte: Tam bir karmaşa içindeydi. Babası hapisteydi. Ben… Ben ona söylemek istedim. Ona gerçekten söylemeyi istedim ama daha iyi bir zamanı beklemeliydim.

Christian: Ama hiç söylemedin, değil mi? Bu yalanla yaşamasına izin vermenin zalimlik olduğunu düşünmüyor musun? 

Charlotte: Ailemizi gördün. Sence yaşayışımızda yanlış bir şey mi var? Lütfen bizi yalnız bırak. Mutluyuz. İzin ver, mutlu olalım.

Christian: Ona bu akşam söylemelisin. Bilmeyi hak ediyor. Doğrudan korkmana gerek yok.

Bu oldukça kişisel bir çıkarım olsa da, filmin kendi içerisindeki pozisyonuyla da desteklediği üzere; Charlotte’ın Olivier ile kurduğu aileyi yalan üzerine kurduğunu söylemek adil değil. Ortada bir genetik ve eskiye dair ilişkiler olsa da ikilinin kurmuş olduğu bir hayat, yaşıyor oldukları gerçeklikleri var. Christian tarafından ortaya çıkarılan bu doğru başka bir zamanın gerçekliği; adil olmak bir yana, hadsiz bir yargılama biçimi; durdurulamayan bir yıkım açlığı. Film bu temel çatışmasıyla bireysel bir etik sorgulamasına dönüşse de özünde genetikten bağımsız aileyi ve affedebilme gücünün altını çiziyor. 

Özellikle ailelerimizle ya çok uzak kaldığımız ya da haddinden fazla bir arada olduğumuz şu kaotik karantina günlerinde başa alıp tekrar izlediğimde doğruluk sorgulamasının yanı sıra aile olmanın sorgulamasına düştüm. Hedvig’in biyolojik babasının başkası olduğunu öğrenmesiyle değil, babam sensin diye bağırdığı Olivier’ın o kızgınlık içinde kendisini reddetmesiyle intihara sürüklenmesi; doğruların, yanlışların, yalanların değil, onlara verdiğimiz tepkilerle yaşadığımız şeyleri silip atışımızın asıl yıkıcı etken olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle film bir melodramın burkucu güzelliğine sahip olmakla birlikte sıra dayağına çeken bir gerçekçilik de çiziyor. Üzerine Olivier rolünde Ewen Leslie’nin, Hedvig rolünde Odessa Young’ın, Charlotte rolünde Miranda Otto’nun ve Walter rolünde Sam Neill’in bıçaklayan performansları ve insanın göğüs kafesine işleyen film müzikleri eklenince The Daughter, ömürlük özel filmler listesine ekleniyor. 

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

YORUM YAP