“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

DOĞU VE BATIYDI: FAHRELNISA ZEID

Fahrelnisa Zeid’ın kim olduğunu sorarsak o, sanat yolculuğunun başlarında, akıntıya karşı kürek çeken çok renkli bir kişilikti, sonradan tüm dünyaya ismini duyuran bir ressam olarak geçti tarihe. Türk kökenliydi, Müslümandı, bir prensesti. Avrupalı değildi, fransız değildi. Kadındı; anneydi, eşti. Fahrelnisa Zeid’in yeteneğinin olgun meyvelerini sunmak için dış dünyada açması gereken bir yol vardı. Bir de her sanatçı gibi iç dünyasında koruması gereken, kökenlerinden beslenen özgün hazineleri… Bu ikisinden de vazgeçmemek için zoru başardı Zeid, siyasi kargaşa ve savaşı barındıran bir dünyada, doğunun ve batının mükemmel ahengini yakaladı. Fahrelnisa Zeid, İslam, Bizans, Arap, Fars ve Avrupa etkilerini harmanlayan, geniş ölçekli soyut sanat kompozisyonlarıyla ünlenmiştir.

1901 yılında İstanbul’da, ailesinin Büyükada’daki köşkünde doğdu. Paşa kızı ve yeğeniydi ancak bu ayrıcalığından daha önemli olan lütuf sanata önem veren bir aileye mensup olmasıydı. Fahrelnisa Zeid Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ve gravür sanatçısı Aliye Berger’in kız kardeşi; seramik sanatçısı Füreya Koral’ın teyzesi; ressam Nejat Devrim’in, tiyatrocu Şirin Devrim’in annesidir.

14 yaşından itibaren resim yapan Zeid, İstanbul’un işgal yıllarında, 1920’de, Sanayi-i Nefise’nin yani İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nin ilk kadın öğrencileri arasında yer aldı. O devirde, Müslüman bir kadının modellere bakarak çalışması da bu tarz bir eğitim alması da skandal niteliğindeydi. Ancak Zeid, dar kalıplar içinde sıkışacak biri olmasa gerek… Aynı sene tanıştığı yazar İzzet Melih Devrim ile evlenen Zeid, eşiyle Avrupa seyahatleri yaparak kültür-sanat ve düşünce haritalarını daha da genişletme imkanı buldu. Nejat ve Şirin adında iki çocuğun annesiydi o artık. Bir yandan da hala sanatının öğrencisiydi; Paris’te Ranson Akademisi Stalbach Atölyesi’nde ve Türkiye’de Güzel Sanatlar Akademisi Namık İsmail Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürdü.

İkinci evliliğini 1934 yılında, Irak’ın Ankara temsilcisi ve Irak Kralı I. Faysal’ın kardeşi olan Emir Zeid ile yaptı. Diplomat olan eşinin görevi nedeniyle onunla birlikteTürkiye’den ayrılması ve Bağdat’a gitmesi gerekti. Bu kentte, kafesli bir pencerenin ardından dışarıyı izlerken uzaktan gelen köylü kadınları gördü. Bu karşılaşma onda ilk soyut eserini vermesini sağlayacak kıvılcımı çakmıştı.

Ailesi ve dostlarının tarifine göre çalışırken adeta transa girerdi Fahrelnisa Zeid. Saatlerce tuval üzerine akardı. Soyut sanat, duyularımızın fark etmediği, fark etmeye alışık olmadığı bir görselliği araştırıyordu. Bir sanatçıyı aynı anda hem kısıtlayan hem de özgürleştiren bir alan… Fahrelnisa Zeid, soyut çalışmalarının doğası ile ilgili defterine aldığı notlardan birinde şöyle diyordu:

“En zoru, boya ile nereden başlayacağını bilememektir. Yönünüzü bir kez belirledikten sonra, fiziksel alemde ileri atılmalısınız. Fikirlerinizi yeniden doğrulamalı, somutlaştırmalı ve şekillendirmelisiniz.”

Tam bir konsantrasyonla, ailesi tarafından rahatsız edilmeyi reddederek ve ter dökerek çalışıyordu Zeid. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Londra’da bir diplomatın ve Paris’te bir ressamın yaşamını sürmeye başladı. İlk kişisel sergisini 1944 yılında İstanbul’da kendi evinde açtı. Paris, Londra, New York, Brüksel gibi kentlerde onlarca sergisi olacaktı gelecekte.

fransadaki Colette Allendy galerisi, devrin avangart eserlerini sergilemekteydi. Yenilikçi ve deneysel bir sahada öncüler öncüsüydü. Fahrelnisa Zeid Paris’e fikirlerini göstermek için gittiğinde, Colette Allendy’deki galericiler bir dahi ile karşı karşıya olduklarını anladılar. O sanatta bir dönüm noktasını gerçekleştirecek güçlerden biriydi.

50’lerde büyük tuvaller üstünde çalışmaya başladı. Cehennemim tablosunu yaparken son derece depresif olduğunu anlatırdı. O dönemde, çok sevdiği bir dostunun yasını tutmaktaydı. Oturmuş duvardaki bir sineği izliyordu. Bütün tuvali, bir şekilde yaşamın ta kendisini temsil ettiğini düşündüğü bu hareketle doldurmak istedi.

1958’de Irak’ta bir apartman dairesine sığışmak zorunda kaldılar. Elçilikteki o rengarenk, türlü çeşit biçimlerle dolu, geniş atölyesine veda etti. Ancak zihnindeki geniş sanat diyarı hala capcanlıydı. İkinci evliliğinden olan oğlu Raad ile beraber 3 çocuk annesi olan Zeid, bu yeni evlerinde kolları sıvayıp yılbaşı için bir hindi pişirdi, ailecek afiyetle yediler. Sıra hindinin kemiklerini atmaya geldiğinde Zeid bunu yapamadı. Karşısındaki form onu büyülemişti. Bu nedenle iskeleti sakladı ve onu boyadı. Bir süre sonra dönemin fransa kültür bakanı ile tanışma şansı oldu. Kendisine boyadığı kemikleri gösterirken bu eserinde bir Meksika havası bulduğunu söyledi. Bakan onu şöyle yanıtladı: “Meksikalı, evet. Ama bu sanat!” Zeid, sanatı içerisinde kültürlere ve kendi kökenlerine de dair ne çok şey olduğunu git gide daha çok keşfetti. Şurası biraz Türktü, burası Fars… Ama evet, sanattı bu, bilinen tüm sınırların ötesindeydi.

Eşinin ölümünden sonra, sağlığı kötüleşen Zeid, oğlu Raad’ın yanına, Ürdün’ün başkenti Amman’a gitti. Amman’da hareketli bir sanat ve kültür ortamı olduğu söylenemezdi. Orada, kendi adıyla anılan bir enstitüsü kuran Zeid, sanat eğitimi olmayan kadın öğrenciler seçti ve onlara soyut eserler vermelerinde rehberlik ederken bir yandan da kendi portre çalışmalarını sürdürdü.

Soyut resimleri terk etmişti. Portre çalışmak için modellerini ayrıntıları göremeyeceği bir mesafede konumlandırıyordu. Böylece o kişinin genel görünümünü sezmeyi hatta belki ruhunu yakalamayı umuyordu. Ona göre bir portre çalışmakla soyut çalışmak arasında büyük fark yoktu. Bir kişinin portresini yapmak fotoğraf çekmeye benzemezdi, Zeid’a göre fırçadan tuvale dökülen şey bir özdü, ruhtu.

Zeid’ın kim olduğunu sorarsak; o, 1920’ler İstanbul’unda Sanayi-i Nefise Mektebi’ne gitmiş ilk kadındı. 1950’lerde, erkeklerin domine ettiği bir sanat ortamında kilit bir rol üstlenen bir deha, Ürdün’de sanatın ne olduğuna dair algıyı yeniden kuracak kadar etkili bir dönüştürücü, bir sanatçıydı. Geldiği coğrafyanın da cinsiyetinin de sanatının önüne bir engel olarak konmasına izin vermedi; o doğu ve batıydı.

Kaynak: tate.org,uk

MSGSÜ Sinema TV’de eğitim aldı. Prodüksiyon ve post prodüksiyon alanlarında çalıştı. Bugün, editör, çevirmen ve yazar olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

YORUM YAP