“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Duygusal Hijyen, Zihinsel Sütyen!

Hangisinden önce başlasam diye çok düşündüm. Bugün Dünya Ruh Sağlığı Günü’ymüş. Psikiyatri tarihinin sütyen kadar eski olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya psikiyatrinin tıbbın en eski konusu olduğunu? Antik Yunan uygarlığında varlığı bilinen sütyen, Girit adasındaki kadınlar tarafından kullanılmış, Antik Mısır ve Roma imparatorluğunda da örneklerine rastlarız. Psikiyatri ve sütyen arasındaki benzerlikten bahsedeceğim. Hem eğlenceli hem bilgilendirici bu yazıyla zihinlerdeki sütyeni çıkarıp, duygusal olarak hijyeni sağlamayı planlıyorum, keyifli okumalar.

Psikiyatri, her ne kadar tıbben çok ama çok eski bir konu olsa da, bilim dalı olması ve zihinlerimize sızması oldukça yeni. Psikiyatri-ruh sağlığı bilimi adını soluk anlamına gelen “psyche” sözcüğünden alıyor. Soluk almak vermek ise ruhu temsil ediyor. İlkel toplumlarda insanlar ölürken son nefeslerini verdiğinde ruhlarının bedeni terk ettiğine inanılması bundan. İlk çağlarda hastalıklar doğaüstü güçlere bağlanırdı. Büyücüler, şamanlar, din insanları tedavi ederdi insanları. Baş ağrılarından mustaripler ya da epilepsi krizleri geçirenleri trepanasyon ile tedavi ederlerdi. Trepanasyonda, ilk çağların taştan yapılma aletleriyle kafatasında yuvarlak bir delik açmak suretiyle bireyin içine kaçmış kötü ruhu çıkarıyorlardı. Sütyen ise MS 1550 de fransa kralı II. Henry’nin eşi Catherine de Médicis, kalın belli kadınların sarayda dolaşmasını yasaklayınca sütyen ve korse zorunlu bir hal alıyor. Kadının kadına ettiği ihanete, insanın insana ettiği eziyete bakın!

Neyse efendim şükürler olsun ki Hipokrat çıkageliyor da dünyaya, insan bedeni tanrıların gazabına uğramıyor, “bunlarda fiziksel hastalıklarımız gibi tedavi edilmedir, ruhsal bozukluklar da doğal nedenlerle oluşur” düşüncesini savunuyor. Hiç acımadan kafa delinen kör inançların bugünkü versiyonları başka türlü. Bugün de din ve inanç adı altında tanrının adıyla insanların hayatlarına delik açıyorlar acımadan. Duygusal hijyenden uzak zihinlerimize sütyenleri çiviliyorlar sanki. Bizi bu korkunç duygularla yaşamaya mecbur bırakıyorlar. Catherine de Médicis’nin insanları bir sütyen ve korse içinde yaşamaya mahkum etmesinden bir farkı yok. Sütyenin ilk tasarımları bugünkü gibi değildir elbet, kaba saba, hapsedici ve rahatsız edici niteliklere sahip o zamanlar. Her bedene göre ölçülendirme yoktu, sizi bir şeyin içine sıkıştırıp hapis ediyorlardı. 1889 senesinde sütyen-korse ikilisi birbirinden ayrılıyor da kadınlara hareket özgürlüğü geliyor yeniden.

Yaptığı gözlemlerle, ruhsal hastalıkları; mani, melankoli ve frenitis olarak üç kategoriye ayıran ve kategorilerde alkol hezeyanları, histeri, epilepsi tanımlamalarını yapan Hipokrat ve onun ardından Platoni Cicero, Aristo, Eflatun gibi nice dehalar gelmese halimiz niceydi. Bu bilgiye sahip olduğumuz halde hala gerizekalılar tarafından yönetilmeyi kabul ediyor oluşumuz bir harika doğrusu, insanlık bir tuhaf sadece Türk milleti garip değil, Neyzen Tevfik yanılıyordu.

İslam hekimlerinin çoğu Hipokratik tıbbı model alırken; ortaçağın İbni Sina’nın çalışmalarından etkilendiğini” okudum bu yazıyı yazmak için araştırma yaptığım kaynaklardan birinde. (1) Sayısız ilginç bilgi okudum lakin sütyen de önemli. Saray koridorlarından, kafasında sütyen ve donlarla “ikizlere takke” diye bağıran insanlarımızın kafalarına gelme hikayesi de aynı psikiyatri gibi değil mi? Bugün de psikiyatri ve psikoloji tıpkı sosyoloji gibi sisteme hizmet etmiyor mu? Herkesin psikolojisi bozuk olduğuna göre bu bilimin insanlarını bir yerlerde bir hata yapıyor demektir. Sütyenlerin de bu kadar çok satılmasına rağmen kadınların bir yarış halinde göğüs estetiği olması gibi işte. Sütyen sisteme hizmet ediyor kadına değil belli ki. İşe yaramıyor, tıpkı psikiyatri gibi!

Psikiyatri de sütyen gibi ortaçağdan itibaren hızla gelişimini sürdürmüştür. Yüzyılımıza yaklaşırken orta çağdan geçerek yandığı da olmuştur insanların, korkunç dini yöntemler kullanıldığı da. Şeytan çıkarma ayinleriyle insanlara korku salmaya kadar işi götüren cehaletten bugüne gelirken çok yol katetmek zorunda kalır. Avrupa’da ilk hastane VIII. Henry tarafından kurulmuştur, kendisi manastırı hastaneye dönüştüren ilk kişi. Rönesans’tan sonraki dönem 17. ve 18. yüzyılda; Fransız hekim Philippe, Fransız Devrim Birliği’nden bazı hastaları zincirden kurtararak deneme izinleri alırken, William Tuke 1796’da York’ta 30 yataklı “Retreat” isimli hastaneyi açarak, nezaketli bir ortamda fiziki bir kısıtlama ve bağlama olmadan, direkt tıbbi müdahalelerde bulunmadan, ilişki kurarak ve el işleri ile hastalarını cesaretlendiriyor. Daha sonra yirminci yüzyıldaki şekline evirilmeden, sütyen-korse ayrılmadan altı sene önce 1883’de yayınladığı kitabı ile Alman Doktor Kraepelin, bugüne dek en etkili sınıflandırmayı ortaya koyuyor. Sonra zaten psikiyatride devler ligi başlıyor ve Sigmund Freud, Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Eric Fromm, Karen Horney, Carl Rogerr gibi isimler modern psikiyatriyi icat ediyor. Yine aynı dönem Marie Tucek sütyenin patentini alıyor, Mary Phelps Jacobs ise modern sütyeni icat ediyor.

Sütyenin kullanımı da psikiyatrinin kullanımı gibi biyolojik, psikolojik ve toplumsaldır. Hatta sütyen, ruh sağlığımıza etki eden faktörler kullanılarak, dolayısıyla psikiyatri tarafından icat edilmiştir bence. Paradoks gibiler. Sütyenin de şekli sonsuzluk “loop”u gibi hani. Baktıkça benzerlik görüyorum inanılır gibi değil. Bir de ben böyle şeyler yazdığım için beni şizofren, şaşırmış olarak falan gören insanlar var mesela. Onların hiçbir suçu yok. Dikkatle bakarsanız görürsünüz, onlar da sistemin psikiyatri bilimini kullanıp dinle harmanlayarak icat ettikleri bir türe dönüşmüştür. Ya kafalarda takke, ya ikizlere takke, ne takke ne tekkeymiş arkadaş. Bunlar işte kafayı taş aletlerle delen türün devamı sevgili dostlar. Her toplumda kendilerinden bolca vardır.

Biyolojik, psikolojik ve toplumsal faktörleri biraz açalım isterseniz. Biyolojik faktörler; kalıtımsal, fiziksel, hastalıklar, beslenme bozuklukları, fiziki travmalar gibi konuları kapsar. Psikolojik faktörler ise çocuk çağlardan itibaren yetersiz ebeveyn, ihmal, reddedilme, aşırılık, aşırı bağımlılık, aşırı koruma, kişilik tanımlaması, özerklik, aile yapısı, ahlaki öğretileri, disiplin yapısı, rol model eksikliği veya yanlış rol model, kardeşler, eğitim, zihne girilenler, yetersizlik, düzensizlikten tutun da yetişkin olana dek yaşamımızı ve doğamızı bozan koşulların tümüdür. Bütün bilinçaltımız seneler süren birikimlerle doludur hepsini fark edecek ya da anlayacak kapasitemiz yoktur. Bazen ne olduğunu fark edemeden bambaşka bireylere dönüşen insanoğluna yapılan zulüm, kadına yapılan zulme benzer. O yüzden cinsiyetlerin hepsi yere batsın, insanlığa kıyım yapılırken, çocuk yaştan itibaren zihinlerimiz gasp edilirken, duygusal hijyeni nasıl sağlayacağımızı kimse anlatmaz. Sütyeni aslında nasıl onlar zihnimize taktığı için kullanıyorsak, psikiyatriyi de öyle kullanıyoruz. Bize kendimize yetemediğimiz ve hasta olduğumuz inandırıldı. Tıpkı “sütyen kullanmazsanız göğüsleriniz sarkar” demek gibi. “Doktora görünmezsen iyi olmaz”, “bu ilacı almazsan sonun gelir”, “sakın o ilacı bırakma kendi kendine, vallahi iyice kötülersin”, “böyle insanlar falan görüyor musun ya” gibi dünyadan bihaber söylemleri de yayarak, kelimelerle kontrol edildiğimizi anlayamama nedenimiz duygusal hijyeni sağlamak yerine zihinlere sütyen takışımızdır. Sütyenler at gözlüğü gibidir, olayları dar bir bakış açısı ile değerlendirmen için takmaya razı edildiğin psikiyatrik bir nesnedir. Çıplaklığını sevmeye daha çocuk yaştan itibaren izin vermezler. Bedenine yabancılaşır, yetersiz bulmaya başlarsın sanki çok ihtiyacın varmış gibi taş gibi göğüslere takıverirler haberin olmaz. İşte bu da psikolojik ve psikiyatrik faktörlerin nasıl büyüyerek toplumsal faktörlere dönüştüğünün ispatı niteliğindedir. Sütyeni memelere değil beyinlerin iki lobuna takıldığına yemin edebilirim lakin işte bunu ispatlayamam.

Toplumsal faktörler, eğitimin ve toplumun öğretileri, savaş, işsizlik, stres, pazarlama, kapitalizm, göçler, açlık, fakirlik, bunalımlar, toplumsal baskılar, sosyoekonomik yoksunluk, cinsiyet ayrımları, azınlık raporları gibi sayısız konuyu içinde barındırmakta. Duygusal hijyen, yine psikiyatri ve psikolojiyi kullanarak ruh hastalıklarını önlemeyi ve ruh sağlığını öne çıkartmayı hedefleyen bir bilim dalı ise ruh sağlığını koruma ve geliştirme sanatında arkadaşlar oldukça başarısız. Duygusal ve ruhsal hijyen;  “eğitim programları, ailevi ve duygusal yaşamı önceleme, korunma ve ilk yardım, genel sağlıkla ilgili girişimler gibi yöntemler yoluyla ruhsal bozulmayı önleme ve ruh sağlığını korumayı hedefleyen kapsayıcı yaklaşım,”dır.

 Yani zihninize sütyen takan sistem sizin insani en temel haklarınızı gasp etmesin diye çalışmalar yapmalıdır, psikiyatrlar. Oysa bize tam tersi yapılıyor. Freudenberger’in tanımlaması ile kişinin kendini kanıtlama zorunluluğu” da dahil birçok farklı aşaması olan “ruhsal ve fiziksel yorgunluk”, Dr. Radha Modgil‘in tanımlaması ile ise “hayatın zorluklarıyla baş edemeyecekmişiz hissi yaratan, çok fazla ve uzun süren stres durumu”dur. Her gün maruz bırakıldığımız psikolojik şiddetten sonra nasıl sağlıklı bireyler olabiliriz ki? Sütyen takarak mı? Yoksa artık evrene soyunup kendimizi keşfetmeye başlayarak mı? Bize, ne sütyenden, ne psikiyatriden ne de sistemden fayda var, her şey ama her şey bizim kendimizi dolayısıyla evreni keşfetmemizle ilgili. Çünkü bu sonsuz döngünün içinde sonsuzluğu, sınırsızlığı keşfetmek varken neden yetersiz hissedelim ki? Kimin için? Ne için? Neden? Nasıl? Hangi hakla insanlık hakkımızı her gün eleştirdiğimiz sisteme verebiliriz? Kendimiz dışında bir şeylere odaklandığımız sürece evrenden alacağımız pay tükenmişlikten başka bir şey olmayacak. Kendinizi dinleyin, iyi müzik dinleyin, sizi mutlu eden şeyler yapın, size iyi gelen birine gidin, bir ağaca sarılın, suyun altında bir süre kalıp okyanusu dinleyin, uyuyun, okuyun, yazın, gevşeyin, soyunun evrene ve yaşayın lütfen.

Dünya, ruh sağlığı bozukken “Dünya Ruh Sağlığı Günü”nden bahsetmek biraz trajikomik değil mi? Dediğim gibi tıpkı sütyen taktığımız halde göğüslerimizin sarkması gibi. Neden? Çünkü ikisi de evrenin kanunlarına karşı gelmektedir; yer çekimine karşı gelecek bir sütyen daha icat edilmediği gibi, evrenden, doğadan daha fazla insana iyi gelecek bir psikiyatr da annesinin rahminden düşmedi.

Sana, senden daha iyi bakacak kimse de yok. Duygusal hijyen için zihinlerden ve göğüslerden sütyenleri çıkarın. Zihinlere ve memelere özgürlük! Yaşatın ruh sağlığımızı!

Kaynak

 (1)   https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/100121

Dr. TEVFİKA TUNABOYLU-İKİZ İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü

1 MILA D (G.), MOR O (M. Ft.) : «Malenchoulia et maladie noire», Ap ­ port de l a psychopathologie Maghrébine, Pari s 1990, Acte s du Congrès des 5, G, 7 Avril. 2

https://docplayer.biz.tr/10870030-Ruh-sagligi-kavrami-psikiyatri-psikiyatrinin-tarihcesi-ilk-ve-eski-caglarda-durum-hipokrat-ve-sonrasi-orta-cag-reform-donemi-ronesans.html

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP