“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Edıth Pıaf

Kaldırım serçesi, 20. yüzyılın tartışmasız en büyük isimlerinden biri. Küçük ve yorgun bedenine olağanüstü bir ses karşılık veren, her konseri sona erdikten sonra dakikalarca alkışlanan, Fransa’nın medar-ı iftiharı Edith Piaf bu diyardan gideli tam 54 yıl oldu. Film gibi bir hayat yaşayan ve en nihayetinde gerçekte de hayatı sinemaya uyarlanıp alınmadık ödül bırakmayan Edith Piaf’ın dramlarla dolu hayatı doğumuyla başlar.

20. yüzyıl denince akla pek çok isim gelir. İki dünya savaşını da görmüş nesiller kadar, savaş sonrası kurulan yeni dünyanın çocukları 21. yüzyıla yön vermeye devam ediyor. Modadan sanata kadar üretim konusunda en ufak bir tıkanıklıkta başvurulan ilk yer 20. yüzyılın şefkatli kolları oluyor. Annesi hastaneye yetişemediği için karakol kapısı önünde iki polisin yardımıyla dünyaya gelen Edith Piaf, anneannesi tarafından yetiştirilmeye başlandı. 19 Aralık 1915’te dünyaya gelen Piaf’ı, iki yaşındayken babaannesi tabiri caizse anneannesinden kaçırıp Paris dışında bir köyde büyütmeye başladı. İleride bu yılları anlatırken Piaf, hep iyilikle yad ediyor, ömrünün en neşeli yılları olarak tanımlıyordu.

Halbuki annesi tarafından terk edilen, babası İstanbul’da Fransız ordusunun işgal birliğinde asker olan Edith Piaf, bir mikrop kapması nedeniyle daha dört yaşındayken kör olur. Neyse ki çok geçmeden gözdeki mikrobun etkisi geçer ve yeniden görmeye başlar. Zaman geçiyor, Edith Piaf büyüyordu. Paris’e geri dönen Piaf, burada babasının da çalıştığı sirklerde şarkı söylemeye başlar.

Hayat hep dram olacak değil ya; devrin en önemli yapımcılarından biri tarafından henüz 14 yaşındayken Paris’te La Marseillaise’i söylerken keşfedilir. Küçük ve sıklıkla hastalanan narin bedeni ona en çok sesi konusunda cömert davranmıştır. 1935 itibariyle Edith Piaf’ın adı git gide daha fazla duyulmaya başlamıştı. Başta Olimpia olmak üzere kentin en önemli mekanlarında konser veren Edith Piaf’ın konser biletleri yok satıyordu. Müzikal başarıları özel hayatına pek yansımıyordu. Henüz 17 yaşındayken doğurduğu, tek çocuğu olan Marcelle adlı bebeği, iki yaşındayken, menenjitten hayatını kaybetmişti.

Edith Piaf’ı keşfeden Louis Leplée’nin öldürülmesi üzerine, kendisi uzun bir süre sorgulandı. Bir dönem popülaritesi epey düştü. 30’ların ikinci yarısıyla birlikte hayatına Raymond Asso girdi ve hayatında bazı şeyler düzelmeye başladı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Asso’nun askere gitmesiyle bu ilişki sonlandı. Asso ile bir daha hiç eskisi gibi olamadılar.

Biri Jean Renoir’ınki olmak üzere 10 filmde rol aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte hem Fransa hem Avrupa hem de Edith Piaf toparlanma sürecine girmişti. Konserleri yine tıklım tıklım, plakları kapış kapış gidiyordu. Kraliçe Elizabeth henüz prensesken ona konser veren, Atlantik’i aşıp Kanada ve Amerika’da sahne alan Edith Piaf, bir yandan da devrin en önemli boksörlerinden biri olan Marcel Cerdan ile aşk yaşıyordu.

O devirde evli olmasına rağmen Cerdan, Piaf’a büyük bir aşk besler. Öyle ki New York’ta bir turne için bulunan Edith Piaf, hasretine dayanamayarak Cerdan’ı yanına gelmesi için ikna eder. O dönem önemli bir maça hazırlanan Marcel Cerdan, Edith Piaf’ı kıramayıp Paris’ten kalkan New York uçağına biner. Ancak uçak maalesef bir süre sonra düşer ve Cerdan hayatını kaybeder. Bu olaydan sonra Piaf’ın hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Girdiği derin depresyon geri kalan hayatında da yakasını bırakmaz. Her ne kadar sonrasında eşi olacak olan Theo Serapo ile tanışsa da…

Fakirlik içinde ve bakımsızlıkla geçen çocukluk döneminin hastalıkları, orta yaşlara geldiğinde kendini daha fazla belli etmeye başlar. Buna bir de geçirdiği bir trafik kazası sonrası omuriliğinde oluşan hasar eklenir. 1960’lı yıllarına gelindiğinde Edith Piaf’ın rahatsızlıklar artmaya başlar. İyi geleceği ümidiyle Güney Fransa’ya yerleşen Edith Piaf ve eşi burada sakin bir hayat sürdürür.

Fakat ne yazık ki ağırlaşan karaciğer rahatsızlığı nedeniyle Edith Piaf bugün 1963’te hayatını kaybeder. Paris Başpiskoposu, “hayattayken iyi bir yaşam sürmediği için” Piaf’a dini tören yapmayı reddeder. Paris’in ünlü Pere Lachaise Mezarlığı’nda yüzbinlerce insanın katıldığı bir cenaze töreniyle defnedilen Edith Piaf, bugün hala “chanson” denince akla ilk gelen isim olmayı sürdürüyor. Charles Aznavour, Piaf’ın cenaze törenini, Paris’in, 2. Dünya Savaşı sonrası gerçekleştirilen kutlamalarından sonra yaşadığı en büyük kalabalık olarak değerlendirmişti.

Hayata veda ettiğinde geride birçok şarkı, ödül, aşk ve dram bırakan Edith Piaf’ın hayatı 2007 yapımı La Môme filmiyle yeniden gündeme gelmişti. Film, Marion Cotillard’a “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ının yanı sıra daha pek çok ödül kazandırdı.

Edith Piaf’tan geriye pek çok şarkı yadigar kaldı. Sevenlerinin kendi hayatlarıyla özdeşleştirdikleri şarkıları da mutlaka vardır. Benim için bu, The Dreamers, Inception ve La Môme filmlerinin de olmazsa olmaz melodisi “Non, je ne regrette rien”dir. Bir şeyden vazgeçecek gibi olduğumda bu şaheseri dinlemek çok işi yarıyor.

İyi ki hayatlarımıza dokunmuşsun kaldırım serçesi…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP