“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Elenaor Roosevelt

1884, 11 Ekim.

Varlıklı, siyasi bağlantıları güçlü bir ailenin çocuğu olarak bugün dünyaya gelir Eleanor. Amcası abdnin 26. Başkanı, Theodore Roosevelt’dir. Onun doğduğu dönemde, kadının önemi ve değeri, kocasının önemi ve değerine bağlıdır. Bir kadın için en ehemmiyetli iş, iyi bir koca bularak evlenmektir. Zengin ve ayrıcalıklı bir ailenin çocuğu olduğu için ideal bir çocukluk yaşadığını düşünebilirsiniz ama büyük yanılgıya düşersiniz, durum hiç öyle değildir… Önce sekiz yaşındayken annesini kuşpalazından kaybeder. Bir sonraki yıl, aynı hastalıktan küçük kardeşi Elliott’u ve onu takip eden sene de alkolik olan babasını kaybeder. Üç yıl, üç ölüm; bu erken yaşta yaşadığı travmaların izleri, hayat boyu depresyon krizleri şeklinde kendini göstererek onu takip eder.
Ailesinin ölümünden sonra anneannesiyle ve özgüveniyle sorunlar ile yaşar. Kendini çirkin bulmak gibi üstesinden gelmesi gereken çok şeyi vardır Eleanor’un. Genç kızlığının ilk dönemlerinde, kimliğini ve hayatını sonsuza kadar değiştirecek, İngiltere’deki bir yatılı okula, Allenswood Academy’ye gönderilir. Okul müdiresi olan Marie Souvestre’nin, Eleanor’un eğitimi üstünde derin izleri görülür; bağımsız bir düşünür olur ve o çok ihtiyacı olan özgüveni tam da burada beyniyle kazanır. Tabii ki o dönemler bahtsız; buradaki yaşamı maalesef üç yıl sürer böylece eve döndüğünde, kendisine koca aranmaya başlanır. Yaş daha on yedi. Aynı yaz, uzaktan kuzeni Franklin Roosevelt ile tanışır ve bir sonraki yıl nişana uzanacak ilişkileri bu şekilde başlamış olur. Franklin’in annesi onları ayırmak için elinden geleni ardına koymasa da, tüm çabalar boşa gider ve Eleanor ile Franklin 17 Mart 1905 yılında evlenir; 20 yaşında gencecik bir kadın.
Eleanor kendini, Franklin’in, sekreteri Lucy Mercer ile ilişkisini öğrendiği 1918 yılına kadar aile hayatına adar. Bu ilişkinin varoluşunu duyduğu andan itibaren işler de, ilişkileri de değişir. İlişkinin ayyuka çıkma sürecinin ardından oturup bir anlaşma yapmak zorunda kalırlar. Bir ortaklık geliştirirler ve Eleanor ev dışında, dikkatini sağlaması için çok faydalı olmuş toplumsal davalarla ilgilenmeye başlar.
Daha sonra, 1921’de, hem Eleanor’un, hem de Franklin’in hayatını sonsuza kadar değiştirecek öyle bir şey olur ki… Franklin’e kalıcı olarak bacaklarını felç eden polyo teşhisi konmuştur. Bu durumda Franklin’in annesi, onun siyasetten ve kamusal yaşamdan çekilmesi gerektiğini söylerken, Eleanor siyasette kalması için ısrarcı olur. Elbette bu savaşı Eleanor kazanır ve Franklin, engelli durumuna rağmen, önce New York valisi, daha sonra da abd başkanı olur. Siyasi hayatı boyunca, Eleanor çoğunlukla kocasını destekleyen bir eş olurken, kendisi de yetenekli bir siyasetçiye evrilir. Demokrat Parti’de oldukça etkilidir, onun yardımı ve etkisi sayesinde Franklin önce New York valisi, daha sonra da abd başkanı olmuştur. Kadının gücünü hafife alamayacağınız bir durum bu.
1933 yılında Eleanor, hayatına ve etkinliklerine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle hiç de istemediği bir rolün, yani abdnin “First Lady”liliğinin sahibi olur. First Lady’nin konumu ailevi alanla sınırlıdır o zamanlar, daha çok ev sahipliği görevleriyle ilgilidir ki; hiç ona uygun değil. Kocasının desteğiyle, First Lady konumunu kendi kişiliği ve amaçları doğrultusunda yeniden tanımlar. Aktivistliğine, kamuoyuna seslenmeye devam eder, hatta bir gazetede köşe yazısı bile yazar. Eleanor’un rekabetçi bir karakteri vardır; kocası, yani abd başkanı kadar para kazanma konusunda azimlidir. Bu hedefini, verdiği dersler ve yazdığı yazılarla gerçekleştirir, kazandığı paranın çoğunu da hayır işleri için harcar. Yan gelip yatan bir First Ladylerden değil. İnsanın ruhu dizginlenemeyen bir at gibi… Muazzam bir ruh gerçekten.
En nefis hikayelerden biri geliyor, kadınlara gazetecilikte ilerleme konusunda yardım etmesi! Diğer First Ladylerimizin hiç yapmadığı bir şey yaparak düzenli basın toplantıları düzenler ve gazetecilik alanındaki erkek baskınlığını görerek bu konuda bir şeyler yapmaya karar verir. Basın toplantılarına sadece erkek gazetecilerin gelmesini yasaklar hahahhaaha!!! Gülmek istedim. 🙂 Basın toplantısını haberleştirmek isteyen herkesin kadın gazeteci bulundurmak zorunda kaldığı kurallar devreye sokar. Ek olarak kadınların sesi olmak için kadın hakları üstüne de sık konuşur ve yazar. Hayatı boyunca üstlendiği çeşitli rollerde bunu yapmaya devam eder; asla durmaz, asla pes etmez! Gördüğünüz fotoğrafta kadın muhabirlerle birlikte. 🙂
Çok özel bir kadın! Umudun, cesaretin ve adaletin başka bir adı Eleanor!
Kocası Franklin her ne kadar ona destek olsa da, bu her zaman anlaştıkları anlamına gelmez tabii. Bazen kamuoyu önünde fikir ayrılıkları yaşadıkları da olur. Hatta tam başkan olmadan önce, Eleanor, kamu harcamaları konusundaki politikalarına, kamuoyu önünde o kadar şiddetli karşı çıkar ki, bununla ilgili bir başmakale bile kaleme alır. Hahahaha, ya enfes kadınmış ya. Ayrıca ikinci cihan harbi süresince nazi şeytanlarından kaçan göçmenleri almama politikasına da katılmaz, savaş sırasındaki Japonya kökenli Amerikalıların gözaltına alınma politikalarına katılmadığı gibi.
Eleanor yaşamı boyunca insan hakları için yılmadan mücadele eder! Büyük hayranıyım! Öyle bir ülkede, öyle bir pozisyonda bunun için mücadele etmek değerli. 1945 yılında Franklin Roosvelt öldükten sonra, bir sonraki abd Başkanı Harry Truman onu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na delege olarak atar, o da esaslı adammış. Ve 1946 yılında BM İnsan Hakları Komisyonu’nun ilk başkanı olur, zaten birleşmiş milletlerin nadide iyi dönemleri bunlar. Sonradan orayı da ele geçirip yönetmeye başladılar, kapitalist katiller. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yazımında oldukça etkin bir rol üstlenir ki; bu birçoklarına göre en büyük başarısıdır. Benim için ise, tepeden tırnağa başarıları birbirine bağlı güzellikteler.
İşte bir tatlı kız büyüyor ve böyle önemli işler yapan bir kadına dönüşüyor. Vicdanlı, adaletli bir insan olmaya çalışarak birçok insanın hayatına dokunmuştur. İnsan hakları konusundaki çalışmalarına devam etmiş ve BM ve Barış Gücü’nde çeşitli görevlerde çalışmaktan vazgeçmemiştir. Hayatını kaybettiği 7 Kasım 1962 tarihine kadar Kadın Statüsü Başkanlık Komisyonu’nda başkan olarak görev yapmıştır.  Bu sürü dışı kadın 78 yaşında, 20. yüzyılın en etkin kişilerinden biri olarak bu dünyadan göçüp gitti! Ondan kalan miras günümüze uzanır.
Bugün onun başarılarını da çarpıtmış ve lekelemiş olmaları onun suçu değildir. Başardığı her şey ve ardından gelen kuşaklara daha iyi, daha adaletli birer insan olma konusunda ilham olan Eleanor Roosevelt’in hakkını veremeyen ülkesinin ne kafası yaşadığı ise hala merak konusu. Cesur olmak varken korkaklığı seçen insanlığı selamlarken, iyi ki doğdun Elenaor Roosevelt diyorum…
“Her gün seni korkutan bir şey yap.”
“Do one thing every day that scares you.”
― Eleanor Roosevelt

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP