“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

ELİF NACİ

 “Türk resmi, Türk sanatı Alplerin ötesinde değil, Torosların eteklerindedir.

Cumhuriyetin kuruluş dönemine tanık olmuş, ilk elli yılını inşa etmiş sanat ve bilimin her alanından insanların çalışma, gelişme aşkı ve vatanseverliği başka hiçbir yerde bulunmuyor. 

Yine böyle bir ismin doğum günü bugün. Yaptıklarını araştırmaya, kendi dilinden anlattıklarını okumaya doyum olmayan bu kişi, üretkenliği kana kana yaşamış değerli ressamımız Elif Naci. 

1898 yılında, Gelibolu’da doğup ilköğrenimini Edirne’de tamamladıktan sonra İstanbul’a gelir ve Ayasofya Rüştiyesi ile Vefa Lisesi’ni bitirir. 1913’te Sanayi Nefise Mektebi Alisi’nin (Güzel Sanatlar Akademisi) resim bölümüne girmiştir ki Birinci Dünya Savaşı çıkar. 17 yaşında kendini, dört yıl boyunca sürecek askerlikte bulur. 

Savaş sonrası döndüğü eğitim hayatı bir on yılını alacaktır. Bu süreçte bir diğer önemli ressamımız Çallı ibrahim’in atölyesine girer. Atölye dönemini ve eğitmenini, Türkiyemiz Dergisine verdiği demeçlerde şöyle anlatır.  “Çallı İbrahim’den aldığımız feyiz empresyonizm tarzında. Çünkü onlar, Çallı ve arkadaşları Paris’te çalışmışlardı ve bir çeşit empresyonizmi Türkiye’ye ilk getiren insanlardı. Akademiye gelir gelmez elimizden stompu ve ‘sauce’u bıraktırarak yanmış kömürü, füzeni veren hocamız Çallı İbrahim oldu, Varniya’nın aksine. Yağlı boya sınıfına geçince, Batı’da çoktan ömrünü tamamlamış olan empresyonist görüşü bize aşıladı ve biz hepimiz birer Çallı İbrahim, birer empresyonist olduk.”

1982 yılı Şubat sayısında, Hürriyet Gösteri Dergisi için Elif Naci ile yapılan röportajda “Çallı rahmetli, kısmen Nazmi Ziya, biraz da Avni Lifij ile, ama hepsinin önünde yüzyıl başı Türk resmine damgasını basmıştı. Kuvvetli ve renkli aydın kişiliği sanatçı üstünlüğüne eklenince biz, gencecik çocuklar için Çallı’dan etkilenmemenin mümkünü olamazdı. Çallı bize resim tekniğini büyük bir profesyonel ciddiyetle eksiksiz öğretmiştir.’ Ancak akım ve üslup olarak izlenimciliğe fazla inandırmıştır, fazla koşullandırmıştır bizi. Yirmi üçlerin, yirmi beşlerin Cumhuriyet heyecanı içinde ve özgürlük savaşı vermiş modern Türkiye’nin evrensel prestiji dolayısıyla dünya ile kültür iletişimimiz göreli olarak bugünkünden daha ferah bir atmosferde gerçekleşiyordu. Yurt içinde kalan bizler de en aşağı bir yabancı dili öğreniyor, bu dilden yabancı sanat dergilerini izliyorduk. Fransa ve Almanya’daki arkadaşlarımız da sık sık yazıyordu. Böylece daha yeni akımları, daha genç önemli ustaları tanıyabiliyorduk. Ben Picasso’yu ta o tarihlerde keşfedip deşmişimdir. Sonra da hep dikkatle izlemişimdir. Ben kendim peyzaj yapıyordum. Canlı renkler yakalamış olduğum söylenirdi. Seyrek olarak ölü doğa ve biraz da çıplaklar üzerine çalışıyordum. Ancak bu yapılanları sadece hocalara ve birkaç meraklıya göstermekle yetinmeyip, daha geniş bir kamuoyuna gösterme arzusu hep kafamı, gönlümü tırmalardı.” şeklinde konuşmuş, 1928 yılında mezun olana kadarki sanat hayatını böyle anlatmıştır. 

Resimlerini geliştirmeyi, her yeni keşfini ona yansıtmayı bırakmayacaktır. O dönemin sanat ve bilim insanlarının bereketli elleri asla tek bir alanda kalmadı, o birikimle kalamazlardı da. Elif Naci’nin de kelimelerle arası iyiydi, savaş sonrası geçimini sağlamak için girdiği gazetelerde ressamlığından ziyade yazarlığını konuşturdu ve birçok makale yayımladı. Çalıştığı ilk gazete İleri’den son gazete Cumhuriyet’e kadar yazın ve arşivcilik hayatını da ressamlığı gibi sonuna kadar sürdürdü. 

1930 yılında açtığı sergi, Türkiye’deki eğitim kurumları dışında açılan ilk kişisel sergi olma özelliğini taşır. Alay Köşkü, Güzel Sanatlar Birliği Merkezi’nde yapılan sergi, dört gün sürdü. 

1933 yılına gelindiğinde bir grup sanatçı, sık sık bir araya gelerek hem avrupa sanat camiasından edindiklerini hem de türk sanatı hakkındaki görüşlerini paylaşırken yenilik arayışına düştüler. Sanatlarına sirayet eden ve bir ifade yolu arayan görüşleri, onları yeni bir sanat grubu olmaya itti ve o dönem, türk sanat tarihindeki dördüncü grup olacaklarından adlarının da buradan gelmesini kararlaştırdılar ve son derece modern bir yaklaşımla D Grubu’nu oluşturdular. Grup; Abidin Dino, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Cemal Tollu, Zühtü Müridoğlu ve tabi Elif Naci’den oluşmaktaydı. 

1937’de, o dönem çalıştığı gazeteye ara verdiği dönemde, Vefa Lise’sinden arkadaşı, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in önerisiyle Türk İslam Eserleri Müzesi’ne Müdür Yardımcısı oldu ve yıllarca orada hizmet vererek zamanla müze müdürlüğüne de yükseldi. İşte burada Elif Naci’yi ressam olarak çok ayrı bir yere taşıyacak olan tanışıklığı gerçekleşti. Arap ve Türk motifleriyle haşır neşir olmak resimlerinde mistisizmi tecrübe etmesine vesile oldu Yoğun olarak Selçuklu motifleri ve hat sanatını harmanladığı soyut resimlerine bakıldığında Elif Naci sentezi hemen anlaşılıyor. 

 

Sesli biriydi, fikirlerini açıkça dile getirirken herkesten önce kendini o eleştirirdi. Belki de bu  mütevazılığı sayesinde aldığı eleştirilerle değişmek yerine gelişti. Kendi keyfine göre hem de. Resimde keşfettiklerinin tanıdı çıkardı. Sanatı her yönüyle kucaklayıp hem bir idareci, hem bir eleştirmen hem de bir ressam olarak sanat tarihimize katkı sağlayan bu isme teşekkür ederiz. 

İyi ki doğdun Elif Naci!

Yeditepe Üniversitesi, Çeviribilim mezunu. Makalelerle başlayan çevirmenlik yolculuğu kitaplarla devam etti. Şimdi ise özgün yazılar yazma heyecanını tatma peşinde.

YORUM YAP