“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

En Yakınımdır Uzak: “EL CALAFATE; BİR TANIK OLMA HALİ” 

“Karşımda sınırlarını göremediğim, bilemediğim, buzun ve soğuğun vücut bulmuş hali, canlı, büyüyen ve büyüdükçe kabuğuna sığamayıp çatırdayan ve kırıldıkça her parçalanışta çığlıklar koparan… Perito Moreno.”

ELCalafate. Nasıl özel ve güzel. Perito Moreno buzuluyla ün salmış, hani şu ezbere hayallerimizde  yer verdiğimiz, üçgen çatılı evlerin olduğu, güneşin batarken son terk ettiği ve gökyüzünü her  tondan sarı, turuncu ve mora boyadığı, mutlu insanların yaşadığı kasaba yok mu, burası orası işte.  Yine bana, noktaya hasret bırakacak uzunlukta cümleler kurdurduğundan anlayın halimi. Burası  aynı zamanda okuyup, önemli bir karar aşamasında bana ışık olmuş, yolumu aydınlatmış bir  masalın geçtiği büyülü bir diyarın temsili benim için. “Yolun tıkandığını düşündüğünde, adım  atacak ne cesaret ne de hal kalmadığında bekle ve sadece nefes almaya devam et,” diye öğütlemişti  tıkanık yolların çözümünü bulmuş biri. Buna benzer fakat daha etkili bir söylemdi onunkisi. Ben de öyle yaptım. Ve cevap tam da zamanında çıktı karşıma. Masalın adı ‘Moçe Köyünü Terk Edince’ ve yazarı, içine doğduğu dünyada kendisine çok değerli bir armağan verildiğine inandığım, bana ilham veren bir masal anlatıcısı, Judith Malika Liberman. Her bir karşılaşmanın muazzam etkisi üzerine  düşünüyorum ve içimden geçen bir dileği paylaşmak istiyorum. Bir gün bir vesileyle bir araya  gelip gözlerim kapalı, cenin pozisyonunda dinlemek istiyorum onun içime işleyen sesini ve dört bir yandan toplayıp biriktirdiği hikayenlerini, masallarını. 

* 

Uçaktan bakıldığında alabildiğine bozkırdı ve hiçbir yaşam belirtisi görünmüyordu aslında.  Argentino Gölü kıyısında konumlanmış El Calafate. Uzun, genişçe, işlek bir caddeye sahip ve bu  cadde etrafında sağlı sollu evler, mağazalar, restaurantlar var. Bir şey var burada, ilk andan beri  beni harika hissettiren, tazeleyen, içine çeken bir atmosfer, bir sıcaklık. İnsanların nazikliğinden mi, tek katlı şirin evlerinden mi yoksa güneşin muazzam batışından mı bilemedim. Henüz yolculuğa  yeni başlamış olsak da şimdiye kadar geçip gittiğimiz yerler içinde kendime en yakın hissettiğim  şehir burası. Telaşsız fakat heyecansız değil, küçük ama aynı zamanda bir ferahlık sunuyor havası,  suyu. Henüz tazeyken bir anlığına diğer şehir ve kasabaların bıraktığı hissiyatı ve yazdıklarımı  düşününce; beni çapkın olarak niteleyebilirsin, hakkın var. Her biri birbirinden farklı coğrafyalar,  kültürler, insanlar… Tüm bu çeşitlilik bende tarif edilemez bir etki yapıyor. Her ‘an’ın peşine  düşmek istiyorum, bu aşikar. 

Bugün, Perito Moreno’yu Görmeye Gittik 

Aslında bunu kelimelerle anlatmak ne kadar doğru bilmiyorum. Tarif etmekte güçlük çekiyorum  çünkü ben hayatımda hiç buzul görmedim ki, bu kadar yoğun bir tesir altında kalmadım ki!  Heyecan, hayranlık, şaşkınlık, derecenin eksilerde olmasına rağmen yanan yüzüm, kulaklarım,  terleyen ellerim, hayatımdan çalacak derecede hızlı çarpan, göğsümü yarıp çıkmak için can atan,  hınca hınç kan pompalayan kalbim, bir an olsun kırpamadığım gözlerim… Karşımda sınırlarını  göremediğim, bilemediğim, buzun ve soğuğun vücut bulmuş hali, canlı, büyüyen ve büyüdükçe  kabuğuna sığamayıp çatırdayan ve kırıldıkça her parçalanışta çığlıklar koparan… Perito Moreno.  Burada tamamıyla kendi yaşadığımı betimleyebilirim zira o an ne Biricik’in ne de diğer insanların  varlığı bir önem arz ediyordu. O anda sadece o koca buzula ve onun bendeki yansımasına şahit  oldum. Bunu gidip görmek, bunu yerinde yaşamak gerek. Sanıyorum, oturup birkaç saat buzulu  izledik. İnsan gözünü ayıramıyor çünkü bu bir deniz değil, bu bir dağ değil, bir heykel ya da resim  değil. Bu bambaşka bir şey. Yüzyıllardır büyüyor ve yerine sığamayıp, ilerliyor, her ilerlemesinde  de parçalanıyor. En ufak bir kopuşta çıkan ses, delicesine bir gök gürlemesi benzeri. Onu hafızama  öyle bir kazıdım ki, gözlerimi kapadığımda, şekli ve o büyüleyici mavi beyaz rengi beliriyor. Orada  olduğumuz süre boyunca, iki büyük kopuşa denk geldik. Bir tanıklık hali. Sonra biraz durup  izleyince insan ne denli küçük olduğunu tekrar fark ediyor. Ne kırılgan ne savunmasız… Neticede  insanız, hani bir an gelir, çaresiz kalırız, işin içinden çıkamayız, vazgeçmek, bize biçilene bir son  vermek isteriz. Olur da hayatta böyle bir noktaya gelirsem, olur da tüm çıkış yollarım kapanırsa;  kendime kendimi ve kendime Dünya’nın her şeye rağmen ne muhteşem ne mucizevi olduğunu hatırlatacak; büyümenin kırılma ve kopma anlamına gelse de değişimi getirdiğini ve değişip,  dönüşmenin ne makbul olduğunu bana yeniden bildirecek bir yer biliyorum. Sona geldiğimi  düşündüğümde bana yeni kapılar açacak, yeni bir bakış açısı muhakkak sunacak o yer. Çünkü her  bitiş yeni bir başlangıç demektir. 

* 

O kadar mutluyum ki, bir müzikaldeymişçesine sürekli dans ederek yürüyor, şiir gibi konuşuyorum. Arada sırada aksilikler yaşasakta her şey genellikle harika. Dün Argentino Gölü kıyısında yürüdük.  Huzurlu, pırıl pırıl bir manzara. Güneşin yansımasını, göl üzerindeki muazzam ışıltıyı izledik.  Etrafta bisikletliler ve patenliler vardı. Bir süre sustuk, biraz şarkı söyledik, sonra tekrar yürüdük.  Hemen yol kenarında bir bar vardı, bahçesine oturup iki bira söyledik. Servis yapan güler yüzlü bir  kadın, kadının oyun oynayan çocukları ve bizden başka kimse yoktu. Onlar İspanyolca, biz  İngilizce konuştuk ve bir şekilde anlaştık. En azından isimlerini öğrendik. Melina ve Fabio. 4-5  yaşlarında iki sevimli çocuk. Güneşin batmasına yakın kalkıp hostele yürüdük. Hostel biraz tepede  ve harika bir manzarası var. Binanın arka tarafına geçip, hayran hayran günbatımını izledik. Ortalık  kızıla ve maviye çalarken şehrin ışıkları bir bir yanmaya başlıyor ve ilerleyen saatlerde karanlığın  basmasıyla dağlar gökyüzüyle birleşip belirsizleşiyordu. Tadı damakta kalan, kendi coğrafyasına  has, nefes tüketmeyi değil sukuneti hakeden ve o an bir ressam olsam yağlı boya tablosunu çizmek  için delireceğim bir manzara, bir an ve bir paylaşımdı. İçimize getirdiği ferahlıkla hoş bir sohbete  tutulduk. Kara kutuma kaydettiğim, bitmesin istediğim anlardan biriydi. Gece geç saatlere kadar,  küçükken utanç verici görünen ama şimdi kahkahalar attıran anılarımızı anlatıp durduk birbirimize.  Sabah erkenden uyandım çünkü bugün, bu güzel şehirde son günümüz ve ben şehri tek başıma  doyasıya izlemek istedim. Odanın penceresi, hostelin arka tarafına yani şu izle izle doyamadığım  manzaraya bakıyor. Pencereden atlayıp, bağdaş kurup, dayadım sırtımı duvara. Eğer bakar ve  görürsen, günün her vakti ayrı bir hissiyat vadediyor bu oda, bu pencere, bu seyir. Sırtımı  dayadığım duvardan, gelen minik bir ürpertiyle ayrıldığımda; içimden geçen son şey, aslında  verilen ilk hediyeydi bana. Hem rüyalarımda hem gündüz düşlerimde. Kendi kişisel tarihimdeki en  köklü bilgi, öğreti ya da içgüdü, ne dersen. Uzakları yakın edebilmeli, hiçbir şeyi gözünde  büyütmemeli. Çünkü sahip olduğun eser miktarda duyunu harekete geçirip, zamanı ve mekanı  kırabilirsin. Hayal et. Ve bir hayali paylaştıkça kurulabilecek bağları düşünüyorum da! *Bir  zamanlar dünyanın hakimi olan kediler, kendilerine karşı topyekün, aynı hayali kuran insanlara  yenildiler. 

Hayaller çok ama çok önemli. Detaylandırmak, hayalinin tadını, kokusunu, dokusunu, rengini,  sesini bilmek, tasarlamak, hissetmek önemli. Ve ben bir noktada, ilişkimize dair her şeyin  düzeleceğini hayal etmeyi bıraktım. Elleri, beni tanımayıp boğazıma sarıldığı zaman da olabilir,  cam çerçeve indirdiği herhangi bir gece de… Artık emin olamıyorum. Sadece korku ve kaygı  kalmıştı. Onu kaybetme korkusu, onun kendini kaybetmesinden doğan korku. Ara sıra yoklayan bir  baş ağrısı gibi bu gerçekle ve bu gerçeğin getirdiği tedirginlikle boğuşmaktan yoruldum, bunaldım.  Bir seansta danışmanım şöyle demişti: “Eğer olduğun yerde mutsuzsan, sen ne kadar mutluymuş  gibi davransan da bilinçaltın seni oradan kurtarmak için, içinde bulunduğun durumu yine seni  kullanarak sabote eder. Olmadık şeylere takılır, mantıksız çıkışlarda bulunursun.” Ben de böyle  başladım işte bizi tüketmeye. Bize inancımı yitirerek ve ilgimi, çabamı, hayallerimi içimde kendim  için, kendi keyfimce tasarlayıp, dönüştürerek.

*(Sandman, 3-Düşler Ülkesi, 2. Hikaye. Neil Gaiman) 

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP