“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

En Yakınımdır Uzak: “Güzel Havalar”

‘Tek derdin bir sonraki rotanı çizmek, gittiğin şehirlerde ayak basmadık bir yer bırakmamak olsun.’ derdim. Belki de çok uzatmamalı, içinin kaynadığı yerde kalmalı insan. 

Socrates Eylül 19’ sayısında, derginin genel yayın yönetmeni Caner Eler, “Hatıralar” yazısının sonunda; “Bu sayı; hatıralarına bir kez daha uğramak ve yeni hatıralara yelken açmak isteyenler için…” yazmıştı. Okuyunca anladım zamanın geldiğini. Bir takım içsel anlaşmazlıklardan sebep erteledim durdum yazmayı. Defalarca, düzenleme adı altında yazdım, sildim, konu dışına çıktım, dolandım durdum, sabote ettim kendimi. Ve sonunda bitti. Hazırım artık; yeni hikayeler biriktirmeye, anlatmaya, paylaşmaya, rüzgarla kıyıdan uzaklaşıp dalgalarla oynaşmaya, şaşırmaya, düşmeye, kalkmaya, yine yeniden yaşamaya hazırım. İçimde ya da dışımda ne olduğunu bilmek istiyorsan, sadece dinle. Bu bir yol, bu bir büyüme hikayesi, bir anılar birliği. İçten içe beni anlamanı da umuyor olabilirim ama bu neyi değiştirir ki? Bu hikaye çoktan yaşandı, yazıldı, bitti ve bildiğimiz üzere geçmişin değiştirilemeyeceği söylenir. Ama geleceği nasıl etkilediğini bilmek, sende de merak uyandırmıyor mu? İzninle anlatmaya biraz geriden başlıyorum. 

Küçük bir kız çocuğuyken, okul bizi ne zaman bir seyahate götürecek olsa gece uyuyamaz, sabaha kadar yatakta döner dururdum. Hava aydınlanmaya başlayıp ahali uyanınca, içim içime sığmaz, erkenden yola koyulurdum. Büyüdüm, ama hiçbir şey değişmedi. Yine aynı sabah etmece, yine aynı heyecan. Bu sefer bir miktarda endişe vardı içimde. Havalimanında sevdiklerimizle vedalaştık ve düştük yollara. 30 saat dile kolay. Yemek ye, art arda film izle, uyu, uyan, yaz, çiz bitmek bilmedi yol. Sayısız düşünce, hayal, az biraz korku, yarım hüzün, bol sevinç, kısacası insana has ne varsa bir kortej gibi geçti gitti üzerimden. Dubai, Rio derken gece yarısına doğru vardık Arjantin’e. Buenos Aires’e ayak bastığımızda Dünya’yı görme ve tanıma yolunda iki hevesli çocuktuk. 

Biz o zamanlar iki kişiydik. Nam-ı diğer Biricik ve ben. Bir yolculuğa çıktık; kendimize, birbirimize, içimizden çıkıp dışımızda ne var ne yok görebilmek adına deneyimlememiz gerekenlere. Birbirimize doğru çıktığımız yolculuk bambaşka bir hikayenin konusu ve sadece Biricik ile benim anılarımda. Bu anılar birliği ise birlikte çıktığımız yolda, taraflardan birinin, benim, deneyimlerimi aktarıyor. Uzunca bir süre beklememin, bir türlü yazmayı bitiremememin sebebi bu kararı verememekti. Biricik’i dahil edip etmemek üzerine düşünmekle geçen uzun bir süreçten sonra, birlikte yaşanmış zamanın, tamamıyla onsuz aktarılmasının imkansızlığıyla yüzleştim. Tanık olacağın bu bir parça yaşantıda bizli hareket cümleleri kuracağım lakin öznel deneyimlerimi benli paylaşımlarla aktaracağım. Her hikaye anlatanın baktığı pencereden görünen manzarayı sunar. Kim bilir kendi penceresinden bakan Biricik neler gördü? 

Bu seyahatin güncesi başta babam okusun diye yazıldıysa da, içimden geçen hep, dokunması gereken insanlara ulaşmasıydı. İlla dokunsun da demem, gülümsetmesi de kafi benim için. 

Mayama; insan sevgisini, delicesine yaşama arzusunu ve Dünya’ya dair almam gereken sorumluluğu daha ufacıkken zerk eden dedem Derviş, babam Celal, annem Gönül ve babaannem Yosma’ya. 

Ve elbet her taneden bütüne… 

Güzel Havalar 

Rahat ve iyi hissettiğim bir anda yazmak istedim. Şu an Buenos Aires’ten otobüse bindik ve Cordoba’ya gidiyoruz. Yolculuk 10 saat sürecek. Otobüs iki katlı, üst katta en önde oturuyoruz ve o kadar geniş, o kadar konforlu ve ferah ki. An itibariyle Latin Amerika turumuzun altıncı günündeyiz. Bizi, İstanbul’dan Dubai’ye, sonrasında Rio’ya ve nihayet Buenos Aires’e taşıyan uçaktan bahsetmek isterim. Aktarmalarla birlikte yaklaşık otuz saat süren bir yolculuktu. Garip bir ruh hali içindeydim. Durup durup gözlerimden yaşlar süzüldü bir süre. Bu gözyaşları uzun zamandır planlanan yolculuğun, sonunda gerçekleşmesiyle gelen bir mest olma hali, rahatlama göstergesi miydi yoksa sevdiklerimden, bildiklerimden, tanıdıklarımdan çok uzaklara yol aldığım için miydi? Pek üstünde durmadım açıkçası. Şimdi düşününce; korku, sevgi ve önüne geçilmez bir heyecanın getirisi olduğunu anlıyorum. Korku, çünkü biz bu yola, yolunda gitmeyen bir ilişkiyi bitiremediğimiz için çıktık. Sevgi, çünkü her şeyi değiştireceğine inandık. Ortada hatırlanmayan günler, geceler ve o gecelerin sabahında beton gibi bir suratla O’nu karşılayan ben vardım. Zamanla beton surat; yasaklar koyan, içi dolu şişelerden korkan, içi boş şişelere tahammülü olmayan, istediği olmadığında kaşlarını çatan, bazı zor geceler pışpışlayıp uyutan ve horultular duyulmaya başlandığında; bir şeyler kırılmadığı için, kimse zarar görmediği için derinden ohlar çeken bir çocuksuz anneye dönüştü. İçimden; daha önce varlığından haberdar olmadığım renkler çıkmıştı. Koyu, karanlık, acılı ve ağrılı renkler. Kaçamazdım, ben de kucak açtım. Heyecan, çünkü birbirimize yazılı ve sözlü olmayan son ve büyük bir şans vermiştik. Yollar şahit olsun istedik. 

Ve yollar demişken; doğduğum topraklara hiç ait hissetmedim. Ayaklarım hep gitmeye istekli, hazır ve havadaydı benim. Sevdiklerimden uzak kalmak gözümü hiç korkutmadı. Özlemeyi severim. Uzaklık, eğer ruhlar birbirine yakınsa bağları kuvvetlendirir ve nihayetinde bir araya gelindiğinde yaşanan o haz, o yoğunluk sanki doğada eşine az rastlanır bir mucize gibidir. Bu hislerin, oluşların ve duruşların motivasyonu meraktan geçiyor. Beni pamuklara sarmayıp denizlere fırlatan, yağmurda ıslatan, rüzgarla haşır neşir büyüten babama minnettarım.

Buenos Aires’e ayak bastığımız an, her şey başkalaşmıştı. Yol, bir çeşit zehir, tüm benliğinle deneyimlediğin ve herkese yüksek doz vermek istediğin. Farklı bir dünya ile tanışmamızın ilk dakikalarıydı ve biz onca saat yolun ardından yorgun değil heyecanlıydık. Önceden ayarladığımız hostel şehir merkezindeydi, 9 Temmuz Caddesi. Geç saatte vardık ve hemen odamıza yerleştik. Bu büyülü kıtadaki ilk gecemizdi. Yatağa uzandığımızda, başımızın üzerindeki pencereden gelen sokak partisi sesleri Biricik’i tetiklemişti. Birinin bitmeyen yaşam enerjisi, diğerinin o enerjisini elinden geldiğince bastırmaya çalışmasını gerektiriyordu. Gitmek istemişti ama ben uykum geldi numarası yapmıştım. Korku, daha doğrusu akrabaları şüphe ve endişe öyle şeyler ki insanı yalanda, kendini kandırma konusunda ustalaştırıyor. Kendin için kendini mecbur hissediyorsun. 

Sabah erkenden uyandık ve sürprizlerle dolu güne, koca sırt çantamdan eksik edemediğim Türk kahvesi ile güzel bir başlangıç yaptık. Çıktık sokağa. Kimsecikler yok, şehir yeni yeni uyanıyor. Biraz yürüdük ağzımız kulaklarımızda. Bazen insan belirsizliğe ihtiyaç duyar. Belirsizlik kimi için hoş bir tını olmasa da içinde ihtimaller, iç gıdıklayıcı haller, sonsuz olasılıklar barındıran bol çeşnili bir yemek gibidir. Bir nevi kendini dünyaya bırakmak, emanet etmek demektir. Açık bir kafeye oturduk. Arjantinlilere uyup kahve ve kruvasan ile kahvaltımızı yaptık. Öyle neşeli, öyle coşkulu, öyle şen bir sabahtı ki o, sanki ufacık çocuklardık da ilk defa yanımızda bir büyük olmadan dışarı adımımızı atıyorduk. Sanki hiçbir derdimiz tasamız, aşamadığımız sorunlarımız yoktu da dünyanın en mutlu insanlarıydık. İlk gün yeni bir şehir, yeni bir ülke görmenin heyecanıyla 30 km yürüdük. Dümdüz bir şehir burası. Bisiklete binenler, paten kayanlar… Her yerde koca koca parklar var. Biricik, buranın tam benlik olduğunu söylüyor. Gerçekten de öyle. Her yere bisikletle gider gelirdim burada. Sabah saatlerinde şehir bomboş ve akşam yemeği için 22:00 gibi dışarı çıkıyor insanlar. Kafelerde kahvenin yanına portakal suyu ve su veriyorlar. Ve tabii ki ikram edilen tatlı kurabiyeler ile çörekler de beni çokça mutlu ediyor. Tek derdim İspanyolca konuşamamak. Neyse ki Ricky Martin var; uno, dos, tres diye diye rakamları öğrendik. Bir de beden dili var, el kol hareketlerinin şahane varlığı yadsınamaz. (Züğürt tesellisi deyimi için muazzam bir örnek teşkil ediyor bu halim.) İnsanlar güler yüzlü ve içtenler. Mesela San Telmo’da bir kafede kahve içiyorduk. Serviste 60’larında bir bey vardı. Herkese, tüm kalabalığa tek başına yetişiyordu. Halinden, tavrından mutluluk, memnuniyet akıyordu resmen. Enerjisine bayıldım, karşılıklı gülüşüp durduk. Keşke kelimeleri de kullanabilseydik. Sözcükler büyülüdür lakin bazen olmasalar da olur. 

Buenos Aires’de kaldığımız günler boyunca sürekli yürüdük. Recoletta, Palermo, San Jose, La Boca, 9 Temmuz Caddesi, Hipodromo Argentino. Ben en çok San Telmo’yu sevdim. Pazar günü sokaklar tezgahlarla doluyor. Akla gelebilecek her şey var. Hediyelik eşyalar, şapkalar, ikinci eller, antikalar, deriden yapılmış sandaletler, botlar. Kocaman bir pazar. Herhangi bir köşede karşınıza çıkan müzisyenler, tango yapan çiftler. Sokakta nabız hep yüksek, insan ayrılmak istemiyor. Yine böyle etkilendiğim ve çabucak ayrılmak istemediğim bir başka yerse, son gecemizde gittiğimiz La Catedral Club. Alışılmışın dışında, ilgi çekici bir yerdi. Burada tango dersleri veriliyor, tango gösterileri düzenleniyor. Yüksek tavanlı, devasa bir alan, ortada bir sahne var. Kenarlarda masalar ve sandalyeler, U düzeninde. Tavan yüksekliği yirmi metre civarıdır, dolayısıyla akustik harika. Ayaklarımız isyanda olduğundan tango dersi almadık fakat izlemekte bir o kadar keyifliydi. Arjantin’in meşhur kırmızı şaraplarından bir şişe eşliğinde hoşça vakit geçirdik. Mekan henüz boşken, elimde makinemle birkaç kare fotoğraf çektim. Masaya oturduğumda hemen yanı başımda belirdi Herman, La Catedral Club’ın ortaklarındanmış. Çektiğim fotoğraflara baktıktan sonra kendisini de çekip çekemeyeceğimi sordu. Bende büyük bir zevkle Herman’ı çalışırken fotoğrafladım. Fotoğrafları yolladığımda pek memnun oldu. 

Buenos Aires güzel bir şehir, insanların sadece var olmayı değil de yaşamayı seçtiği türden. En azından genelinin. Pazar günü halkın parklara akın ettiği, yemeklerini yiyip topluca dans ettiği, muhakkak her alanda bir futbol topunun havaya fırladığı, neredeyse herkesin bir hayvanı dost edindiği, temiz yüzünü gördüğüm bir şehir. Sokaktaki insan tip ve tarz olarak Türklere benzese de yaşam tarzı olarak bir hayli fark var. Ve bu arada Buenos Aires’in İspanyolca anlamı; “güzel havalar”. 

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP