“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kakımlı.com

EN YAKINIMDIR UZAK: LA PAZ

Bir hisle uyandım bugün. Yersiz, tatsız ve gereksiz. Bir anda dalgalandı deniz; kum kalktı, her şey belirsiz ve göz gözü görmüyor içimde. Tabii gelip çöreklendiyse ruhuma vardır bir bildiği. Teslim oldum ben de. Şehrin adının şerefine, barıştım halimle. Bu arada, La Paz, İspanyolca’da “barış” anlamına geliyor ve feminen bir kelime.

İlk keşif turu. La Paz oldukça büyük bir şehir. İlk izlenimler: Koca bir vadi düşün. Evler üst üste. Hani neredeyse gökyüzüne kat çıkmışlar. Tepeler, teleferik hatları, kentleşmenin en çarpık hali, köşe başlarında tezgahlar, metrekareye düşen haddinden fazla insan sayısı, kablolar, direklerden direklere, her yerde kesişen ve birbirine dolanmış uzun, kalın kablolar. Şehrin genel havası bir kargaşa. Hava gri. İçine çeken, baş döndüren, şaşkına çeviren bir hal. Ve tezgahlar. Sağda, solda, yerde çeşit çeşit meyveler ve sebzeler. Kaotik oluşuyla La Paz Nina’yı şaşırtsa da bize hayli tanıdık bir manzara. O yüzden hemencecik uyumlandık yaşam trafiğine. Ucuz bir ülke Bolivya. Ve La Paz çılgın gece hayatıyla tüm gezginlere nam salmış durumda. Bu namı ülkeye girerken defalarca aranmamıza sebep beyaz kaçakçılığına rahatlıkla bağlayabiliriz.

Akşamüstü hostele dönüp biraz dinlendik. Şu ana kadar kaldığımız en eğlenceli ve renkli hostel. Sanıyorum aynı zamanda kaldığımız en kalabalık dorm oda. 42 kişilik. Bizim ranza kapının hemen girişinde olduğundan odanın nerede son bulduğunu göremedim. Mühim de değil zaten, işleri bir tık kolaylaştırdı bu durum. Şehir, serkeş bir tavra bürünün diyor resmen bize. Nina’yla birlikte tragus piercing yaptırmak istiyoruz. Hostelin barına iniyoruz ve yavaştan ortam kalabalıklaşıyor. Bir iki bira, biraz dans. Bir şey yaptırmaya karar verince bekleyemeyenleri ön sıraya alayım. Hiç sabredemiyorum, hemen olsun istiyorum. Barmenin burnunda piercing görünce gözlerim parladı. Yalnız müthiş gürültü var ve sesli iletişim namümkün. Çocuğa burnunu işaret ettim. El kol hareketleriyle nerede yaptırabileceğimizi sordum. Gülümsedi ve muzip bir tavır takınıp, bekle işareti yaptı. Biraz sonra göz göze geldiğimizde, gel işareti yaptı ve barın altından boş bir sigara paketi uzattı. Hiç anlamlandıramadım bu hareketi. Sonra Biricik paketi alıp açınca nasıl bir yanlış anlaşma yaşadığımız çıktı ortaya. Bazen olanlara müdahale etmemek gerekir. Tatsız hissimi kucakladığım gibi elime düşenin de yaşatacağı deneyime tamamım dedim. Kristalize. Sıra sıra gittik tuvalete. Bir çizgi ve dans. Paketin ardından aynı barmen bir kağıt parçası uzattı, adres yazılı. Bir iki bira daha içip atladık taksiye. Gökyüzüne atılan katlara tırmanıyoruz.

Gece, sokaklar bomboş, tepeye doğru kıvrıla kıvrıla giderken ıssız bir yerde indirdi bizi taksici. Ne bir müzik sesi ne bir insan silüeti. Bir kez kornaya bastı ve tek katlı bir yapının kapısından çıkan bir adam bize gelin işareti yaptı. İki kat aşağıya indik. Kapı açıldı ve Gaspar Noe filmlerine dekor olacak türden bir yeraltı mekanının ilk konuklarıydık. Kısa şok. Normalde pek tercih etmeyeceğim şekilde bol ışıklı hatta disko toplu bir kulüp. Yeşiller, kırmızılar, yerinde duramayan oynak ışıklar. Barda, 50’lilerinde gösteren, artık hayatın hiçbir sürprizinin şaşırtmayacağını düşündüren ifadesiyle bir kadın. Serviste, okul sonrası berberde çıraklık yapmaya başlanılan yaşlarda, ortama tezat naiflikte bir çocuk ve kapıda manzarada sırıtmayan iki iri adam. Saat 02:00 ve bizden başka kimse yok. Ve biz bu durumdan asla rahatsız değiliz. Şaşkın, yüksek ve dahasına açız. Çocuk elinde siyah bir tepsi ile geldi. Kaç gram istediğimizi sordu ve ne içki siparişlerimizle alakadar oldu. Ne kadar sonra bilemiyorum, mekan dolmuştu fakat bizim içkimiz de, sigaramız da, paramız da bitmişti. Geceyi sonlandırmayı kimsenin düşündüğünü sanmam, yetmemişti. Atm. Kim gidecek? Üçümüz aramızda çeşitli varyasyonlar üzerine konuşup sonunda hep birlikte gitmeye karar verdik. Gözler fal taşı, taksideyiz. Taksici yavaşça sağa çekti ve hızlıca karanlıkta bir yerlerden çıkardığı paketten avucunun ortasına serpiştirdiği beyazdan isteyip istemediğimizi sordu. Nazikçe elimiz bağrımızda teşekkür edip, yok çektikten sonra bankamatikten parayı çekip tekrar mekana geldik. Mekan daha da kalabalıklaştı, servis daha da hızlandı. Sonra her şey başladığı hızın yanından geçmeyecek şekilde azar azar yavaşladı ve Gaspar Noe setine veda edip, hostele döndüğümüzde gün çoktan dönmüştü.

Uyku benimle köşe kapmaca oynuyordu. Biricik uyudu fakat Nina ve ben bir türlü gözümüzü kırpamadık. Ancak akşam yemeğinden sonra düşüp bayılmışız. Dün gerçekten bir gün müydü? Sabah terminale gidip peru için biletlerimizi aldık. Hızlı günün gecesinde tanıştığımız Edson ile buluştuk. Bir şehri yerlisiyle gezip görmekte pek keyifli. Teleferikle en tepeye çıktık. Ve şansa bak ki, şehrin en tepesinde sadece haftanın iki günü (Perşembe ve Pazar) kurulan bir pazara denk geldik. Yalnız devasa bir pazar, kocaman. Kıyafetten yemeğe, arabadan mobilyaya, ilaçtan aksesuara kadar her şey vardı. Ve araba derken bütününden en küçük parçasına kadar olduğunu belirtmek istiyorum. Pazarın içinde koca koca kazanlarda yaptıkları chicharrondan yedik. İnanılmaz lezzetliydi. Acaba öyle miydi? Sonraları düşününce, insan mutlu hissettiği anlarda ne yaparsa yapsın güzel geliyor ve neşeliysen renkler hep daha canlı, kalabalıklar boğmuyor aksine heyecanlı, eğlenceli. Eğer kötüysen dünyaları koysunlar önüne, ağzına sürmezsin, tat almaz, çiğneyemezsin. Her şey gerçekten de duygu, düşünce ve davranış ekseninde dönüyor. Unuttuğum şeyleri hatırlatan, farkındalığımı arttıran, yeni yollar gösteren ve bana çok iyi gelen Özgür’ün (bir zamanlar danışmanımdı) hep söylediği gibi; duygun kötüyse davranışını değiştir, davranışın kötüyse düşünceni ve düşüncen kötüyse duygunu. Eğer iyi hissetmiyorsam sırtımı dikleştirir, başımı yukarda tutarım. Göğe bakarım. Elimi, kolumu sallar vücudumla mutlu taklidi yaparım. Gerektiğinde işe yarar. Daha doğrusu ben işe yaramasını istiyorsam, ihtiyacım buysa. Bu da bir tercih. Çünkü insan hüznü de yaşamalı gerektiği kadar. Babamın, “Dünyanın bin bir türlü hali var.” dediğinde neleri kapsadığını her geçen gün daha iyi anlıyorum. Zamanında onun yaptığı gezilerin, kaçışların, sınır dışı edilmelerin kim bilir ne detayları ne hikayeleri vardı. Tıpkı bizim hikayemizde de anlatılamayan, tarifi olmayan bazı durumlar olduğu gibi. Bazen kelimeler yetmiyor ve bazen de sen yetinemiyorsun kelimelerle. Yine de ressam bir resim çiziyor, müzisyen notaları yakıştırıyor birbirine ve ben de zihnimden, dilimden geldiğince döküyorum deneyimlerimi ve yaşantımı gözler önüne. Daim olan paylaşmak, daim olan aktarmak içimizdekileri.

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP