“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

EN YAKINIMDIR: “UZAK PARAGUAY: MUTLU TESADÜF”

Acaba her ülkenin bendeki hissiyatını temsilen, tek bir kelime paylaşma hakkım olsa nasıl olur? Paraguay için, kökeni bir Pers Masalı’na dayanan “serendipity” kelimesi uygun düşecektir. Türkçe’ye “rastlantı” olarak çevrilmiş olan bu sözcük; tesadüf deyip geçemeyeceğimiz, aramıyorken karşımıza çıkan ve bizi şaşırtan, mutlu kılan durumlar olarak açıklanabilir. Tam da Paraguay’ın bize yaşattığı türden. Ya da…

Hadi biraz geçmişe gidelim. Çünkü birbirini tetikleyen tüm bu hikayelerin başı da benim için, aramıyorken bulduğum ve sürece yayıldığında mutlu olduğum bir dizi olayla başladı. Biricik ile tanışmamızı hatırlıyorum. Öyle romantik bir giriş beklemesin kimse. Biricik’i ilk defa, bir post-prodüksiyon şirketinin suitinde, yayına yetişmesi gereken bir reklamın son dokunuşları yapılırken, odaya ağız dolusu kahkahasıyla girdiğinde, gördüm. Hafif çakır oluşunu anlayamamış, “ne neşeli” demiştim. O sıralar sürekli içimden, kendi kendime konuşurdum.

Bu ilk karşılaşmadan kısa süre sonra, başka bir proje için birlikte çalışmaya başladık. İş dışında konuşmamaya yeminli gibiydim. Kendimi iyi hissetmediğim bir dönemdi ve ihtiyacım olduğu halde yardım alamıyordum. Yabaniliğimin karanlık kısmına yenik düşmüş, oldukça depresif yaşıyordum. Fiziksel olarak bile, odada benden başka biri varsa en uzağında konumlanıyordum. Bir sabah, Biricik sayesinde buzlar erimeye başladı. Öyle zorlamadan, gayet doğal bir biçimde konuşmaya başladık. Aynı mahallede, bizim eve iki sokak ötede oturuyormuş. Muhtemelen o, köpeğini gezdirmeye çıktığında, ben, küçük bir erkek çocuğuna benzeyen halim ve arkamda bisiklet çetemle, ağza alınmayacak küfürler savurarak geçip gidiyordum önünden. Gülümsedim önce. Sonra o yıllar gelince aklıma, ısındım. O konuştukça ve komik örnekleri çoğalttıkça kahkaha bile attım. O kadar tadım yoktu ki uzun bir süredir, bedenim bu salıverme karşısında bocaladı. Gülmekten gözümden yaş geldi. Hoşuna gitti. Onu ilk görüşümün aksine, daha samimiydi gülüşü de, tavrı da. Ya da belki her şey aynıydı, o hep içten ve samimiydi ama benim algılayışım farklıydı ve değişmişti. Neden olmasın?!

Algı. Algı ne ilginç ne muazzam bir oluş ve bir mekanizma değil mi? Sonra odaya insanlar girdi ve o sıcaklık, karanlık çökene kadar yerini soğuk havaya bıraktı bende. Zaman; gündelikte ağırdan alırken, bu işte, insanları birbirine yaklaştırmaya saatler yetiyordu. Aynı odanın içinde günler geçiriyorduk. Son günün akşamı, revizyonların üstünden geçerken bana, “Seninle dışarıda da konuşmak isterim,” dedi. Hiç beklemediğim bir anda karnıma yumruk yemiş gibiydim. O sıralar en yoğun hissiyatım öfkeydi ve ağzımdan çıkıverdi; “Ne gerek var,” dedim. Gülümsedi. Müzik sesinden dolayı kimsenin duymadığına memnun olup, patlıcan moru şeklinde sandalyeden kalktım hemen. Odanın arkasındaki deri koltukta otururken ve sonun başlangıcına yakınken, onun mu yoksa herhangi birinin benimle ilgilenmesinden mi nedir bilmem, morluk yavaşça kızarıklığa döndü. Yanaklar al alken, yanına oturduğum yönetmen yardımcısı kızımız durumu anladı. Revizyonlar yapıldı, e-postalar atıldı. İş bitti. Dağılacağız diye beklerken, zayıf yanımdan vuruldum. “Karaokeye gidelim,” denildi. Gittik. Arnavutköy’de tıklım tıklım bir mekandayız. Yönetmen, reji, post prodüksiyondan benim şef, görsel efekt yapan başka bir arkadaş, Biricik ve ben. Ne yapacağımdan, nasıl davranacağımdan habersiz ben, henüz ortama adapte olamamışken, o beni öptü. Ani, beklenmedik ve karşı konulmazdı. Sanki ikimizden başka kimse yoktu, sanki herkes bize sırtını dönmüştü. Azıcık alkolün bünyemdeki yoğun etkisiyle peşine takıldım. Diğerlerini bırakıp çıktık. Orada denk geldiğimiz iki arkadaşıyla birlikte biraz yürüyüp, sahilde oturduk. Hemen yakında olduğunu söyledikleri evlerine gittik. Kısa süre sonra diğerleri odalarına çekildi. Tuvalete kaçtım o sırada. Kısacık bir an yalnız kaldığımda, bu ani çıkışlar dank eder kafama. Korkular beni tutup götürmesin diye, elimle savururum zihnime üşüşenleri. Çıktım, bir sigara yaktım. Gerginliğin şanına yaraşır. Koltukta uyuyor sandım fakat o bir şeyler sayıklamaya başladı. Uzandığı yerden doğrulmaya çalışıyor, kalkamıyordu. Hararetle bir şeyler söylüyordu. Yardım edeyim derken, havayı döven eli koluma indi. Bir anda ağız dolusu küfür havaya karıştı. Benimle başlayıp, hayatına girdiğini düşündüğüm tüm kadınlara sövüyordu. Ben yoktum aslında, tanımıyordu, görmüyordu, bilmiyordu. Gücü olsa başka türlü gelişirdi olaylar herhalde ama doğrulamıyordu işte, kendinde değildi. Şok, öfke ve acı ortaya karışık, ağlaya ağlaya kapıyı çarpıp çıktım. Sabahın altısı. Sahilde bir bankta, anlamaya çalışarak saatler geçirdim. İçim buzdu, Aralık soğuğu ve o, hayatımda gördüğüm ilk sarhoştu. O kadar çok sıktım ki yumruklarımı. Yüzünün orta yerinde yer etsin, kaşı gözü dağılsın istedim. Öfkemden olduğum yere sığamıyordum. Yeteri kadar yaş akıttıktan sonra pancar gibi bir suratla şirkete gittim ve halimi gören yakın arkadaşına, dişlerimi sıkarak, “Sakın karşıma çıkmasın, sakın,” dedim. Yaşım 23’tü ve tepkisiz geçen onca aydan sonra patlamıştım. Üç gün boyunca görmedim onu ve olayı tam rafa kaldırmaya hazırlanmışken, aradı.

*

Otobüsle sınır şehri Ciudad Del Este’ye geçtik. Şehre girmeden önce şoför bizi, pasaportlarımızı damgalatmamız için bir köprü girişinde indirdi. Parana Nehri üzerinden geçen bu uzun köprüde dakikalarca yürüdük. Bu arada bütün eşyalarımız otobüste ve yanımızda pasaportlar dışında hiçbir şey yok. Sonunda kontrol noktasını bulup pasaportlarımızı damgalattık. Sonra yolu gerisin geri yürümeye başladık. Güneşten kızarmış ve terden sırılsıklam bir vaziyetteyiz fakat yol bitmiyor. Sona yaklaştığımızda bizim otobüs yanımızdan geçmesin mi! Be adam, madem bu köprüyü geçebiliyorsun, ne diye bizi orada indiriyorsun! Şoför ve yolcular arayan gözlerle dışarıdakilere bakıyor. Biz eller kollar havada, nidalar atarak kendimizi fark ettirme çabasındayız. Göz göze geldiğimizde ise ufak bir rahatlama, gevşeme. Ah! O panik anları geçtiğinde her şey ne de komik hatırlanıyor. Kontrol noktasına tekrar geri yürüyoruz. Daha çok koşuyoruz hatta. Kan ter içinde otobüse ulaşıyoruz ve Paraguay serüveni başlıyor.

*

Şu an terminalden başkent Asuncion’a giden otobüse bindik ve biraz canım sıkkın. Boşuna dememişler; bir dil bir insan, iki dil iki insan. Sıfır İspanyolca ve orta karar bir İngilizceyle zor, çok zor. Evet, dünya çok büyük ve çok güzel; evet, karşımıza harika insanlar çıkıyor fakat çoğu şeyi konuşamıyor, paylaşamıyor olmak canımı çok sıkıyor. Sıkıyordu aslında. Babam her zaman söyler; “Eğer herhangi bir konuda, yapabileceğin bir şey varsa ve yapmıyorsan ya üzülmeyi bırak ya da ne gerekiyorsa yap.” Ben de üzülmeyi bıraktım ve İspanyolca çalışmaya başladım. Adios amigos!

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP