“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

En Yakınımdır Uzak: “PERU: DÜNYADAKİ EVİM, İLK AİDİYET”

Hayat birbirine uzak iki uç arasında gezinmek mi acaba? Kıvrılsak iki ucu birleştirebilir miyiz mesela? Eğer aynı noktadaysak farkına varabilir miyiz? Kişi kendine en uzak sandığıyla mı sınanır hep? Kaçmaya çalıştığımız mı oluruz neticede? Yaşadığımız en büyük çelişki ne mesela?

Pasifik kıyısında sakin, güzel bir kasaba. Okyanusu görür görmez bir rahatlama, bir huzur dalgası geldi yerleşti içime. Sabah saat erken, açık olan tek dükkana oturuyoruz yükümüzle. Her şey gibi o da değişken. Bazen ev, bazen her şey, bazen sırtımızda rızamızla yer etmiş fakat gerekliliği üzerine de düşündüren bir yük. Bir yandan kahve içiyoruz, bir yandan nerede kalacağımız hakkında konuşuyoruz. Hemen arka masamıza bir çift oturdu. Zaten sadece iki masa vardı büfenin önünde. Kendimizi yamamaya çalıştığımız bu henüz yabancı kasabada, tabloda sırıtan iki ayrı parça gibiyiz ve herkes bunun farkında. Küçük, içten bir selamlaşma. Aradan birkaç dakika geçti sanırım, bisikletinin üzerinde, şapkasının altında kalan küçük ve hafif çekik gözleri parlayan, gülümsemesi etrafa saçılan bir adam gördüm, yanımıza yaklaşan. Denk geldin mi yahut fark ettin mi bilmem ama bazı insanlar gülümsediğinde çevreye bir sıcaklık yayarlar. Ortam ılır, renkler parlar, hoş bir koku salınır sanki, kimi zaman baksak da göremeyeceğimiz her bir detay toprağı yaran bir tomurcuk gibi filizleniverir. Konuşmayı kestim ve yaydığı enerjiye teslim oldum. İçimden geçen soruların cevabını taşıyor gibiydi. Luis’ti o. Dünyayı görmeyi tercih ettiği pencereyi pervazlarla sınırlandırmayan, tüm yeni deneyim ve kişilere bir çocuk heyecanıyla yaklaşan, aynı zamanda çokça görmüş ve geçirmiş, taşı, suyu, toprağı, havayı seven, gözeten ve koruyan, her nefesinden keyif alan ve varlığında deneyimlediği ne varsa paylaşmayı ilke edinmiş bir adam. Yan masa ile biraz konuştuktan sonra bize dönüp kocaman gülümsemesi ile “Hoş geldiniz” dedi. Ufak bir kağıda bir şeyler çiziktirip, -yarı İspanyolca yarı İngilizce- eğer kalacağımız bir yer yoksa ona gidebileceğimizi söyleyip, bisikletine atlayıp, muhtemelen yine o sıcacık gülümsemesiyle uzaklaştı. Çok geçmeden kalktık biz de. Sahile çıkan bir caddenin üzerinde, pek kolay pek merkezi bir yerdeydi Luis’in tahmin etmesi hiç güç olmayan evi. Bordo renge boyalı, duvarlarında resimler olan, tahta kapılı, iki katlı bir yapı. Kendisi gibi davetkar. Tıklatmamın üzerine, sanki orada bizi bekliyormuş ya da geleceğimizden eminmiş gibi bir ifadeyle açtı kapıyı. Hani pansiyonlarda, yazanelerde yahut küçük muayenehanelerde bekleme salonu olur ya, o kadarcık bir salon ve iki koltuk, birkaç enstrüman, duvarlarda, koltuğun kenarında… Tavana asılı birkaç çiçek, ortada bir sehpa, üzerinde çeşitli boyutlarda, tahtadan oyulmuş, belli ki oyulmaya devam edilecek bir iki totem… Dümdüz devam edince bir sahanlık, duvarlar kırmızı fakat en çok göze çarpan renk -bitkiler sayesinde- yeşil ve üstü de açık olduğundan kafanı kaldırdığında koca bir mavi. Sol tarafta iki ve karşıda bir kapı. Ortada büyük bir masa, 4-5 sandalye ve sağda tezgah; duvarda asılı tencereler, tavalar, açık mutfak. Mutfağın hizasında, sağda bir merdiven ve altlı üstlü bir oda. İşte Luis’in girenin içinden çıkmak istemeyeceği müthiş yaşam alanı. Duvarlar da kucaklarmış insanı, burada gördüm. Bir koku var girdiğimden beri, beni bir ormanda dolaştırıp getirdi sanki. Kokunun kaynağını araştırdı gözlerim, çıra gibi bir ağaç parçası. Karşı oda müsaitmiş, yerleştik hemen. İki yatak, bir dolap, duvara çakılı iki tahta raf. Penceresi sahanlığa bakıyor, önünde envaı çeşit bitki, kimi çiçekli kimi çiçeksiz.
Uyandığımda odada yalnızdım ve bu hiç rahatsız etmedi. Sanki duvarda bir ekran belirdi ve henüz çekilmemiş bir filmin etkileyici ve iç gıdıklayıcı sahnelerinden biri kendini izletip gitti. Konuşulmayan ve çözemediğim ne varsa sinsi sinsi birikiyordu belli ki ve muhakkak kendini gösterecekti. Şimdilik sadece yalnız da olabileceğim, yalnız da devam edebileceğim gerçeği bir fikir olarak zihnimden geçti. Güzel bir vakitte evden çıkıp, okyanus kenarında ilk koşumuzu yaptık, sokaklara girdik çıktık, pazardan sebze meyve aldık. Biricik’le afili bir menemen yapmak için kolları sıvadık. Tam o sırada bir mail düştü. Türk bir gezgin Peru’daymış, Huanchaco’da. Bir yandan soğan kavuruyorum, diğer yandan mail cevaplıyorum. Adresi yazdım, “Hemen gel, menemen yapıyoruz” dedim. 5 dakika geçmedi, çıktı geldi. Adı Deniz. Kolombiya’dan başlamış. Planı varmış çok kalamadı. Bir kahve içip akşam için sözleştik. Sonra Biricik, Luis ve ben menemeni bir güzel yedik. Dünya büyük olduğu kadar küçük de kimi zaman ve her zaman söylediğim gibi sürprizlerle dolu. Şimdi sörf için araştırma turuna çıkacağız ve akşam için pazardan balık almaya gideceğiz. Birde sabah koşudan sonra dün görüp, aklıma kazıdığım sevimli bir kafe vardı, oraya girmeden edemezdim. Girdim. Olacaksa böyle bir dükkanı olmalı insanın. Hemen cadde üstünde, önünde iki masası, içeri girdiğinde alan ferah ve bahçesi, muazzam bir bahçesi var. Chocolate Cafe, çalan müziğin tınısıyla ve mutfaktan yayılan kokularla insanı duyular arası tatlı bir yolculuğa davet ediyor. Hiç değilse bendeki yansıması bu oldu. Açık mutfakta kahvaltı hazırlayan o güzel kadınla göz teması kurduğum anda minnettar bir bakışla, dudak kenarlarım kulaklarıma doğru çekiliyor istemsiz. Bayıldım buraya.
Huanchaco’da 5. gün. Dindim. Telaşsız, yağmur sonrası ortaya çıkan toprak kokusu gibi geziniyorum havada. Ritüeller üzerine düşünüyorum. Döngüye kendimi çokta kaptırmadan, güzel olması şart değil, her şeyden tat alarak, farkında olmaya özen göstererek yaşıyorum. Pasifik kıyısında sabah koşmaları bir süre sonra sabah yürüyüşlerine döndü bende. Ardından Chocolate Cafe’de kimi zaman kısa kimi zaman uzun kahve molaları veriyorum. Bir köşe edindim burada, biri bahçenin eşiğinde diğeri bahçenin sokağa yakın ucunda. Köşe edinmek, hacmim kadar kapladığım alanda içimden geldiği gibi takılmak demek. Yazarım, okurum, izlerim, söylerim, gülerim, ağlarım, edindiğim köşede içimden nasıl geliyorsa öyle yaşarım. Bazen kolaydır köşe edinmek bazen zor. Senin kimseden çekinmemenin yanında kimsenin de seni garipsememesi gerekir. Karşılıklı başlar bu yol ve sonra çatallanır, dallanır budaklanır.
Dallanıp budaklanan başka şeyler de oluyordu muhakkak ve gün yüzüne çıkması an meselesiydi. Günlerdir kendimizi tuttuğumuz meyve bombardımanları, kendiliğinden oluşan sağlıklı beslenme durumu, huzurlu mutlu anlar derken bir anda nevrim döndü. Onca tropikal meyve ve sebzeye vücudumun tepkisiz kalması garip olurdu zaten. Üç gün önce yemekten sonra bir titreme başladı. Zangır zangırım. Dişlerim, çenem, tüm vücudum titriyor. Kat kat örtüler çektim üstüme, ısınamıyorum. Asla sona ermeyen küçük artçılar tarafından ele geçirilmişim. Peru görünümlü Antarktika’yı deneyimliyorum. Biricik geldi, durumu anlayınca panikledi. Aradan biraz zaman geçti ve bu sefer kulaklarım yanmaya başladı. Ateşim almış başını gidiyor. Ardından feci bir karın ağrısı. Hatta ben diyeyim ağrı, siz deyin kramp, kasılma ve türevleri. Hemen kendi hızımda tuvalete koştum. Yorganın altı ve tuvalet arasında defalarca çıkılan ve çoğu sefer hüsranla dönülen yolculuklardan duygusal olarak da payımı aldım elbet. Vücudumda kalan eser miktarda suyu da gözlerim vasıtasıyla dünyaya akıttım. Biricik yanımdaydı sağ olsun ama ne fayda. Hastayken gözüm kendimden başka bir şey görmedi. Dünyada istenecek, dilenecek ve korunacak tek bir şey vardı, sağlık. Geride kalan her şey önemsizdi o an. Fakat gariptir, olduğum yerle alakalı bir derdim yoktu. Öyle Türk hekimlerini falan aramadım, burada tamamdım, gurbet gelmedi soluduğum hava, konuşamadığım dil sıkmadı canımı. Belki Biricik korkmuştu, çaresiz hissetmişti, bilemedim, konuşmadık hiç. Günler biraz çorba oldu. Uyku ve uyanıklık arasında gidip geldim. Neyse ki bugün daha iyiyim. Biricik’in haşladığı patatesler ve Luis’in yaptığı çorba-makarna arası garip yemekle kendime geldim. Asidi kaçırılmış Coca Cola’nın ateşli ishal hastalığında alternatif bir ilaç olduğunu bizzat deneyimledim. Sadece halsizlik ve günde altı-yedi sefere düşen tuvalete koşmalar kaldı geriye. Onlar da geçecek elbet. Taze sıkılmış portakal suyunu, yağlı şeyleri özledim. Bir an önce iyileşmek istiyorum ve gezginlere hastalığın yasaklanmasını. Ne drama yaptım ama! Ne yapayım, çileli bir süreçti benim için. Asla yalnız bırakmadığı için müteşekkirim Biricik’e. Sonra o da ishal oldu ama baya komikti ve kısa sürdü. Sahile yürürken osurdum sanmıştı da şortunun paçalarından kahverengi birtakım parçalar akmıştı. Gülme krizine girmiştik sokağın ortasında. Krizin getirdiği sarsılmayla da bir çeşit bok yarışına tutuştuk desem yeridir. Birbirimizi ite kaka eve zor attık kendimizi.

 

 

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP