“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

EN YAKINIMDIR UZAK: “PERU: GÜNEŞ HER GÜN YENİDİR”

Bazen öyle bir halde oluyor ki insan ne konuşası geliyor ne yazası. İzlemek yetiyor. Hemhal oluyorsun gördüğünle ama sadece bir an için. Ve sonraya taşıyamıyorsun o anki hissini, deneyimini. Kağıda dökemiyorum, zorlanıyorum fakat zorlamayacağım, olduğu kadar. Kum var önümde. Koca kum tepeleri var önümde, pürüzsüz. Ucu bucağı görünmeyen bu kum tepelerinin ortasında küçücük bir göl, hani sanki plajda oyuncak kürekle kazıp, içine denizden taşıdığın suyu doldurmuşsun gibi. Ama su yeşil. Gölün etrafında palmiyeler ve türlü ağaçlar var ve bu yeşilliğin arkasında konumlanan az sayıda yapı. İşte bu yapılardan birinin, hostelin balkonunda da biz. İca bölgesinde, çölün ortasında bulunan Huacachina’dayız. Renkler değişti! Çölün ortasında küçük ve büyülü bir köy burası. Aşağı yukarı 100 kişi yaşıyor. Fakat meraklısı, uğrayanı, gelip gideni çok. Güneş yerini Ay’a bırakmadan önce çıkıp dolaşıyorum etrafta. Tüm köyü az tepeden görecek kadar tırmanıyorum kuma. İlerde ve yukarıda iki siluet görüyorum, kayıyorlar. Biraz onları izliyorum. Işıklar yanmaya başlıyor yavaştan. Gölün etrafında kafeler, barlar var, birazdan hareketlenirler diye düşünüyorum. İçimdeki burukluğa ya da yorgunluğa bir anlam veremiyorum, vermek de istemiyorum. Burada iyiyim, aşağı dönmeye karar verene dek kumun üzerinde rahatım. Biraz gözlerimi kapatsam fena olmaz, zaten gittikçe ağırlaşıyor gözkapaklarım.

ICA – HUACACHINA

Çöl. Filmlerden öte bir resim yok zihnimde. Hiçbir temas, hiçbir koku, herhangi bir duyumu harekete geçirecek hiçbir deneyimim yok-tu. Lunaparka ilk kez adım atan bir çocuk gibi heyecanlıydım ayaklarımı kuma bastığımda. Küçükken babamın ayaklarının dibinde izlediğim filmlerdeki karakterler serap görürlerdi, bu düpedüz gerçek ama. Zaten yedinci sanatın en güzel yanı kurgunun hayattan, hayatın da kurgudan besleniyor olması değil mi? Öğleden sonra güzel bir vakitte renkli jeeplere doluştuk ve kumları havalandırarak hiçliğin kalbine doğru yol yaptık. Önce biraz gözlerimizin çöle, kuma alışması, böyle bir manzarayla bedenlerimizin ve ruhlarımızın uyuşması gerekiyordu. Bu arada, yeri gelmişken turlardan nefret ediyorum. Bile isteye maruz kaldığım sınırlılıklar ve kısıtlamalardan nefret ediyorum. Bu nefreti o an dile getiremezdim ‘an’ımın büyüsünü bozmamak adına ve gitmemezlik de edemezdim fakat şimdi rahatlıkla ifade edebilirim. Ne olur öylece vursam kendimi kuma, suya, ormana, yola? Ne olur; canım nerede, ne kadar kalmak isterse o kadar kalsam? Ne olur; yola biriyle çıktım diye onunla devam etmekten vazgeçsem? Bazen öyle bir noktaya geliyorum ki, tek bir bakışa, tek bir söze tahammül edemiyorum ve tüm insanların o an ortadan kaybolmasını istiyorum. Baş başa olmak istiyorum bastığım yerle. Bir başıma kaldığımda onun da bana söyleyecekleri olacaktır diye düşünüyorum. Muhakkak çölün de vardı.

Küçük bir kum tepeciğine yaklaştık. Jeeplerden sörf tahtalarımızı alıp, altını kumda kaymayı kolaylaştıracak sabunvari bir materyalle kapladık ve hemen sonra denemeler başladı. İlk defa kumda kaymayı deneyimleyen herkes oturarak denedi, Biricik dışında. Önce küçük bir tepe, ikincide orta büyüklükte, üçüncü ve dördüncüde kocaman kum tepelerinden kaydık. Herkesin hayranlıkla izlediği Biricik ilk birkaç sefer düştükten sonra baya iyi kayar hale geldi. Yüzünden ne kadar mutlu olduğunu seçebilirdi bakan herkes. Az kenara çekilip sadece onu izledim bir süre. Öyle eğleniyordu ki. Onu öyle keyifli, kendinde ve sağlıklı görmek o kadar mutlu etmişti ki beni. Hep o anda kalmak, hep o şekilde oluşunu izlemek isterdim. Cesurdu, yürekliydi, düştüğünde gülmesini ve gülerken ayağa kalkmasını bilirdi Biricik.

Ben de ayakta kayabilseydim keşke. O zamanlar birtakım korkulara sahiptim, korkaktım, kendime uzaktım. Ne şekilde olursa olsun, her bir zerreme temas eden kum tanelerinin verdiği hissi unutmayacağım. Dönmeden evvel gün batımı sırasında biraz uzaklaştım; seslerden, siluetlerden, hislerden. Ben, çöl ve güneş kaldık. Elimin üstünde, avucumun içinde, gözümün önünde parlak kum taneleri. Sonsuzluğun bir parçası olmaya hak kazanmış, her biri ayrı fakat bir yandan aynı kum taneleri. Çöl. Bir bitiş ve başlangıç arasında durmak, durulmak, beklemek, yavaşlamak, kendini kendiliğinden askıya almak gibi bir şeydi. Yumuşak yüzünü gördüğüm, sıcak renkleriyle bezendiğim, rüzgarıyla nefes aldığım bir duraktı.

*

Huacachina’dan ertesi sabah otobüse atladığımız gibi Lima’ya geçtik. Amacımız hemen terminalden Trujillo’ya bilet almaktı. Ama önce bir terminal bulmak gerekiyordu. Lima’da inmememiz gereken bir yerde inmiştik. Daha doğrusu indirildik. Sormak istesen soramazsın, henüz o kadar yol kat edilmemiş İspanyolca’da. Hemen “maps.me” kurtar bizi dedik fakat bir değil, iki değil birçok terminal var. Canım Güneş bu sefer, sırtımızda taşıdığımız yüklerden mütevellit yakıyor, neredeyse sıcaktan, terden acı çekme noktasındayız. İyisi mi yakın görünen terminallerden birine yürüyelim dedik. Yolda yol değil ki, ne ara sanayi bölgesine girdik derken daha beteri oldu. Bir koku ki sorma gitsin. Hayat bazen köpek burunlular için hiç kolay değil. Tam kendimi kaldırıma bırakmayı düşünürken, bir pazar görünüverdi. “Aha” dedim, taze portakal suyu yetişti imdadımıza. Canını yediğimin enerji deposu turunçgiller. Abla taze taze sıktı, biz de bir güzel hüplettik. Taksiye atladığımız gibi, “Por favor, terminallll” dedim, ‘grande terminal’. Dar sokaklardan, büyük caddelerden geçip, “İstanbul trafiği de neymiş?” dedirtecek bir yoğunluğu atlattık ve şehrin diğer tarafındaki terminale vardık. Biletlerimizi aldık. Tuvalet ihtiyacıydı, yemekti, terminalin çeşitli köşelerinde kısa dinlenme molalarıydı derken zaman geldi, yine düştük yollara. Sabah Trujillo’ya vardık ve hiç zaman kaybetmeden Huanchaco’ya attık kendimizi. Neden Huanchaco? Terminalde gördüğümüz tek bir fotoğrafın peşine düştük.

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP