“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

EN YAKINIMDIR UZAK: SIRA DIŞI ÜLKENİN SÜRÜ DIŞI İNSANLARI

“Sık ağaçların arasında bir açıklık, açıklığın ortasında tek katlı ahşap bir ev, evin önünde bir veranda… Sadece yeteri kadar eşya ve her şey mümkün mertebe ağaçtan.”

Bu yolculuğa plansız çıktık. Kıta ve başlangıç noktası dışında bir rota belirlemedik çünkü muhakkak yolda insanlardan duyup gitmek isteyeceğimiz yerler olacaktı. Ne bileyim, yolun sürprizlerini kaçırmak istemedik. Hem adım adım rota çıkaracak sabır bizde ne gezerdi. Neyse, işin özü şu ki Paraguay hakkında bolca duyduk, okuduk, dinledik. Daha önce gelenlerin bir kısmı zaman kaybı tabirini pek sık kullanmış. Acaba? Görmediğim bir ülke, solumadığım bir hava, henüz tanışmadığım insanlar ve adından başka bir şey bilmediğim bir yer; kayıp değil ancak yeni ve sıradışı bir hikayenin başlangıcı olur. Oh olsun onları dinlemedik. Ve bu hikaye öyle sıcak başladı ki. Hem mecazen hem gerçek anlamda. Birkaç gün öncesine kadar, eksilerde seyreden hava koşullarına adapte olan biz, başkent Asuncion’da sıcaklığın 32 derece olduğu bir günde, ‘ansızın’ kelimesinin hakkını verecek ölçüde hızlı başlayan sağanakla karşılandık. Toprak tonlarında rengi, güçlü ve köklü bir kokusu var bu şehrin. Sığınacak en yakın yer pek uzak olduğundan, sırılsıklam ve bu durumdan bir hayli mutlu halde yolumuza devam ettik. Ne güzeldi kendini öylece teslim etmek, ne iyi geldi toprağın çamur halinde vıcık vıcık yürümek. İnsanı yağmurdan kaçıran, şemsiyelerin altına hapsedip, ıslanacak birtakım eşyaların kaygısına düşüren anlar hiç görülmemiş hiç yaşanmamış gibiydi. Yağmurda ıslanmak gerekti ve hatta ortam uygunsa çamur savaşı yapmak, yerlerde yuvarlanmak. Yürümeye devam ettik. İlerde bir açıklıkta, iki ufaklık top oynuyordu. Biz de katıldık, iyi mi? Hani şu deterjan reklamlarında kirlenmenin güzelliğine vurgu yapan, çamura bulanmış çocuklar vardır ya, onlar bizdik işte.

 

Paraguay’da muhakkak gezilecek, görülecek yerler vardı fakat bizim ille de ziyaret edeceğiz dediğimiz, görmek istediğimiz özel bir yer yoktu ve bakın hal böyle olunca ne oldu? Bu durum bizi müthiş özgür kıldı. Haliyle halkın arasına karışıp, Paraguay’ı yaşamaya başladık. Elimizde terere, başımızda şapka, parklarda bahçelerde dolandık. Küçük detaylar, hayata dair nüanslar çıktı ortaya. Bir tezgahın karşısına geçip dakikalarca ve belki saatlerce şapka ören bir kadını, çanta yapan bir adamı izledim. Ne konuştuklarını anlayamadığım nice insanın vücut dilini gözlemledim, onlarla eğlendim, onlarla daldım gittim. Şehrin ahenginde kah kayboldum kah kendimi buldum. Sonra Biricik’le birlikte muhtemelen işlerinden çıkıp öğle yemeğine giden insanları takip ettik. Onları yemek konusunda taklit ettik. Kıkırdaya kıkırdaya tabaklarını işaret ettik. Tarihte, Arjantin ve Brezilya ile girdiği savaştan çok zararlı çıkmış Paraguay. Ülkedeki erkeklerin %90’ını öldürmüşler ve Paraguay topraklarının büyük bir kısmına el koymuşlar. Paraguayan denilen esmer halktan çok, beyaz tenli Brezilya göçmenleri göze çarpıyor başkent Asuncion’da. Burada olmak zaman makinesiyle yolculuk yapmak gibi. Sevdim Paraguay’ı da, diğer yerleri sevdiğim gibi. Ve kalabilseydim keşke. Bu ülkenin küllerinden doğan insanlarından ne çok şey öğrenirdim! Burayı sevmemin bir başka sebebi de ilk “couchsurfing” deneyimimizi gerçekleştiriyor olmamız. Bruno ve Luciane bizi evlerine kabul ettiler. Kibar, hoşsohbet, kendileri ve ülkeleri için umutlu, mutlu insanlar. Hayatlardan, hayallerden ve terereden sonra hep birlikte yemeğe çıktık. Ah Empanada! Bu ismi güzel, tadı güzel yiyecek, bizim çiğ börekle poğaçadan hallice ama insanın art arda yiyesi gelecek kıvamda bir yandan da. Oh mis. Fakat kahvaltı kültürümüz hiç tutmuyor. Bolca meyve suyu ve terere içip, tosta benzer fakat daha sert, tatsız, tuzsuz bir şey tüketiyorlar. Kahvaltıda yoğurt yiyorlar mesela. Gerçi babaannem de kahvaltıda hep yoğurt yer. Hatta kendisinin gençlik iksiri bile diyebiliriz. Yarın Bruno’nun arkadaşının çiftliğine gideceğiz ve orada kano yapacağız ilk defa. Akşam koca bir ateş yakacağımızı söylediler, kulağa oldukça heyecan verici geliyor. Sanırım bu yolculuğun sonunda diğer gezginlerin aksine Paraguay’la ilgili oldukça farklı bir deneyime sahip olacağım. Bruno, şu an ülkenin yeni fikirlere ve işlere oldukça açık olduğunu ve ekonominin iyi olduğunu söyledi. İnsanlar yeni yatırımlar için para harcamaktan çekinmiyorlarmış. Günü gelecek vadeden projelerle, hayalleri gerçekliğe taşıyacak heveslerle kapattık.

 

ARTURO’NUN ÇİFTLİĞİ

Bu bir büyü. Hissediyorum, bir şey var; güzel insanları güzel yerlerde buluşturan cinsten. Literatürde bir ismi muhakkak vardır fakat ben şu an ruhuma sinenden bahsedeceğim. Daha önce de söylemiştim, hafta sonu için çiftliğe gidecektik. Öncesinde, Cuma gecesi Bruno ve Luciane bizi bir bara götürdü. Bu barın özelliği eski, artık kullanılmayan bir tren istasyonuna kurulmuş olmasıydı. Miadını doldurmuş vagonlar var ve üzerlerine konulmuş masalar. Bir hayli keyifliydi. Birlikte seyahatten, festivallerden konuştuk. ‘Şerefe’ ve ‘Salud’ diyerek kadehlerimizi yeni arkadaşlıklara kaldırdık. Hani yediğinden, içtiğinden değil de zevkten, hoşbeşten al al olan yanaklar, gülmekten hafif sızlayan elmacık kemikleri, muhakkak yanaklara süzülen yaşlarla, yıllar sonra eğer yazıyor ya da birilerine anlatıyorsan aklına geldiğinde ‘ahhh’ diyerek hatırlanacak birkaç saat geçirdik. İşte öyle. Süte batırılan bisküvi kadar yumuşak ve tatlı ve annemin bir zamanlar merdanelide yıkadığı beyaz çarşaflar kadar temiz, pak, mis kokulu bir hatırat olarak kara kutumdaki yerini aldı.

 

Ve o geceyi andıkça Biricik’in heyecanlı, mutlu ve taze suratı geliyor aklıma. Yakın geçmişe kadar, birlikteyken hep bizim mükemmelin kıyısında olan bir çift olduğumuzu düşünürdüm. Kıyıdaydık çünkü bir alkol mevzuu vardı. Kayıp anlar vardı. Her şey bu gerçekliğin etrafında dönüyor, tüm tartışmalar, tüm gerginlikler alkol konusuna bağlanıyordu. Şu an baktığım yerden o günlerde durumu eksik algıladığımı fark ediyorum. Kendimi, o ilişkide ona yaptığım yanlışları, kıskançlıkları, çocuklukları, onu zorladığım durumları henüz görebiliyorum. Belki yaşıma göre iyi idare ettiğim zamanlar da olmuştur, bilemem. Çünkü ben kendimi ve dünyayı yeni keşfediyordum, hiçbir şey yaşamamıştım ama onun için yaşanacak yeni bir şey kalmamıştı neredeyse. O yüzden gelinen noktada tetikleyici olarak payımın ne denli büyük olduğundan haberim yoktu.

 

Sabah erkenden kalkıp, Bruno’nun kamyonetiyle çiftlik yollarına düştük. Bize ek olarak çiftliğe gelecekler arasında Bruno’nun arkadaşları da vardı. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra vardık. Bir çiftlik hayal et deseler; ben yahut bir başka insan, görüp, ziyaret ettiği yerleri düşünür ve üstüne koyarak belli bir noktaya ulaşır sanırım. Ama bu başka türlü bir yerdi. Nerede başlayıp, nerede bittiği belli olmayan, uçsuz bucaksız bir yeşillik, bir toprak parçası. Atlar, inekler, boğalar ve çeşitli kuş türleri vardı. Sık ağaçların arasında bir açıklık, açıklığın ortasında tek katlı ahşap bir ev, evin önünde bir veranda… Sadece yeteri kadar eşya ve her şey mümkün mertebe ağaçtan. Evin arka çaprazında, yüksek tavanlı ve yine tahtadan bir başka yapı, Arturo’nun ahşap atölyesi. İlk adımımla burnumdan girip, kalbime, beynime çarpan o tarifsiz ve çocukluğumla yüklü talaş, kereste kokusu. Bizim marangozhane geldi aklıma. Nasıl gelmesin ki? Dükkandan girer girmez, dedemle babam makineleri durdurur, havada uçuşan toz zerrecikleri arasından kocaman gülerlerdi bana. Ah bu koku hafızası! Parfümler yoktu o zamanlar hayatımızda. Hoş, hala yok ve o kadar memnunum ki olmamasına. Her birimizin kendine has bir kokusu varken, neden bu harici kokuları kuşanma gereği?

 

Hızlıca bir tanışma, kucaklaşma faslı oldu ve yolculuk öncesi marketten aldığımız erzakları yerleştirdik eve. Hava kararmadan kanolar el birliğiyle kamyona yüklendi ve arabalara doluşup nehre gittik. Çiftliğin sakinleri Bruno’nun arkadaşı Arturo ve Diana. Ufaklık Sofi ile burada yaşıyorlar. Araçlardan inip, kanoları tek tek suya bırakıyoruz. Hayatımda ilk defa kano yapacağım için ve ilk seferimin tam olarak buraya, bu zaman dilimine ait olmasından çokça heyecanlı ve mutluyum. Sanırım seyahat etmek beni her zamankinden daha cesur kılıyor ya da ben öyle hissediyorum. Bu arada cesaret nedir tam olarak acaba? Korkusuzluk mu yoksa korkuya rağmen harekete geçme arzusu mu? Mental olarak dipsiz ihtimaller denizine düşmemeye karar verdiğim günden beri, heyecanlanmadan hemen önce, bir ufak gerçekle temas testine tabii tutuyorum kendimi. Hiç düşünmeden bindim kanoya, aldım kürekleri. Dingin suda, suyun altındaki canlıları, boyluca ağaçları selamlayıp, kuvvetli ama bir o kadar naif hareket etmeye özen gösterip, süzülmek. Her şey fazlasıyla şiirseldi ta ki o son anlara dek. Nehir o kadar büyük ki saatlerce kürek çektik ve dönerken kollarımın yeteri kadar güçlü olmamasından mütevellit kaslarım ağlar gibi oldu. Hepimiz tüm gün suratlarımızda şapşal bir gülümsemeyle gezindik durduk. Kano gezintimizi bitirip eve döndüğümüzde, efsane günün efsane gecesi için hazırlıklar başladı. Bruno barbekü için etleri hazırladı. Biricik ve Turi (Arturo’nun lakabı) kocaman bir ateş yaktılar ve etrafına sandalyeleri dizdiler. Luciane, Diana, Bella, Franziska ve ben salata yapıp, közlenecek sebzeleri hazırladık. Nelson, ananas, rom ve limonla harika bir kokteyl yaptı. Gerçekten tadı inanılmazdı. Almanya’dan, Türkiye’den, Paraguay’dan bahsettik. Gittiğimiz ve gitmek istediğimiz ülkelerden konuştuk. Franziska ile bir anlaşma yaptık. Ben ona Türkçe, o da bana İspanyolca öğretecek. Derslere başladık bile. Her gün iki kelime. Hava iyice kararıp gece olduğunda ateş böceklerinin dansını, yıldızları izledik. O kadar çok ve o kadar güzellerdi ki. Her dakikasının hakkını verdiğimiz o müthiş günlerden biriydi. Geceyi gündüze bağlayan bir saatti, herkes birbirine güzel dileklerde bulundu, kucaklaştık ve en tatlı uykularımdan birine yattım.

 

Ertesi günü, nehir kenarında güneşlenip, dinlenerek geçirdik. Akşamüstü güneşin batışını izleyip hoplamalı, zıplamalı fotoğraflar çekindik. Güneş battı, vedalaştık. Kalan renkler zamanla solacak olsa da müthişler.

 

Anımsamaktan çekindiğimiz bazı gerçekler: Mesela tek bir hayatımız var yaşayabileceğimiz ve kimse başladığı noktada bitirmemeli. Evet imkanlar büyük rol oynuyor hayatta ama ben başka bir şeyden bahsediyorum. Kimse doğduğu yerde ölmemeli diyorum. Bu bir dilek. Paylaşacak, öğrenecek, deneyimleyecek o kadar çok şey var ki. Yeni yemekler tatmalı, yeni diller öğrenmeli. Her şey aksiyle var oluyorsa ve kendimizi bulmak istiyorsak belki de bir an önce kaybolmalıyız. Ne olursa olsun, neresinden bakarsak bakalım hayata, bir noktada buluşuyoruz. İnsanız. Hem farklıyız birbirimizden hem aynı. Yazalım, çizelim, anlatalım. Gözümüzün önünde dursun hayallerimiz. Çünkü onlarla ve onları gerçekleştirebildiğimiz ölçüde varız.

 

Mesela kendim için bir liste yapmaya başladım bile. Yemek yapmayı öğrenmek istiyorum. İnsanlar tattığında gülümsesin, annemin, babaannemin yaptığı lezzetli börekler, çörekler tarihe gömülmesin, nesiller boyu ocaklarda, fırınlarda pişsin istiyorum. İspanyolca öğrenmek için çalışmalara başladım bile. Ve illa ama illa sevdiğim işin peşinden gitmek istiyorum. İşim gücüm sözcükler olsun, insanlar olsun. Birilerinin bana dokunduğu gibi, ben de dokunayım birilerine. Belki bir dergide iş bulabilir, asistan olarak başlayabilirim. Yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Birde, bir evim olsa mesela, bol bol misafir gelse. Yataklar, döşekler açılsa. Sabun kokulu beyaz çarşaflarda uyusalar, büyüseler. *Şiirdeki gibi kekikli, zeytinli bir kahvaltı hazırlasam onlara. Çünkü birilerine iyi gelince, iyi oluyor insan da. Ya da belki iyi olunca, birilerine de iyi geliyor.

* Melih Cevdet Anday’ın ‘Bir Misafirliğe Gitsem’ şiiri.

 

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP