“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

ESKİ GÜNLERİN HATIRINA TEKRAR ÇAL INGRID

Hollywood’un Altın Çağı denildiğinde; 1920’lerden 1960’lara uzanan, prodüksiyon şirketlerinin neredeyse faşist denebilecek bir hükümdarlık içerisinde olduğu ve Hollywood’un hayal tüccarlığı karakterini tam olarak sırtlandığı dönemi kast ediyor sinema tarihçileri. Bu dönem filmlerinin çoğu, bugün hala bizi mutlu eden, ağlatan, duygulandıran klişelerin ortaya çıktığı, havalı cümlelerin kurulduğu, süper olmayan kahramanların dünyanın akışını değiştirdiği ve sinemanın–ana akım sinemanın–– karakterini oluşturan filmlerdir. Özellikle bugünden bakınca da birçok problematik cinsiyetçi normun işlendiği filmlerdir kendileri ama bu tartışma başka bir platforma dair; ben bugün, bu dönem sinemasıyla hayatımıza giren ve bir daha da hiç çıkmayan ateş bir kadından bahsedeceğim; Ingrid Bergman. 

Hollywood Altın Çağı’nın en klasikleşmiş filmlerinden olan Casablanca‘nın Ilsa’sı, Spellbound‘un ısrarcı psikiyatrı, Notorious‘un başına buyruk aşığı ve gizli kahramanı, Stromboli’nin küçük kasabaya uyum sağlayamayan yabancısı, Murder on the Orient Express’in Greta’sı, Autumn Sonata‘nın kaotik annesi ve daha onlarcası…. Her bir filminde iyi bir oyuncudan bekleninlen karakter çalışmasının yanı sıra klasik dönemin star ışığını da barındıran Ingrid Bergman, Hitchcock’tan Rossellini’ye, Jean Renoir’dan Ingmar Bergman’a kadar geniş bir yönetmen seçkisiyle birçok farklı film ekolünde çalışmış biri. Ingrid Bergman’ın bendeki yeri yalnız şahane filmlerinden oluşmuyor elbet ki; kendi hayatı üzerinde, başka kimseye kulak asmadan kurduğu muazzam tahakküm ve tüm bireyselliği de Ingrid’e başlı başına bir hayranlık sebebi. Meslekte belli bir yere ulaştıktan sonra oynayacağı filmleri seçmeye başlaması; dindar, bağnaz ve çarpık allahçı toplumlara inat kendi tercih ettiği aile biçimini oluşturması ve bunu uygun gördüğü biçimde yaşaması, tüm bunları yaparken bir de ateş bir filmografi bırakması bugün, 2020 dünyasından bir kadın olarak baktığımda bana devam etme gücü ve onuru veriyor hiç şüphesiz. 

Ingrid Bergman’ın 1947 yılında Roberto Rossellini’ye bir oyuncu olarak kendisiyle çalışmak istediğini belirttiği o meşhur mektubu sinemaya yalnızca ikilinin işbirliğinden doğan muazzam filmler vermekle kalmaz, kelimenin tam anlamıyla şahane oyuncu Isabella Rossellini’yi de doğurur. Bu mektubun başlangıç olduğu tanışıklık önce Stromboli (1950) filmine, ardından bu filmde başlayan aşka, Ingrid’in kızı Pia Lindström ve eşi Petter Lindström’ü bırakarak İtalya’ya taşınmasına ve en sonunda Amerikan parlementosunda “ahlaksız kadın” bağırışlarına sebebiyet verir. İki sanatçı arasındaki bu sözde ‘yasak aşkın’ parlementoya kadar ulaşmasının sebebi, tahmin edileceği üzere, çarpık ahlak anlayışlı savaş sonrası dönemin Ingrid Bergman’ın bu hareketinin insanlara, daha doğrusu kadınlara örnek olacağı korkusudur. Bu sebeple filmlerinin gösteriminin yasaklanmasından ülkeye girişine, kızını görüşüne kadar birçok konuya müdahale etme çabasına düşerler. Benzer bir kaos yaklaşık 15 yıl sonra Elizabeth Taylor-Richard Burton aşkı sırasında tekrar yaşanır Amerikan sinemasında ve Amerikan siyasetinde, Taylor’ın da tıpkı Bergman gibi pek umrunda olmaz Washington’daki tartışmalar.  

Bergman ve Rossellini

Hükümetlerin ve din adamlarının vaazları bir tarafa, Bergman sinemanın ilk yüzyılı üzerine konuşulurken asla es geçilemeyecek bir isim; zira inişli çıkışlı, 1932’den 1982’ye kadar devam 60 yıllık uzun ve dolu bir sinema hayatından bahsediyoruz. 1942 yapımı olan Casablanca‘ya kadar birçok filmde oynamış olsa da hem Akademi’nin hem de seyircinin yoğun ilgisini bu filmle yakalayan Bergman yalnızca 1940’lara 14 film, 1 Oscar, 2 Golden Globe ödülü sığdırır. İlk Oscar ödülünü 1944 yapımı Gaslight filmiyle ikincisini 1956 yapımı Anastasia filmiyle kazanır. Bu ikinci Oscar ödülünün bir diğer önemiyse Bergman’ın Hollywood’a ve Amerikan toplumuna tekrar kabulunu temsil ediyor olması. Rossellini ile olan evliliğinin hemen ardından kazandığı bu ödül ahlak bekçiliğinin sanat ile olan kesişimine de şahane bir örnek olarak okunabilir kolaylıkla. 1950’lerin ikinci yarısıyla görece yavaşlayan sinema kariyeri içerisinde tiyatro, televizyon filmleri, televizyon dizilerine yönelir Bergman ve üçüncü Oscar’ını 1975’te Murder on the Orient Express ile kazanır. 

Stromboli, 1950

Her ne kadar öncelikli filmler olarak akla Casablanca, Notorious, Spellbound ve Autumn Sonata gelse de, hem doğumgünü hem de ölüm yıldönümü sebebiyle yazıyor olduğum bu yazıda anmadan geçemeyeceğim bir Ingrid Bergman filmi var: Elena and Her Men. Jean Renoir’nın yönetmenliğini yaptığı 1956 tarihli film aslında ne sanatsal açıdan ne de anlatı açısından çok başarılı ancak filmin tamamen Bergman aurasıyla donatılmış bir hali var ve filmin başlığında da geçen tüm o erkekler gibi izleyenler de aşık oluyor Bergman’a. Baştan sona Bergman’ın gülümseyişi, dansları ve tatlı flörtleriyle dolu bir filmi. Bu filmi anmadaki ısrarım ise Renoir’a bu filmi yapma amacı sorulduğunda verdiği cevap: “Ingrid Bergman’ın gülümseyişini filme almak istedim.” O kadar haklı bir film yapma motivasyonu ki hayat verdiği güçlü, ayrıksı kadınlarla dolu filmografisi içerisinde çiğ de olsa böylesi bir yönüne değinilmiş olmasına kızamıyorum. 

Bergman’ı andığım bu yazıda yazmadan geçmek istemediğim bir diğer film ise 1964 tarihli The Visit. Kişisel olarak da çok sevdiğim bir tiyatro metninden uyarlanan film yıllar önce evlilik dışı hamile kalarak ayrılmak zorunda kaldığı kasabasına çok zengin olup geri dönen bir kadının intikam hikayesini anlatıyor. Zor durumdaki kasaba artık zengin olmuş hemşerilerinin dönmesini umutla beklerken Karla Zachanassian’ın ihtiyaç duyulan paraya karşılık önerdiği cinayet teklifi başta tüm kasaba tarafından esefle reddedilse de adım adım tüm kasaba tek bir katile dönüşür.  Klasik bir melodram anlatısına sahip olan filmin şahane yanı Zachanassian karakteri üzerinde incelikle inşa edilen adalet arzusu, bir bakımdan toksikleşmiş aşk çıkmazı ve yaralanmış olma duyguları. Kolaylıkla hırstan gözü dönmüş deli bir kadın karaktere dönüşebilecekken Bergman’ın incelikli oyunculuğu ve kusursuzca dokuduğu iç motivasyonuyla kendinden emin, adalet arayışı içerisindeki güçlü bir kadına dönüşüyor Karla. Derinde yer etmiş ve yıllar boyunca beslenmiş acıyı ise duyguyu kanırtmadan, zarif bir biçimde seyirciye aktarıyor. Zaten performansın ve karakterin bütünüyle anlaşılabilir olması da bu acının dozajında işlenişiyle mümkün oluyor. Bu üstünlük taslamayan, kasaba halkındaki yozlaşıklığın son derece farkında olan kadın, karmanın vücut bulmuş haliymişçesine kasabanın içerisinden geçip gidiyor tüm güzelliğiyle.

The Visit, 1964

Gizli kalmış hazine niteliğindeki film, sahneden filme geçiş sorunsalından kendini tamamen sıyırabilmiş, her yönüyle övgüyü hak eden bir yapım. Oyunun orijinal tekstinden farklı sonlandırılmış olsa da aslında özünde aynı cinayeti işlemeye devam ediyor. Bergman’ın kendi hayatının birikimini de karaktere yansıttığını hissettiren bir olgunlukla rolü taşıyışı ise muhteşem bir oyunculuk şöleni olarak yerleşiyor izleyenin aklına. Karla Zachanassian’ın muazzam bir dengeyle işlenmiş olan karakteri, kendisini yıllar önce sözde ahlak çarpıklığıyla dışlayan topluma sessizce ahlakın sınıfsal olduğunu kabul ettiriyor ve herkesin tıpkı 20 yıl önce olduğu gibi hala birer katil olduğunun altını çiziyor. Özellikle kadın üzerinden ahlak bekçiliği yapan tüm toplumlar ve Bergman’ın Washington ve Vatican’dan gördüğü tüm taşlamalarla bir arada düşünülerek izlemek için şahane bir film. 

The Visit, 1964

Sinemayla yolu kesişmiş her insanın bilerek ya da bilmeyerek bir şekilde karşısına çıkmış olan Ingrid Bergman yaptığı her işle ayrı ayrı ve detaylıca konuşulması gereken bir oyuncu. Gerek personası gerek Hollywood yıldızı oluşu gerekse farklı ekollere ve janralara yayılan şahane oyunculuğuyla bu yüzyılda da anılmaya devam ediyor. Ölümün 38. yılı sebebiyle yazıyor olduğum bu yazıyı da aslında doğumun 115. yılı olarak tanımlamaksa benim tercihim zira sinema perdelerinden bize bakan o şahane insanlar hiç ölmüyorlar… Ingrid de onlardan biri. Kendi özel hayatında sürekli olarak çektiği videolarla sinemasal varoluşun hayatının her anına sızdığını hissettiren Bergman’ın çektiği bu videolardan oluşan Ingrid Bergman: In Her Own Words (2015) filmi, sinemayla yoğurulmuş bir hayatın şahane bir göstergesi ve oyuncunun kim olduğuna dair şiirsel bir anlatı sunuyor. İyi ki doğdun ve iyi ki sinemaya dokundun canım Ingrid!

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

yorumlar (1)

YORUM YAP