“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Evrenin ayarlarıyla oynayan zamansız ses; Pavarotti!

Kendiniz için bir şey yapmanızı isteyeceğim. Bu yazıyı okumaya başlamadan önce Pavarotti’nin Ave Maria şarkısını açın -ya da siz hangisini uygun görürseniz- öyle okumaya devam edin bu satırları. Müziği işittiğiniz an paragraflar nasıl lezzetli bir şölene dönüşecek göreceksiniz…

Onu dinlerken kimi zaman tatlı tatlı hüzünleniyor kimi zamansa coşkuyla doluyor içim. Sesi kulağımdan girip kalbime dokunuyor. Kalbimin derinliklerinde bir yere öyle bir dokunuyor ki sesinin içindeki o sevecenlik, o büyüklük ile yol gösteriyor bana. Siz hiç, bir şarkıya sarılmak istediniz mi?
Luciano Pavarotti evrene bırakılmış en özel seslerden, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan, operayı herkes için yapan deha.
1935 senesinde savaş sırasında İtalya’da doğuyor Luciano. Fırıncı, aynı zamanda tenor sesli bir babanın oğlu. Ailede varmış tenorlük. O daha küçük bir çocukken babası kilisede şarkı söylüyor. Tüm çocukluğu da onu izleyerek ve taklit ederek geçiyor Luciano’nun.
Luciano, babasının isteği üzerine öğretmen olup 1955 yıllarında ilk okulda öğretmenlik yapıyor. Ardından yine babası, onun okumaya devam edip profesör olmasını istiyor çünkü kendisinin sesi her ne kadar güzel olsa da tenorlükte başarılı olamamış. Oğlum da bu yolda harcanmasın diye mi düşündü, nedir? Onu yolundan alıkoymaya çalışırken annesi buna karşı çıkıyor. Annesi, Luciano’ya “Seni şarkı söylerken duyduğumda kalbimde bir şey oluyor,” diyerek Luciano’nun tam olarak yapmak istediği şeyi yapmasını sağlıyor. Bu seçim ile hayal bile edemeyeceği bir hayatın kapısını aralamış oluyor.
1955 yılında çalışmalara başlamasının ardından ilk sahneye çıkışı 1961’de La Boheme ile oluyor. Sonrasında 1963 Royal Opera House, Covent Garden’da ilk uluslararası tiyatroda boy gösteriyor. Tüm zamanların en iyi tenoru olarak anılan Giusenne Di Stefano hastalandığı için sahneye çıkamaması üzerine La Boheme’de Luciano, büyük bir başarı ile şarkısını söylüyor.
Adım adım tanınmaya başlamasına sebebiyet veren bu olay sayesinde ertesi gün tüm gazeteler, Di Stefano’nun yerini alacak o yeni tenoru müjdeliyorlar. Böylece dünyaya kendisini göstermiş oluyor.
Artık nispeten tanınan biri tenor haline geliyor Luciano. Ardı ardına, her gün performans sergilerken 1967’de New York’lu ünlü menajer Herbert Breslin’nin dikkatini çekiyor. Breslin’nin, Luciano’nun menajerlerliğini yapmaya başlamasıyla kariyerinde bambaşka bir döneme geçiş yapıyor. Breslin, Luciano’ya çok farklı bir teklif ile geliyor. “Tiyatroyu boş ver, senin kendi konserlerin olmalı, sen tek başına resital vermelisin,” diyerek Luciano’yu buna ikna ediyor. Sonrasında menajeri onu, Luberty Missori’ye gönderiyor. Böylece tek başına ilk resitalini vermiş oluyor. Bu resital ile birlikte tabiri caizse yer yerinden oynuyor. Luciano artık PAVAROTTI oluyor.
Artık Pavarotti için sahneye çıkmaktan daha önemli bir görev başlıyor; insanları operanın varlığından haberdar etmek ve operayı sevdirmek.
Bu onun tek gayesi haline geliyor. Bu sebeple tüm Amerika’da konserler vermeye başlıyor. Hatta Amerika’nın kırsalına, opera binası olmayan yerlere bile gidiyor Pavarotti.
Sesinin, Tanrı’dan ona bir armağan olarak geldiğini düşünen Pavarotti, operayı yaymak ve bilinirliğini arttırmak için çıktığı yolculuğu için “Tanrı’nın bana verdiğini geri vermenin yolu. Kendimi popüler yapmak için değil, operayı popüler yapmak için bu yolculuk,” sözleriyle anlatıyor. Bir röportajda ona, “100 yıl sonra hatırlanmak ister misin?’’ diye sorduklarında, “Önemli olan insanları operaya çeken bir adam olarak hatırlanmam,’’ diyor.
Dünyaca ünlü bir tenor için ne kadar ağır başlı bir cevap değil mi? Zaten Pavarotti’yi herkesin sevmesi de onun egodan uzak, sevgi dolu ve bu sevgiyi etrafına yayabilen bir insan olmasıydı. Sizi bilmem ama ben onu dinlerken ve izlerken ona sarılasım geliyor. Onu kanlı canlı görüp dinleyebilme şansına erişemesem de onunla aynı çağda yaşamış olmak bile bana kendimi şanslı hissettiriyor.
Pavarotti hiç yalnız kalamayan ve yalnız kalmaktan nefret eden biriydi. Konserleri nedeniyle durmaksızın gezerken haliyle kendini çok yalnız hissediyor. Her performansından sonra arkadaşlarına akşam yemeği veriyordu. O ailesine çok bağlı biriydi. Onları özlüyordu. Belki de bu yüzden büyük bir arkadaş çevresi vardı. Neredeyse onu sevmeyen yok gibiydi. Bilirsiniz, bazılarında şeytan tüyü vardır. Bence Pavortti de onlardan biriydi.
Her ne kadar sevgi dolu olsa da hayatında pek çok acı da mevcuttu. Yakın arkadaşı olan U2’nun solisti Bono, onun bu durumunu şöyle anlatıyor; “Onun muhteşem olmasının sebebi o şarkıları yaşamış olmasıydı ve bunu sesinin her tonunda görebiliyordun. O şarkıları söylemek için kalbini defalarca kırman gerekirdi. İnsanların bunu kaçırması gerçekten beni sinirlendiriyor. Tanınan şarkılara hayatını katabilirsin. Yaşanmış bir hayat, hatalar, umutlar, arzular, bütün bunlar onun performansına yansırdı.” Bono, bunu Pavarotti’nin kendinden 34 yaş küçük bir kadınla yaşadığı ilişkinin açığa çıkması ardından aldığı eleştiriler üzerine söylüyor. Her şeyin dışında Pavarotti, çapkın biriydi. Pek çok kez eşini aldatmış ama hiçbir zaman bu açığa çıkmıştı. Kendinden 34 yaş küçük bir kadınla birlikte olması üzerine eleştiri yağmuruna tutuluyor. Fakat ne kadar eleştiri alırsa alsın ilişkisinin arkasında duruyor. Zaten o ne yaparsa yapsın hep eleştiriliyordu. Aynı en büyük kızı hastalanıp ameliyat olması gerektiğinde tüm turnesini iptal edip kızının tedavi süresince onunla olmak istediğinde de eleştirildiği gibi.
Onu özel yapan şeylerden biri de buydu. Pavarotti, yaptıklarının arkasındaydı. Cesurdu. Sanatı söz konusu olduğunda ise denenmeyeni denemekten çekinmiyordu. 1992 yılında ilerde menajeri olacak kişi Tibor Rudas sayesinde yepyeni bir şeye adım attı. Pavarotti artık rock ve pop yıldızlarıyla düet yapıp söylemek için sahnedeydi. Yine eleştirildi. Operadan uzaklaşıyor denildi. Halbuki uzaklaştığı falan yoktu. Bu sayede opera, her türden müzik dinleyicisinin kulağına değecekti.
Elton John’dan Mariah Carey’e pek çok şarkıcıyla sahne paylaştı. Hatta yeni dinleyicileri tarafından o kadar sevildi ki her yıl tekrar edilerek 2003’e kadar devam etti konserler. Bu sırada U2 ile bir çalışma yaptı. Bir gün Pavarotti, U2’nun solisti Bono’yu arayıp “benim için bir şarkı yapar mısın,” diye sordu. Bono, Saray Bosna’daki çocuklar için bir şarkı besteledi. Savaşa maruz kalmış çocukların yararına bir konser düzenlendi. Daha sonrasında bununla da kalmayıp, Saray Bosna’ya gidip çocuklar için bir konservatuar kurdurdu.
Hayatı, güzelliği paylaşmak, operayı yaymak ve insanlık yararına işler yapmak üzerine kuruluydu. 2006’da kansere yakalanıncaya kadar da bu böyle devam etti.
Pavarotti için sahnede hiç çaba harcamadan şarkı söyler gibi görünüyor denirdi. Ama bunun arkasında çok çalışma ve emek vardı, güzelliği de buradaydı. Hastalanıncaya kadar hep sahneye çıktı. Her sahneye çıkışında çok tedirgin ve gergin oluyordu. Pavarotti rakipsizdi ama bu onun hiçbir zaman ben oldum düşüncesine sokmadı. Her sahneye çıkışında ilk defa çıkıyormuşcasına heyecanlanıyordu. Kendini şöyle anlatıyordu; “Ben neyim? Başarılı mıyım? Yoksa sadece ünlü mü? Bilmiyorum. Umurumda da değil. İnsanlar beni yolda tanıyorlar. Evet, bu güzel bir şey. Ama 3 kızım ve bir eşim var. Evde olduğum zaman tam olarak kim olduğumu biliyorum. Hiçbir şey. Tam bir sıfır. Ama mutluyum.”
Hastalanmasına rağmen mutluluğu hayatından eksik etmedi. Sevdikleri, hasta yatağında onu ziyaret ettiklerinde bile onları gülümseyerek karşılıyordu. Pavarotti, gülümsemesiyle ışık saçarak bir çağa adını altın harflerle kazıdı. 6 Eylül 2007 yılında, bu hayattaki yolculuğu başka bir yolculuğa çıkmak üzere sonlandı.
Işıklar içinde uyu Luci!

8 Ocak 1992’de İstanbul’da doğdu. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Halkla İlişkiler okuduktan sonra, tasarım ürünler yapan bir markanın kurucu ortağı olarak e-ticaret ile ilgilendi. Özel ilgisi sebebiyle Craft Oyunculuk Atölyesi’nde oyunculuk eğitimi aldı. Çocukluk döneminden beri sahip olduğu yazma tutkusu ilk meyvelerini 2017 yılının sonunda, yazılarının Lazar Fanzin’de yayınlanması ile vermeye başladı. 2020’nin Eylül ayında Kakımlıcom ekibine dahil olarak bu serüvenine devam ediyor.

YORUM YAP