“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Film d’Art: Yeni Bir Sanatın İcadı

Yeni bir yazı fikri üzerine düşünürken kendi kendime istemsizce sorular soruyordum: Neden sinemayı bu kadar seviyor ve durmadan onun hakkında yazmak istiyorum? (Cevabını bildiğim sorular sormayı çok severim…) Sorduğum bu soruların tek doğru cevabı, kafatasımın içindeydi. Hayır, ciddiyim; “koca” sinema sanatının varlığı, insanın görme yetisindeki bir bozukluğa bağlıydı, biliyordum. İnsan gözü bir şeyi gördüğünde gördüğü şeyin bir yansıması retinanın üzerine yerleşir ve kısa bir süreliğine kalır. Yani, bir şeyi çok kısa süre boyunca görsek dahi, o şey orada yokken bile, sanki hala oradaymış gibi bir leke olarak retinamızda varlığını sürdürür.

Sinemada görüntünün işleyişi de tamamen bu sürece bağlıdır; gözün algıladığı art arda sıralanmış ve saniyede 24 fotoğraf karesinden oluşan görüntüler, retinada hala lekesi olan görüntünün üzerine binen sonraki fotoğraf karesi beyinde bir devinim kazanır ve izleyen, duraksamadan akan bir video izlediği varsayımına kapılır.

 Evet, farkındayım anatomik bir bilgi alışverişine dönüyor yazı. Ancak ben bugün siz okuyucalara, geleneksel sanatlar arasında en gencine olan bu sevdamın doğrultusunda sinemanın tarihine giriş yapmak istiyorum. Bu yeni bir yazı serisi olacak. Serinin ilk yazısına başlamadan önce şunu vurgulamak istiyorum; tarihçilerden ve tarih derslerinden hiç haz etmeyen birisi olarak, bu seriyi daha önce anlatılmayan bir tarzda yapmak istiyorum. Her neyin tarihi olursa olsun, bireylerin ideolojilerinden süzülüp bizlere yansıtılan tarihten oldukça sıkıldım. “Her şeyi yıkalım ve geriye ne kaldığına bakalım” mottomu da dillendirdiğime göre yazıya geçebilirim. Keşifli okumalar…

Sinema Baronu: Thomas Edison

Genellikle sinemanın tarihini Lumiére Kardeşler’in  1895’te gerçekleştirdiği ilk sinematograf gösterimiyle anlatmaya başlarlar. Ancak sinemanın tarihinde çok önemli bir detayın görmezden gelirler: Thomas Edison. Evet, elektrik ampulünü, telgrafı ve gramafon gibi hala kullandığımız birçok şeyi icat eden Edison. Kendisi 1881 yılında patentini aldığı “kinetoskop”u Lumiére’lerden iki yıl önce 1893’te halka tanıtmıştır.

Şimdi öncelikle dönemin Amerika’sına bakmamız gerekli. Amerika 1850’den 1914’e kadar iş gücü için tüm sınır kapılarını açmasıyla birlikte dünyanın her bir yanından milyonlarca göçmen işçi geliyor ve Amerika’nın her eyaletinde göçmen mahalleleri oluşmaya başlıyor; Çin, Hint, Arap, Yahudi mahalleleri… Bu gelen göçmenler öncelikle Ellis Adası’nda karantinaya alınıyorlar ve hem ad hem de soyadlarını değiştirmeye zorlanıp yeni kimlik veriliyordu. Kısacası, kimliksiz bir toplum olmayacağından, zorla kendi toplumunu oluşturuyordu Amerika. Göçmenlerle empati yaptığımızda anlayabileceğimiz gibi, mental olarak oradan kaçmak isteseler de, iyi para ve iş imkanları yüzünden bir yere gidemiyorlardı.

Gangs of New York (2002) yön. Martin Scorsese

Thomas Edison’un ismiyle birlikte sıkça anılan New York çeteleriyle ilgili bir film izlemek isteyenleri şöyle alalım: Gangs of New York’a (Martin Scorsese, 2002)

Thomas Edison o dönemde birçok ürünün patentini alıyor; oluşan bu yeni ülkede kullanılacak yeni teknolojilerin patentlerini toplayarak Amerika’nın en büyük tüccarlarından biri haline geliyor. Böylelikle sinematografın bir önceki versiyonu olan kinetoskopun çalışmalarına başlıyor. 1893 yılında Black Maria ismini verdiği stüdyosunu kuruyor. Black Maria, tekerleklerin üstünde oturtturulduğu için günün her saati güneş ışığını içine alabiliyor. Edison’un hiçbir sanatsal veya estetik kaygısı olmadığından, tek amacı para kazanmak olan bir tüccarın yapacağı tarzda, kinetoskop birlikte sirk gösterilerini kaydetmeye başlıyor.

Şimdi tam burada Amerika’dan çıkıp Fransa’ya gidiyoruz. Yıl 1895, Thomas Edison’un kinetoskopu Paris’te halka tanıttığı sırada Lumiére Kardeşler de, kamera ve projektörü birleştirerek keşfettikleri “sinematograf” üzerindeki çalışmalarını tamamladıkları gibi, 13 Şubat 1895’te patentini alıyorlar. İlk halka açık gösterimlerini Grand Café’deki Salon Indien’de gerçekleştiriliyor. Gösterim genellikle, sabit bir kameranın zaman zaman panoramik çekimler yaptığı on filmden oluşan yirmişer dakikalık görüntülerden oluşuyor. Lumiéreler’in ilk filminin, bisikletli bir adam, bir köpek ve bir atın olduğu yüzlerce insanın büyük bir kapıdan çıkışını anlatan İşçilerin Lumiére Fabrikasından Çıkışı (La Sortie des Usines Lumiéere, 1895) olduğu bilinir. Aynı Lumiére Kardeşler, yıkılan bir duvarın görüntüsünü tersten oynatarak ilk özel efekti, yaramaz bir çocuğun bahçe hortumuyla oynayarak bahçıvanın ıslanmasına neden olduğu bir film yaparak ilk komedi filmini de çekerek tarihe yazılırlar.

Bu sırada Thomas Edison, Amerika kinetoskopu seri üretime alıyor. Boyu neredeyse bir araba kadar, ağırlığı ise yüzlerce kiloyu bulan bu alet üretildikçe de sinema salonları kurulmaya başlanıyor. Bu sinema salonları, çocukluğu 90’larda geçenler için çok tanıdık bir isme sahip: Nickelodeon. İsmini, bir nikel veya beş sent olan bilet fiyatından ve Yunancada tiyatro anlamına gelen “odeon” sözcüğünden alan bu mekanlar 100 kadar koltuğu olan ve filmlerin kesintisiz oynatıldığı yerlerdir. 1900 yılında geldiğimizde Amerika’da 600’ün üzerinde Nickelodeon kurulmuş oluyor. Fakat günlük iki milyon ziyaretçisi olan bu mekanların egemenliği, 1910 yılında daha büyük koltuk kapasiteli ve daha fazla olanaklı “sinema sarayları”nın açılmasıyla birlikte giderek son buluyor.

Edison, 1908 yılında Motion Picture Patents Company isminde bir şirket kuruyor ve Amerika’da ona rakip olabilecek kim varsa, bütün şirketleri ve kişileri zorla bu şirketin bir parçası haline getiriyor. Bunu yapacak gücü nereden buluyor derseniz; kendisi giderek tekelleştiği için New York Çetelerine ve polise hükmetmeye başlıyor. Böylelikle karşısındaki kişilere de iki seçenek kalıyor: ya Edison’un şirketinin bir parçası olur onun için üretirsin ya da çeteler/polis tarafından tehdit edilip ölesiye dövüldükten sonra bir daha film çekecek bir ortam, olanak bulamazsın (tanıdık geliyor, değil mi?).

Once Upon a Time in America (1984) yön. Sergio Leone

Döneme ait güzel bir film izlemek isteyenler Sergio Leone’nin Once Upon a Time in America (1984) filmine göz atabilirler.

Serinin ilk yazısının sonunda gelirken dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta var: Lumiére Kardeşler, keşfettikleri sinematografla birlikte belkide belgesel sinemacılığın ilk adımlarını atıp tür sinemasının ve özel efektlerinin ilk örneklerini keşfederken Thomas Edison, Amerika’da -Amerika’nın bir temsili olarak- keşfettiği kinetoskopu seri üretime sokup, sinema salonları üzerinden tekelleşmeye başlıyor. Aynı dönemde Amerikan sinemasında yalnızca bir bobinlik (15-17 dakika) filmler çekilirken, Avrupa’daki sinemacılar deneysel işleriyle bu süreleri uzatmaya başlıyorlar. Daha geniş bir perspektiften baktığımızda, iki mentalitenin de günümüzde hala sürmekte olduğunu farkına varmak kaçınılmaz doğrusu…

not: bir şeyin tarihini anlatmaya başladığınızda başlangıç hep sıkıcıdır. çünkü tarih yazmaya başlayanlar neye kalkıştıklarının farkında değildirler… kısacası, serinin diğer yazıları için lütfen hatta kalın…

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP