“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

FRANCES FARMER

Doğum gününü, 19 Eylül’ü bekliyordum yazmak için aslında. Selen Seyven’den özel istek gelince, “Neden bekliyorsun? Bu aralar tam zamanı,” diyerek beni ikna edince koyuldum hemen yazmaya. Hayalleri huzur, özgürlük, adalet ve sade bir yaşamdan ibaret olan Frances Farmer’ın hikayesini duymamış olabilirsiniz lakin bir daha asla unutamayacaksınız. O bir, Hollywood yıldızı idi ki onu böylesine korkunç şekilde harcamasalar, belki de bir Greta Garbo olacaktı. Oysa onlar, onun ruhunu parçaladı, düşüncelerini sildi, yeteceğini köreltti, saldırdı, taciz ve tecavüz etti ve elbette bir kenara fırlatıp attılar. Okurken içiniz daralacak baştan söyleyeyim, gelsin hikayesi; 

Frances, asi çocukların yetiştiği Amerika’nın Seattle kentinde, 1913 senesinde dünyaya gelir. Orta halli bir ailenin kızı olarak sade bir hayatı olsun isteyen Frances için muhteşem bir yer Seattle, okyanus kenarı ve dağlara yaslanmış konumuyla. Lakin, gel gör ki bunda bir ana var, sormayın gitsin. Şu, kendi yapamadıklarını çocuğuna diretenlerden. Baskıcı, güçlü karakterli olunca kızın hayatına kast etmiş adeta. Annesi, aslında o dönem kentin bilinen simalarından, eylemci bir kadın. Frances onu, yaşamını mahveden insanlardan biri olarak tanımlıyor biyografisinde. Anne, Lillian Farmer, kentteki bütün toplumsal olaylarla ilgilenip etkinliklerde başı çekenlerden. “Neden Olduğunu Bilmek İsteyen Anneler” adlı bir kulübün de başkanı. Kentteki ekmeklere katkı maddesi konuyor diye eylem düzenleyenlerden biri ve ağır feminist. 

Frances de, annesi de yazar olmak isteyen ama olamayan bir anne-kız. Hazır olmadığı halde, Hollywood’un ilk feminist kadın yıldızlarından olan birinin annesi ve onu, kendi eliyle tımarhaneye kapatan bir manyak! Frances’in hayatının en çarpıcı, en etkileyici ve en önemli noktalardan biri, 17 yaşında yazdığı “God Dies” adlı yazı ve bu yazıdan kazandığı ödül olur. Ezber bozan bir kadından söz ediyorum size; tutkulu bir Marksist, kadın hakları savunucusu! Hatta bu nedenlerle gizli servisin takibine takılan bir isyankar! O genç yaşında “tanrı’nın öldüğünü” yazınca olanlar oluyor. Gazete başlıkları şöyle duyururlar olayı: “Tanrının öldüğünden söz eden küçük kıza ödül verdiler.” Elbette gazetelere güvenmiyoruz, zira işin aslı öyle değil. Gayet çocuksu ifadeler barındıran, arkadaşının anne, babasını aniden öldürebilen bir tanrının bütün insanları eşit biçimde sevemeyeceğinden söz eden bir kız var satırlarda. Tek suçu, Frances kendi zamanına göre fazla cesurdur! 

Halk, bu andan itibaren Frances’e hep soğuk yapar ve linç eder. Frances’i bir din ve kilise düşmanı olarak yargılamaya başlarlar. Bugünlerden tanıdık geliyordur belki size, aynı zihniyet işte! 

Ona fikirlerini nasıl dile getireceğini ve her zaman, her şeyi sorgulamayı öğreten annesine başkaldırdı ilk! Seattle onu mimler. Genç bir kızın hayatını kaydıracak dahi olsa bu haberleri pompalamaktan zinhar çekinmez! 1940’lar Amerikası tabi, ağır gelir. Frances, annesinden sonra sisteme de başkaldırır ve diklenir ahaliye, “Tanrı’ya inanmadığını,” söyler, 1 Mayıs gösterilerinde en öne geçer! 

Frances, solcu gazetelerden birine çok sayıda abone bulduğundan mütevellit ödül olarak Sovyetler Birliği’ne seyahat kazanır. Frances, gazeteci olmak isteği ile öğrenimine devam ederken drama sınıfında parlayınca tiyatroya geçiş yapar. Sovyetler’e gitme isteğini, komünizme duyduğu ilgi olarak nasıl açıklasın? Rus tiyatrosunu incelemeye gidiyorum der.  Küfür edilesi anası ne yapıyor dersiniz? 

Lilian, kızının Sovyetler’e gitmesine şiddetle karşı çıkmakla kalmıyor; Seattle’da ne kadar milliyetçi, yerel basın varsa hepsinin kapısını çalıyor ve hepsini bir güzel arkasına alıyor. “Komünistler, Amerikan gençliğini zehirliyor.” diyerekten yanan ateşe odun atar böylelikle. Gerçek bir vatansever(!) olarak bu gidişe karşı çıkılması gerektiğini öne sürerek kampanyalar açar. Kızcağız zaten sabıkalı iken bir darbe de anne indirmez mi? İnadı, inat olan Frances, kimseyi kafasına takmaz ve tutar Rusya’nın yolunu. Geri döndüğünde daha sessizdir. Kimse artık o, eskiden olduğu kişi değildir. Kurt Cobain, intihara doğru yol alırken Farmer’a, “Frances Farmer Will Get Her Revenge From Seattle” isimli şarkısında bir gönderme yapmıştır. Örneğin; “Ateş olarak geri dönecek, bütün yalancıları yakmak için…” Bu gönderme ile yetinmez, bundandır kızına da Frances ismini vermesi. İkisi de ışıklar içinde uyusun, sinirlerim çok bozuluyor inanın yazarken. 

Neyse efendim, Frances’in döndüğü dönem, Hollywood’un uçuşa geçtiği dönemler. Yeni yüzler, yetenekler aranıyor deli gibi. Frances’i markaja alan şirketler, onu sözleşme ile bağlamak ister. Lakin kız, on sekizine basmamış. Profesyonel hiçbir tecrübesi yok, nasıl olacak bu iş? Elbete, hayatı boyunca ünlü bir yazar ve ünlü bir oyuncu olmak isteyip olamamış lanet anası Lilian’ı ve onun hırsını keşfeder şam şeytanları. Frances, yaşı küçük olduğu için bir film sözleşmesine imza atamaz belki, lakin simsar anası atabilir vesayet sahibi olarak. Annesini karşılarına alır; allar, pullar kandırır; bir güzel, imzaları attırır Hollywood. Anne Lilian, kızının aslında ölüm fermanını imzalar o sözleşmelerde. Hikayenin bundan sonraki kısmına yürek dayanmaz, uyarmadı denmesin. 

Zamanında onun için kötü şeyler yazıp mimleyen Seattle basını bu sefer 10 Temmuz 1936’da şöyle haber yapar; 

“Stüdyolar, kapılarını genç yeteneklere açıyor. Washington Üniversitesi’nde öğrenci olan ve sinemadan umudunu kesip tamamen tiyatroya yönelmeye başlayan Farmer, bir deneme çekiminde yönetmenlerce keşfedildi. ‘Too Many Parents’ adlı filmde, başrollerden birine seçildi.” İnanılmaz ya! İnsan gerçekten hayret ediyor (!)

1936 yılında çevrilen bu ilk filmi, büyük gişe yapar. Frances, Hollywood’un yıldızlarından olur. Filmler, Broadway derken hızlı bir yükselişe geçer. Sevmese de annesinin imzası yüzünden, istemediği yerlerde de rol almak zorunda kalır. Şöhreti yükseldikçe Hollywood’dan tiksinir. Eski, huzurlu yaşamını özlemeden edemez. 

O okyanus kenarında, dağların eteklerinde büyüyen sade bir yaşam hayal eden kadına göre değildir, iki yüzlü yüzsüzlerle dolu bu yaşam. 

Annesinin attığı imzalar yüzünden kapana kısılmış şekilde hayatını sürdürürken fiziksel görünümünü öne çıkarıp etini pazarlayan bu sektör onu bir yandan öldürüyordur. Zaten iki yüzlü ve sinsi, sahte Hollywood yıldızlarının da etrafında olmasıyla iyice bunalıma girer. Rolleri istemediğinde şerefsiz yapımcıların baskı ve tehditleriyle yetenekli ve zeki bir kadınken, çok iyi bir kariyer yapabilecekken bu mahkumiyetten çıkışın yollarını arar. Lakin unuttuğu bir şey vardır; Hollywood’un gerektiğinde nasıl acımasız olabileceğini ve çıkarları uğruna bir insanı hiç düşünmeden nasıl harcayabileceklerinin farkında bile değildir. Ay çok zor ya! Sadece sinir değil, bütün sistemlerim çöktü şu an. 

Bu sırada bir umut olarak sarılıp bırakmadığı ve evlendiği aktör, Leif Ericson ile de işler yolunda gidemez haliyle. İçerden çökmüş ve ağır bir depresyona girmiştir. Bu arada, “Sarışın Seattle’lı yıldız, evlendi” diye duyururken basın bu haberi, sinsi anası çıkıp damadıyla henüz tanışmadığını açıklar. Ne kadar çok benzer durumlar okuduk değil mi? Yeni ve güzel bir yüz ve zeki oluşu, ilgi çekici kişiliği ile basının yakıştırmasıyla Sindrella olarak haberlerdeyken “Broadway’in aranılan yüzü” diye de yer almıştır birçok yerde. E tabii bizim kızımız sade, öyle partilerde boy göstermez hiç. Kocası ve köpekleriyle, kitaplarla ve müzikle dolu bir yaşam sürer. Bol müzikli, sanatlı, bağıra bağıra evde şarkı söylemeceli bir hayat!!! Evine giren bir gazeteci onun için ‘‘Hemen her konuda sol fikirleri var. Sizden farklı düşünmesine rağmen hoşlanıyorsunuz ondan, ona saygı duyuyorsunuz,’’ diye bahseder örneğin. 

Bu, elbette büyük sıkıntı. Hollywood sevmez düşünen kadın. Onlar; altın yumurtlayan tavuk olarak görsün, taciz etsin, tehdit etsin, sömürsün kadınları. Velhasıl kelam canımlar, nefis bir güzelliği olmasının yanında fikirleri olması, kazandığı paraları mağdur hemcinsleriyle paylaşması, 1 Mayıs gösterilerine katılması,  inançları konusundaki ısrarı, cesareti, insanları kendi fikirlerine saygı duyduracak kadar etkileyici olması, kimsenin hoşuna gitmez. Marilyn’i öldüren bu şerefsizler, Frances’e neler etmez ki? Makyajsız, mütevazi araba kullanan, botlarıyla dolaşan Frances’e önce lüks içinde gez, sahnede gibi giyin diye başlarlar baskılara. Frances’e hayatı zindan eden Paramount bu arada. Bilginize… Günler geçtikçe işler daha kötüye gider. Evliliği de bitince alkolün, uyuşturucunun kollarında bulur kendini. Sakin, zeki, güzel bir kadınken saldırgan, sinirli, zorlayıcı birine dönüşür. 

Ellerini ovuşturan yapımcılar panikler haliyle. Onu hizaya çekmeye çalışsalar da nafile. Önce bir akşam alkollü araç kullanırken yakalanır ve on sekiz ay hapse mahkum edilir. Polislere şöyle demiş ağlayacağım ya; “Sizin hiç kalbiniz kırılmadı mı?” 🙁  Şartlı tahliye ile çıksa da engel olamadığı saldırgan davranışlarından dolayı birini tokatlar bir gün. Sonucu çok ağır olur!!! Ertesi gün çıkarıldığı mahkeme, hakkında tedavilik hükmü verir. Ve zorunlu olarak psikiyatri kliniğine gönderilmesine karar verir. Aslında kadının bir sorunu yok, sadece kırılgan ve sade yapısı kaldıramıyor dünyayı. Doktorlarla iyi geçinir, kabul eder ve düzene girmeye devam ederse her şey yoluna girecekti ama o, asla yapmaz. Çünkü ona göre asıl, eski yaşamına dönerse iyi olabilecektir. Lakin acıyanı olmaz. Annesi de destekleyince yapıştırdılar Frances’e manik depresif ve paranoid şizofren teşhisini. 

Akli dengesi yerinde değil dediler. Kuş kadar kalbi olmayan, acımasız insanların elinde gördüğü muamele tam yedi sene sürer. Şimdi birilerine ses çıkarır, bir şeylere itiraz ederseniz size hemen, uyumsuz, isyankar, deli, agresif, psikolojik sorunları var derler. Bana da yaptılar, selam olsun hepsine. Neyse ki ben vazgeçmedim ve Frances’ten şanslıydım. Çünkü onlar, Hollywood kadar güçlü değillerdi. Bir şans daha, bir hayat daha mümkündü. Lakin ona edilen kötülükler, linç, hastanede şiddetini artırır. Elektroşok ve lobotomiye/Lökotomi maruz kalır. Lobotomi nedir, bilir misiniz? Beynimizi anlatırken bahsetmiştim, prefrontal korteks vardır hani. Beynin en güzel ve ilginç bölümlerinden biridir. Çok karışık ve bol kıvrımlıdır.  En karmaşık zihinsel ve bilişsel süreçlerimizin gerçekleştiği, yüzümüze en yakın olan bölümdür. 

Soyut düşünce kapasitemizi ve kişisel farkındalığımızı anlamak için ona ihtiyacımız vardır. Yürütücü işlevlerin, en önemli yeridir. Özetle beynin, iyi ile kötü arasındaki farkı söylememize yardım eden kısmıdır. Ortamınızı değerlendirmenize ve kendi düşüncelerinizi kontrol altına almanıza yardımcı olan kısımdır. Yani, her şeyimizdir. İşte Lobotomi, beyindeki ön lobların uçlarındaki prefrontal korteks bağlantılarının kesilmesidir arkadaşlar. Guguk Kuşu’nu izlediniz mi? İşte bunu anlatır o! Yani, hayatını alırlar elinden Frances’in. Aşırı sinirlerim bozuldu şu an. İki dakika, bir nefes alıp sakinleyelim.

Ya, o kadar deliriyorum ki! Gerçekten, insan olduğum için utanıyorum ya! Bu dünya ve insanlarla alıp veremediğiniz nedir be, hey şerefsizler!? Böyle şerefsizler, ülkeleri dünyayı yönetirken halkın birbirine yaptığına şaşmamalı! Biz nasıl delirmeyelim ya da? 

Nasıl bir dünya ve nasıl bir insanoğlu ile karşı karşıya olduğunuzu iyi görün! Bu işin, kadını-erkeği yok! Senin de evladına yapılabilirdi bu! Ya kendi içimizde salak salak kavgalarımızı kavga zannederken bizi ayakta uyutuyorlar, görün şunu be! İsterler mi kadın, erkek arasındaki kavga bitsin? Asla! Çünkü kimse bizi tutamaz! İsterler mi ırkçılık bitsin? Asla! O zaman önümüzde dağ duramaz! İsterler mi birlik olalım? Asla! Yoksa nasıl oynayacaklar oyunlarını, nasıl döndürecekler devranlarını? İnsanoğlu gerçeği görse hepsini yavaş yavaş öldürür, ipe dizer. Ama inanıyorum, bir gün olacak bunlar. İşte o gün dünyanın sonu olacak, bu konuda netim.  Frances’e bunu yapmakla kalmaz, o haline tecavüz de ederler. Hem de hastane yakınındaki askeri üstte kalan askerler!!! Ona yapılan her şey, uygulanan birçok tedavi inkar ve örtbas edilir. Onu, ruhunu, yeteneklerini gün be gün katleden bu sistem, öyle kirlidir ki altın yumurtlayan bu tavuğu, hastanedeyken bile rahat bırakmaz.

 İmzaladığı halde çevirmeye yanaşmadığı film sözleşmelerini bahane ederek mahkemeye başvururlar. Tek amaçları son kalan etinden ve azıcık sütünden bile faydalanmaktır. Hastaneden rapor alıp, velayetini annesine aktarıp her şeyini kullanmak isterler. Delireceğim aşağılık insanlar!!! Küfür serbest. Siz edin lütfen, ben edemiyorum! Hollywood bununla da kalmaz, gözlem süresini uzatır, bir dizi şokun etkisinde kalması sağlanır, ağır ilaçlar verilir bu uğurda, onların iş birlikleriyle. Tek dostu vardır ziyaretine gelen, John. Ona şöyle der; ‘‘Tek istediğim, köşemde sade ve huzurlu bir yaşamdı ama burada her geçen gün sahip olduğum iki şeyi; inancımı ve yaratıcılığımı sistematik bir şekilde yok ediyorlar.’’ John, ağır gelince kaçırır hastaneden onu. Annesine sığınır zavallım. Ama onun şeytan anası, Hollywood’un işbirlikçisidir. Öz kızını ihbar eder ve onu geri gönderir. 

Ona yapılanlar: Elektroşok, Lobotomi, Hidroterapi adı altında saatlerce çıplak bedene basınçlı buz gibi su; günde altı ile sekiz saat arası. Önce iyileşti diyerek bırakıyorlar. Doktor basına açıklama yapıyor; ‘‘Anti sosyal bir kişiliğin, nasıl düzeltileceği konusunda önemli bir gösterge oldu,’’ diyerek. Sonra annesi tekrar yatırınca onu, asıl cehennemi başlatıyorlar. Suçlularla aynı koğuşlarda yaşar, hasta bakıcılar yemekleri fırlatır önlerine, yemek kapabilmek için kavgalara girer, taciz edilir. Üzerinde sayısız ilaç denenir. Son doktoru, güya Amerikanın önde gelen cerrahlarından biri, Dr. Walter Freeman; lobotomiyi yapan şeytan! Birebir onunla yalnız kalarak detayları bilinmeyen birçok uygulama yapar. Sonuç; yaşayan bir ölü taburcu edilir. Buna ön ayak olan anne ve yapımcılara kalan bir Frances, kalmaz ortada. 

Haline dayanamayan genç bir yönetmen, Frances için jübile gecesi düzenler ve yardım çağrısında bulunur. Bazı yapımcılar, ona küçük roller verir ama eski halinden eser kalmayan Frances asla tutunamaz ve eskisi gibi olamaz. Yaşamının geri kalan kısmını Indiana’da, bir TV kanalında program sunuculuğu yaparak geçirir. 1970 yılında gırtlak kanserinden öldüğünde tüm yaşamı boyunca olduğu gibi yapayalnızdır, köpek ve kedileri dışında kimsesi yoktur. 

Yaşam öyküsünü yazar ve şu cümle ile bitirir; 

“Benim için bir tanrı var ama tanrı için ben hiç yoktum.” 

Herkes için bir yaratıcı vardır. Kim, neye inanırsa inansın, hangi cinsel organa sahip olursa olsun, hangi renk veya ırktan olursa olsun, bizler insanız. İnsan olmaya çalışmalıyız. İnsanın özü, birbirine dikkat etmek, korumak, anlamak ve işbirliği yapmaktır. Vahşi yaşamdan beri bu, böyledir. Özünüzü değiştirenlere yem olarak, insanları harcadığınız yeter. Körlüğümüz, aşırı canımı sıkıyor. Yazıyı icat edenler, bizlere bilgi verebilmek için yaptı bunu. Bu, bir işbirliğidir. Çocuk yapıp doğaya salmak değildir anne-babalık, hayatına girecek veya gimeyecek bütün insanlığa karşı sorumluluk sahibi olarak eğitmektir. İnsan neden tek olsun yahu! Nedir bu bencillik? Hangimiz diğerinden üstün olabilir? Bazı insanların, o nedenle farklı yetenekleri vardır. Bunu kötüye kullanmak, kendine göre şekillendirmek, adiliktir! Bu özellik sana, grubuna fayda sağla diye verilmiştir. İnsan eliyle yapılan bu düzen, senin insan olma hakkını elinden alırken fark ettirmeden, bir yandan da bizi siler. Anlamıyor musunuz? İnsan olmak, biz olmaktır. 

Ne meraklıymışsınız yahu soyut şeylere, kullanılmaya. Hayat soyuttur yahu, anlasanıza! Mutlu olmak soyuttur, aşk soyuttur, sevgi soyuttur. Soyutuz biz. Tesla da söyledi, Einstein da söyledi. Artık bırakın maddesel düşünmeyi. Frekansı, enerjiyi, titreşimi düşünün. Düşünce enerjidir. Her şeyin özü, budur. Enerji ise sürekli titreşerek oluşur. Biz de insan olarak sürekli titreşen şeyleriz. Bizim doğal titreşimimiz, ortalama 300’dür. Ama sistem seni dünyevi şeylerle meşgul ederek titreşimini düşürür. Her şeyin bir titreşimi ve frekansı olduğu gibi organların ve hücrelerin de titreşimleri vardır. O yüzden sürekli hastayız. 

Duygularınız ve düşünceleriniz, titreşimleriniz bütün dünyayı, en azından etrafınızı etkileyecek güçte. Korku ve korkunun türevleri olan endişe, kaygı, öfke gibi duygularla bir anda nefes alış, verişiniz değişir ve tüm bedeniniz farklı bir frekansta titreşmeye başlar. Sistem bunu iyi bilir ve üzerine gider. Seni kullanır. Endişelendiğinde frekans ayarların şaştı diye mide asitin tavan yapar da miden yanar. Çünkü frekansın bozulmuştur. Ani üzüntüden, kalpten o yüzden gidiyoruz anlasana ben canım kardeşim!  

Gün içinde birlikte çalıştığınız insanlarla, iş yerinde, toplantıda, yemekte, herhangi bir ortamda delirip zıvanadan çıktığın anları düşün mesela. İşte Alfa’dan Beta’ya düşersin. Derin nefes alıp verince niye sakinleşirsin? İşte o, senin titreşimini düzenler ve mucizevi şekilde kendine gelirsin. 

En basiti, suyu düşünün. Su da enerjinin maddeleşmiş hali ve üzerinde oynanabilir deneyler yapılabilir en nefis örnek. Enerjinin maddeye dönüşmüş tüm halleri, aynı su gibi titreşime sahip; sen, ben dahil! Basit bir cetvel deyip geçmeyeceksin, onun da bir titreşimi var. Arabana, evine sürekli kulp takar kötü enerjinle beslersen iki gün sonra başına bir şey gelir. Sen de kendini bir şey zanneder, “bak, ben demiştim,” dersin. Kahin olduğunu falan mı zannediyorsun? Sen, sadece basit bir insansın! O yüzden güzel sözler söylediğiniz biri size aşık oluyor, iyi enerji verdiğiniz insanlar size iyi geliyor. 

Ya, beyninin bile %80 i su. Her şeyi de tek tek anlattırmayın, birleştirin işte bildiklerinizi. Zayıflayacağım diye diye zayıflarım ben! Öleceğim diye diye de kendimi öldürebilirim. Çünkü biz, aslında bedenimizi kodlayıp programlayabiliyoruz. ‘‘Güç sizsiniz.’’ Bu sözün özü, budur işte. Çaresizseniz, çare sizsiniz! Evet, ama büyük düşün be canımın içi, rica ediyorum çok büyük düşün. Düşün ki büyük resmi gör!  Biz, çok acayip varlıklarız. Hayvan, bitki, her türlü canlı üzerinde, dünya üzerinde büyük etkimiz var. Özellikle de insanda bitiyor iş! Tatlı dil, neden yılanı deliğinden çıkarıyor? Güzel sözler duyan bitki neden çiçek açıyor? Biz iyi olunca enerjimizi, frekansımızı yüksek tutunca neden güzel şeyler oluyor? 

İşte hep bu yüzden. Sistem bunu biliyor. Düzenini bozuyor, frekansınla oynuyor, sana huzur vermiyor. Hangi renk, hangi ses işine geliyorsa düzenin, sana basıyor onu! Seni, hasta olduğuna bile inandırabiliyor. İnsanı kendinden şüphe ettirecek enerjilere ve frekanslara düşürüyor. Bakın, buraya yazıyorum. Bir gün, öyle bir çağa geleceğiz ki insanlar frekans ile sevgili seçecek, frekans ile tedavi olacak, frekansı uyuyorsa işi kapacak. Kaç yıldır tanıdığın, bildiğin yer veya insan veya sevgilin, dostun, kocan artık sana neden eskisi gibi gelmiyor. Çünkü frekansınız değişti. Bazen de olmayacak kişiyle frekansın tutuyor, sen bile inanamıyorsun. Bazen yolumuzu bulamıyoruz. Neden? Frekansımızla oynuyorlar. 

Yanlış frekanslarla bir arada olunca üzerine bir ağırlık çöker mesela. İşte ondan frekansım tutması dersin. Frances’in de frekanslarıyla oynadılar işte! Tek farkı, bizde yaptıkları gibi fark ettirmeden yapamadılar. Düşürebilselerdi onu da, bunlar başına gelmeden ayakta uyutacak, kullanacaklardı. Sen farkında olmadan, sana nasıl frekanslar dayadıklarını düşün bir! Müzikle neden iyileşiyorsun mesela? İnsan beyninin algısı, duyabildiğinin ötesinde frekansları algılar. Bilinçaltının yaptırdığı şeyleri nasıl açıklarsın başka? Evine aldığın her şeyin frekans ayarlarını kimlerin yaptığını düşün! Dinlediğin müziğin içine koyabileceklerini düşün! Aynı tür müziği dinleyenlerin, aynı şeylere yönelmesini düşün! 

Düşün ya, her şeyi düşün! Düşünmek enerjidir. Çocuğuna izlettiğin çizgi filmde bile var! Artık uyan ve bizim bizden başka dostumuz olmadığını anla! İnsan olmak, biz olmaktır. Kadını, erkeğine takılmış gidiyorsun, hey be! Sen bunun kavgasını ederken seni bombardımana tutuyor sistem. En sevdiğin güvendiğin markalar bile! Biz ancak insan olursak, gerçeği ararsak, frekanslarımızı doğruya ayarlarsak bizi, kimse yönetemez! Sen Emine Bulut haberini okudun, izledin. Halka verilir mi o görüntüler ya? İki gündür kendine gelemiyorsun. Neden? Son günlerde enerjimiz frekansımız iyiydi? Her şey kötü gidiyordu belki ama mutluyduk! Olmaz! Mutsuz olacaksın ki yönetilebilsinler! Umudunu kaybet diye frekansınla oynadılar. Düşmeyeceksin bunlara. 

Her gün binlerce kadın, erkek, çocuk, kedi, köpek ve fareye neler yapıyorlar bu dünyada! Küçük düşünmeyeceksin. Kadın, erkek kavgasına dönüştürmelerine, eşitlik masallarını yemeyeceksin; gargara yapacak, tükürecek ve frekansını düzelteceksin! Çünkü ancak o zaman, insan olabilirsin. O zaman, biz olabiliriz. O zaman, bir şeyleri değiştirebiliriz. Biz olabildiğimiz günlere ithafen…

Hepinize en güzel enerjilerimi gönderiyorum. Frekanslarınızı yüksek tutun, bu hikaye sizi yıkmasın! Aksine, aynı frekansa gelelim ve birlikte, bir şey başarabilelim. Başaramasak bile bilmeden, yaşamadan, biz olmadan ölmeyelim be! 

Frekanslarla oynayacaksak böyle oynayalım. 

En derin sevgilerimle…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

yorumlar (2)

  • Avatar

    Mojo pin

    Kaleminize sağlık, bahsettiğiniz Nirvana şarkısının hikayesini oldukça detaylı öğrenmiş oldum. Elinizden daha fazlasını okumak dileğiyle.

    reply
  • Avatar

    canan

    Merhabalar kaleminize sağlık. Frances Farmer in hayat hikayesini okuyabileceğimiz kitap önerileriniz var mı?

    reply

YORUM YAP