“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

GEORGE ORWELL: İFŞA ETMEK İSTEDİĞİM YALANLAR VAR

George Orwell, tarihte bugün 1950’de ölen ve artık eserleri telif kapsamında olmayan yazarlar arasına giren İngiliz entelektüel, politik yazar… Edebiyat onun için dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek amacına hizmet ederdi. Sanat insanları daha adil, nazik ve bilge yapmak için vardı ona göre.

Maddi yetersizliklerle boğuşan, o zamanlar İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da memur yaşantısı süren ailesi bir avukat veya doktor olmasını umar zeki oğullarının. Klasik, üst-orta sınıf İngiliz eğitimi almalıdır bunun için. 8 yaşında, Orwell’in ruhunda ömrü boyunca kapanmayan yaralar açacak bir yatılı okula verirler onu. Buradaki müdür ve müdürün karısının katı disiplin anlayışı Orwell’daki diktatörlük nefretinin çekirdeğini oluşturur. Sonrasında Eton burslu olarak kaydolduğu lisede Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Aldous Huxley’nin öğrencisi olur. Liseyi bitirince parasızlıktan üniversiteye gidemeyen Orwell, ailesinin yolunu izleyerek Hindistan’da memur olmaya kalkışır ancak orada polislik yaptığı yıllarda hummaya yakalanarak gerisin geri İngiltere’ye döner. Çocukluk hayali yazarlığa ihanet ederek yaptığı polislik mesleği esnasında tanık olduğu adaletsizlik, emperyalizm nefreti ile kaplar daha önce oluşan diktatörlük nefretinin çekirdeğini. Yaşamının kalanını, geçinmek için geçici işlerde çalışan bir edebiyat aydını olarak sürdürür. Kitap eleştirileri yazmak, BBC’de savaş zamanında propaganda üretmek gibi işler yapmış olsa da daha çok mavi yakalı işlere meyleder. Bunu bile isteye yapar.
Orwell’in önemini anlamak için bu yazarın sevdiği ve nefret ettiği şeylere bakmak gerekir; nelere başkaldırmıştı, neleri savunmuştu? Bunlara bakarak çileli yaşamına ve eserlerine daha iyi anlam vermek mümkün.
George Orwell, kendisinin de üyesi olduğu entelektüel camiadan daima nefret eder. Çocukluğundan itibaren yazarlığa gönül vermiş olsa da hiçbir yere ait olmamak konusunda ustalaşmıştır. Aydın kesimi vatansever olmamakla, tembellikle, paragözlükle, yapmacıklıkla, sahtekarlıkla suçlar. Başkalarına yapıştırdığı tüm yaftaları kendisinde de görmüştür ve kararlılıkla mücadele edip bunları yenmeye çalışır. Bazı çağdaşlarının fanatik komünist, bazılarının radikal kapitalizmin yılmaz savunucuları olmasını, bir kısım aydınların İtalya, İspanya, Almanya gibi ülkelerdeki otoriter rejimlere hayran olmalarını kınar. Orwell de bir süre bu fikir akımlarına maruz kalmış ve kısmen bunların etkisine girmiştir. Ama sonra çok daha radikal bir şeyi savunmaya başlar: “Sıradan insan” dediği kişinin zevklerini, fikirlerini, ihtiyaçlarını ve görüşlerini…  Orwell sıradan insanla aldığı eğitimin niteliği nedeniyle geç tanışmıştır. Bu bilgisizliği soğuk, kitap düşkünü ve çekingen kişiliği ile pekişmiştir. 25 yaşından sonra bu bilgi eksikliğini telafi etmeye girişir. Zamanla sıradan yaşam dediği şeyin büyük bir savunucusu olur. Fazla eğitimi olmayan, fazla parası olmayan, sıradan işlerde çalışan sıradan insanların, büyük şeyler başarmayacak insanların yaşamının… Bu insanlar başkalarını sever, önemser, çalışır, eğlenir, çocuk büyütür, derin sorulara Orwell’i hayran bırakan yanıtlar verirler. Orwell’in sıradan insanların yaşamına yolculuğu 1928 baharında başlar. Sosyal sınıfını ve ayrıcalıklarını terk eden yazar, İngiltere ve Fransa başkentlerinde çeşit çeşit basit işte çalışır. Deneyimlerini 1933’te basılan Londra ve Paris’te Beş Parasız adlı romanında anlatır.
Orwell, Jack London’a olan hayranlığıyla bilinir. Jack London gibi o da yoksul ve toplum dışına itilmiş insanların arasına karışmıştır, onları gözlemler ve eserlerinde onlara yer verir. Serserilerin arasına karışır, hatta sırf yakından deneyimlemek için kendisini tutuklatmıştır bir keresinde. Parmaklarına dövmeler yaptırır yedi dil bilen bu aydın. Paris ve Londra’da Beş Parasız, içine daldığı yoksulluğun romanıdır. Oteller, bu otellerde çalışanlar ile müşteriler… Yemek için rehin bırakılan giysiler, ne olursa olsun haksız bir kazanç peşinde koşmamak… George Orwell ismini mahlas olarak seçer kendine bu romanı yayınlarken, çünkü ailesini utandırmak istemez. Ancak daha sonrasında bu isim üstüne yapışır asıl ismi Eric Arthur Blair olan yazarın.
İkinci romanı Burma Günleri’nde emperyalizmi, Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğini eleştirir polislik zamanındaki deneyiminden de güç alarak. Papazın Kızı kitabında, din ve eğitim kurumunun uygulamadaki çarpıklığına dil uzatır bu kez, bunun toplum ve birey üzerindeki yansımalarını konu eder. Wigan İskelesi Yolu’nda işçilerin yoksulluğunu ve sıkıntılarını mercek altına alır. 1937 yılında Kuzey İngiltere’deki kömür madenlerine yaptığı yolculuğu bu roman ile meyve vermiştir. Aşırı duygusallıktan kaçınarak ve elit düşmanlığı yapmaksızın bu sıradan insanların takıldığı bir pub’da kolejler ve bakan kabinelerinden daha büyük bir bilgelik olabildiğini ortaya koyar. Orwell sıradan insanın ahlakçılık taslamamasını ve ikiyüzlü olmamasını sevmiştir. İstatistiklere ve rakamlara indirgenen, bozuk dili ve kaba tavırlarına burun kıvrılan sıradan insanı ete kemiğe büründürerek öne çıkarmak ister eserlerinde.
Katalonya’ya Selam kitabında bizzat kendisinin de katılmış olduğu İspanya İç Savaşı’nı ve onun gözünden savaşın gerçek yüzünü anlatır. İlk evliliği İspanya’daki iç savaşa gönüllü olarak katılması yüzünden bitmiştir. (Ömrünün sonlarına doğru ikinci evliliğini ise ağır hasta olduğu bir dönemde yapacak ve bu kez de onu eşinden ölüm ayıracaktır.)
Dünyada kol gezen önyargılara ve basit ırkçılığa karşı çıkar. Elleriyle iş yapan insanlara görünmez insan muamelesi yapılmasına, yaptıkları iş ne kadar önemliyse o kadar görünmez olmalarına da… Sıradan insanın sadeliği ve basitliğinden o kadar etkilenmiştir ki bu yazma üslubuna da yansır. Oluşturduğu bir kural listesi ile (yıkılmak için yapılmış bir kural listesi) ile kendine sınırlar çizer, süslü ve yabancı kökenli kelimeleri dilinden ayıklar sonrasında. 1945 yılında “soğuk savaş” ifadesini yaratan kişidir Orwell. Sadelik güçlü ve ölmez ifadeler ortaya koymaya engel değildir.
1946’da yazdığı ve onu büyük bir üne kavuşturan Hayvan Çiftliği en bilinen romanları arasındadır; temelde özgürlük ve eşitlik için verilmiş bir mücadelenin sonradan nasıl despotluğa dönüştüğünü mizahi bir dille, kahramanların hayvanlar olduğu bir kurgu ile sunar. Kişisel hırs ve çıkarlar bütün bir toplumu nasıl uçuruma sürüklemektedir, eşitliği savunarak ön plana çıkan liderler nasıl birer zorbaya dönüşürler, bunları bir bir serer gözlerimizin önüne.
Hayvan Çiftliği romanı ile gelen ünden bir yıl sonra, Neden Yazıyorum kitabında yazarlıkla ilişkisini onun üslubuna yaraşır bir açıklık ile paylaşır:
“Son on yıldır yapmaya çalıştığım şey, politik yazıları sanata dönüştürmektir. Başlangıç noktam daima partizanca bir duygudur, adaletsizliğe dair bir anlayıştır. Yazmaya oturduğumda kendime “Bir sanat eseri üreteceğim,” demem. Yazarım çünkü ifşa etmek istediğim yalanlar vardır, dikkat çekmek istediğim gerçekler vardır ve temel kaygım sesimin duyulmasıdır.”
Hayvan Çiftliği’ni 1945’te 42 yaşındayken yazar Orwell. 1984 romanını 1949’da yayınladığında 45 yaşındadır. Bir sene sonra da ölür, sadece 46 yaşındayken… Yani bizim bildiğimiz Orwell olarak sadece 4 kısa yıl yaşar. Bu yetişkin ve olgun Orwell’e göre bir yazarın en önemli işi ciddi fikirlerin halk tarafından benimsenmesini sağlamaktır. Hayvan Çiftliği’ndeki mizahi üslubu ve fabl formu olmasaydı geçmiş devrimlerin iyi bir fotoğrafını sunan bu içerik sıradan insanın ilgisini çekmeyecekti ve geniş kitlelere ulaşıp onların arasında bir tartışma başlatmayacaktı. Bizi bize tüm zamanlardan, hatta gelecekten anlatabilmiştir Orwell.
Başyapıtı 1984 romanıdır. Günümüzde yaşadığımız olaylar nedeniyle bu romana referans vermekten öyle bitkin düştük ki… Keşke bazı sezgilerinde bu kadar haklı olmasaydı demekten kendimi alamıyorum. 1947-48 yıllarında yoksulluk ile savaşırken yazar kitabı, hastalanır yazarken, hastanede aşık olup evlenir, devam eder yazmaya … Veda etmekte olduğu dünyaya geleceğe dair bir uyarı bırakmak ister belki de… Distopyaların şahını bırakır ardında, H.G. Wells hayranı olarak bilim-kurguyu baştan doğurur. Totaliter rejimler tarafından yönetilen bir dünyada geçer roman. Yeni Söylem denen bir politika güdülür. İktidar tarafından dil değiştirilerek düşünce sistemleri değiştirilmektedir. Düşünce polisleri tarafından güdülen toplumda insanlar kendi çocukları tarafından bile ihbar edilebilmektedir; insanların birbirine güvenemediği, sürekli olarak izlendikleri bilinci ile yaşadıkları bir paranoya ortamı hakimdir. Sahiciliğin kaybı uç noktalara erişmiştir, baskıdan kurtulmanın tek alternatifi(o da bir alternatif sayılırsa) sömürülmektir. İnsanlar kendilerini eğlendiren ekranlara bağımlı olmuşlardır ve onlar tarafından sürekli izlendiklerinin bilincindedirler. Sürekli izlendiğini aklının bir köşesinde bilmek, insanın iradesinin ve özgürlüğünün yapıtaşlarını yok eden unsur olarak belirir romanda. Özgürlüğe sık sık referans verilen bu rejimde insanlar git gide köleleştiklerini fark etmezler.
Tüberküloz olarak aramızdan ayrılır bu büyük yazar. En büyük derdi insan olmuştur, insanlığın daha iyi olabilmesini kendisine iş edinmiştir. Yalanlarımızı ifşa etmenin, adaletsizliği işaret etmenin ateşi ile yanmıştır. Bunun için kimi zaman uçlara uzanmış, kimi zaman çağdaşları ile çatışmış, ortalığı karıştırmıştır. Her durumda sanatçı derdini rafine etmiş ve onun peşinden gitmiştir:
“Tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükle özetlenebilir: İnsan.”
George Orwell

MSGSÜ Sinema TV’de eğitim aldı. Prodüksiyon ve post prodüksiyon alanlarında çalıştı. Bugün, editör, çevirmen ve yazar olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

YORUM YAP