“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Gerçeğin Saklı Bahçesi; Kelimeler

Kelimelerle başarabileceklerinizi farkında mısınız? 

Kelimelerle öğrenirsiniz. Kelimelerle gelişir ve değişirsiniz. 

Kelimelerle güler, kelimelerle yaşar, kelimelerle hayatta kalır, kelimelerle yaşarsınız. 

Kelimelere dikkatlice bakarsanız bir insanı tanımanız fazla zamanınızı almaz. 

Kelimeler yaşattığı gibi öldürebilir de. 

Kelimelere hakim olmazsanız kelimeler size hakim olur. 

Kelimelerle yönetilebilirsiniz.

Kelimelerin sizi yönetmesini istemiyorsanız, kelimelere bakış açınızı değiştirmek durumundasınız.

Kelimelerin ardına bakmayı öğrenmeli insan. 

Kelimelerle ilgili olarak bilmeniz gereken ilk şey, kelimeler karşısındaki yüzeyselliğimizdir. 

Basit ya da formal görünün kelimeler dahil olmak üzere her kelimenin ardında bir varoluş sebebi vardır. 

Tıpkı bizim gibi. Kelimelere gerekli özeni göstermediğimizde yüzeyselliğe ilk adımımızı atmış oluyoruz. 

Bu yüzeysellik öyle bulaşıcı bir hale geldi ki hakikat katman katman altta kaldı. Google’dan farksız zihinlerimiz çöplük gibi. 

İşlevselliğini yitirmiş durumda. Komutla çalışıyor. Oysa komutlarımızı kendimiz yazıyor olmalıyız. Ama yapamıyoruz. Çünkü hakikatle aramıza kelimelerden dağlar inşa ettik. Ona ulaşmak mümkün ama problemin asıl sebebini bulamazsak zor. Kontrol bizde değil. 

Kelimelere bakış açımız o kadar yüzeysel ki ahlaki söylemlerimiz bile sahiciliğini yitirdi. 

Kelimelere bakış açımız öyle sığ ki ilişkilerimiz de sığ durumda. 

Kelimelere bakış açımız o kadar sınırlı ve zayıf ki sınırsızlığımızdan haberimiz yok ve oldukça güçsüz hissediyoruz. 

Kimse memnun değil hayatından lakin yüzyıllardır devam eden yönetilme ihtiyacını benimsemişiz. 

 

“Yönetim” kelimesi mesela.

İnsan bu kelimenin ve yönetim teorisinin tarihsel gelişimine baktığında dehşete kapılıyor. Ben de öyle oldu en azından. İrkildim inanın. Birine asla aklınıza gelmeyecek derecede korkunç bir şey yapıldığını duyduğumuzda hissettiğimiz mide krampları, dehşet, korku, acı, sorgulama, inanama gibi aşamaları atlatarak sakinleştiğimde tuttuğum nefesimi içimden söküp atmak isterseniz offladım. Bir yandan muazzam bir mutluluk. Her yeni keşfimde, her yeni bir şey öğrendiğimde sonsuza kadar yaşasam sonsuza kadar hiçbir şey bilmeyecekmişim gibi gelir ama bu bana anlamsız bir mutlulukla birlikte huzursuzluk da veriyor. Evrenin sınırsızlığı bütün görkemiyle parçacığı olduğumuz yaşam alanı. Kendini keşfetmeyen o evrene göremiyor. Ben gökyüzüne baktığımda evrenin boyutlarını canlandırabiliyorum kafamda. Bu bilgi bende olmadığında bir gökyüzü, yıldızlar, ay, güneş, bulutlar, belki biraz gezegen. İnsan bilince, keşfedince anlı şanlı bir mutluluk yaşıyor. Şimdi bir kelimenin anlı şanlı değil kanlı tarihini anlatacağım. 

Yönetim: Yönetme işi, çekip çevirme, idare / Dümen

Kelimenin etimolojisiyle başlayalım. Bakalım bilmediğimiz kaç kelime yönetimden geliyor.

Yönetim kelimesinin kökeni, Fransızca “manage” kavramından gelmekteAt eğitimi, eğitim yapıldığı yer, atların çekip çevrildiği yer… 

Eyalet; kesin olmasa da Arapça *iyālat إيالة  “yönetim, idare” sözcüğünden alıntı olabilir; ancak bu kesin değildir.

Vilayet; Arapça wly kökünden gelen wilāyat ولاية  “egemen olma, hükümdarlık, yönetim” sözcüğünden alıntıdır. 

Hükümet; Arapça ḥkm kökünden gelen ḥukūmat حكومة  “yönetim, egemenlik” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḥakama حكم  “yargıladı, egemenlik erki kullandı” fiilinin mastar hali.

Siyaset; Arapça sws kökünden gelen siyāsat سياسة  “1. seyislik, at bakıcılığı, 2. devlet yönetme, yönetim” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük, Arapça sāsa ساس  “seyislik yaptı, at bakımı yaptı” fiilinin mastarıdır. 

Anarşi; Fransızca anarchie “yönetimsizlik, kargaşa” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca arχē αρχη  “iktidar, hükümranlık, önderlik” sözcüğünden an+ önekiyle türetilmiştir. 

Ekonomi; Fransızca économie “1. iktisat bilimi, 2. tutumluluk” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük ise Eski Yunanca oikonomía οικονομία  “ev idaresi” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca oikonómos οικονόμος  “ev idare eden, kâhya, vekilharç” sözcüğünden türetilmiştir. Yunanca sözcük Eski Yunanca oíkos οίκος  “ev” ve Eski Yunanca nomós νομός  “yönetim, düzen” sözcüklerinin bileşiğidir. 

+nomi; Fransızca +nomie veya İngilizce sadece bileşiklerde görülen +nomy “1. düzen, yönetim, 2. yasama, kural koyma” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük de Eski Yunanca nomeía sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca nomós νόμος  “egemenlik, idare, yasa” sözcüğünden türetilmiştir. Yunanca sözcük Eski Yunanca némō νέµω  “1. paylaşmak, paylaştırmak, 2. malik olmak, egemen olmak, 3. kural koymak” fiilinden türetilmiştir. Yunanca fiil Hint-Avrupa Anadilinde yazılı örneği bulunmayan *nem- “pay verme, takdir etme, ölçme” biçiminden evrilmiştir.

Mesela +arşi ise yine Fransızca +archie veya İngilizce sadece bileşiklerde görülen +archy “yönetim, iktidar” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Eski Yunanca arχeía αρχεία  “önderlik, egemenlik” sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca arχē αρχός  “baş, önder, egemen” sözcüğünden türetilmiştir. Yunanca sözcük Eski Yunanca arχō αρχώ  “başlamak, ilk olmak, baş olmak” fiilinden türetilmiştir.

Çağımızın modernize edilmiş versiyonları ve anlamlarına o kadar batmış durumdayız ki bu düzen öncesi anlamlarını, nereden geldiklerini, kelimelerin varlıklarında kan ve insanlık suçu olduğunu göremiyoruz. Modern dönem öncesinde de gayet kanlı bir tarihçeleri var. 

Yukarda yazdığım kelimelerin kökenlerine indiğimizde o yüzyılda yaşananları ve ne şekilde kullanıldıklarını merak ettim. Bizim bildiğimiz bu sözde modern bana göre insanlık suçu… Sistem öncesi dönemleri dolandım biraz. İnsanlık dışı uygulamalarla köle sahipliğe kadar uzanıyor yönetim kavramı. Her dönem farklı şekillerde ama hep kanlı. O kanlı şeyi farklı bir şekle sokarak önüne yeniden koyuyorlar, yine yiyorsun.  

Mısır medeniyetlerinde bir şey dikkatimi çekti: Piramitler; dünya harikalarından biri. Biz ona bakınca Antik mısırdan etkileniyoruz ama hiç o piramidin derinini gözlemlemiyoruz. Nasıl yapıldığından çok nasıl bir dönemin eseri olduğuyla ilgileniyorum. Mısır piramitlerini kırbaçlarla kölelere yaptırmadılar belki ama Mısır halkının kendisi de köleydi zaten. Tıpkı bizim, bugün olduğumuz gibi. Yönetim sistemleri şöyleydi; en tepede kral, veziri, sarayda yaşayan soylular, bölgesel valiler, generaller, devlet görevlileri, köylüler. Nasıl ama benziyor değil mi? Şimdi o dönem insanlar, kralı tanrının yolladığına inanıyorlar. Ona inandırıldılar. Bu nedenle kimse sınıf ayrımını sorun etmiyordu. Tanrılar, insanlara her şeyi vermiş ve onları yönetmesi için bir tane kral görevlendiren, halkı güçlendirecek varlıklardı. Tanrılarla halk arasındaki aracı kişiydi krallar. Sonra din adamları çıka geldi. Güç el değiştirdi. Sonraki yıllarda din adamları kraldan daha fazla güç sahibi olsa da halk, kral ve çevresine saygı göstermeye devam etmekteydi. Bildiğin bugün sistemin en tepesindeki hayatı yaşayanlar işte. En altta köleler ve köylüler var. Onlar bugünün bizleri. Antik Mısır’daki kölelik sistemine bakınca tanıyacaksınız, bildiğimiz kölelik değil, gönüllü çalışkan arı kölelerden söz ediyorum, bakın şartlarını Twitter’da gregorsamsamsi hesabı sıralamıştı, çok güzel, altını yapıyorum;

    1. Kölelerin yıllık izin hakları var ve bu süre yılda 2 aya kadar çıkabiliyordu. 
    2. Günlük çalışma saatleri 6 saat civarındaydı.
    3. İşkence, dayak gibi vahşilikler kesinlikle yasaktı.
    4. Evlenecekleri zaman masrafları sahipler karşılar ve devlet bu çiftlere oturmaları için bedava ev temin ederdi.
    5. Sağlık hizmetleri sahipleri tarafından yaptırılmak zorundaydı ve düzenli muayeneden geçerlerdi.
    6. Yeme içme gibi ihtiyaçları yeteri kadar sağlanmak zorundaydı.

Bu şey değil mi ya; evini kendi ödeyen SSK’lı? İşte bu köleler ve gönüllü işçiler yarattı o piramitleri, bugünün kölesi bizler de görebilmek için köle ay arı gibi çalışıyoruz. İnanılmaz. Firavunların çoğunun sinekleri kendinden uzak tutmak için, her yerine bal sürülmüş kölelere sahip olduğunu biliyor muydunuz? Geçenlerde yazdığım Maslov’un ihtiyaç piramidinin en tepesinde yönetenler var. İnsanlar ikiye ayrılıyor. Yönetenler ve diğerleri. Diğerleri de kendi içinde ikiye ayrılıyor; farkında olanlar ve olmayanlar. Biz piramidin en altında bile eşit değiliz artık. En azından antik mısırda kadın ve erkek eşitti. O zaman daha insan ayrımı olmadan yönetilme var. Kadın ve erkek başka hiçbir medeniyette böyle eşitlik ve adalet görmemiştir. Antik Mısır’dan kendi beğendiği kısmı alıp gerisini bırakmış kapitalizm. 

Yönetmek sözcüğü ve türevleri, yönetilen neyse yasalara ve belirli kurallara, şartlara uygun bir biçimde işlemesini sağlamak, onu sevk ve idare etmek, yönlendirmek demektir. Siyaset bilimi tarafından baktığımızda buradaki yönetmek toplumun-devletin belirlenen doğrultuda ve temel insani haklar çerçevesinde işleyişini, ilerlemesini sağlamaktır. İnsanlık, huzur ve mutluluk içinde yaşayabilmenin hayalini kuruyor ilk çağlardan beri lakin bu hiç gerçekleşmedi. Çünkü adalet, bin yıllardır yok. Yönetenlerin umrunda olan tek şey, bizi yönetmek. 

Yönetmek işinin bir de psikolojik ve sosyolojik boyutu var. Yönetme işi psikososyal olmalıdır çünkü insan bir biyo-psiko-sosyal varlıktır. Beden, zihin ve sosyal sağlığımızın dengede olması gerekmektedir. Eğer bunlardan herhangi birinde bir problem yaşarsak toplum içinde de sıkıntı yaşıyoruz. Psikanalizden farkı sadece çocukluğumuza değil yaşadığımız bütün dönemlere ve ek olarak insan gelişiminde kültürel, sosyal ve çevresel etkenlerin önem verir. Kuramı geliştiren Erik Erikson’ın dayandırdığı temel düşünceler, yanında yetiştiği Freud’dan farklı ve kapsamlıdır. İnsanın gelişiminin anne-babadan topluma, kişilik oluşumundan yarattığımız kimliğe, bütün psikolojik süreç ve dönemlere  biyolojik, psikolojik (ego süreci), toplumsal süreçlerle açıklayarak farklı ve zengin bir bakış açısı geliştirmiştir. 

Özetle Erikson’a göre bireylerin bakımını üstlenen ailesi, sevdikleri, temel kültürel ve sosyal süreçleri, bu insanlar vasıtasıyla oluşan ego ve toplumsal çevre ve süreçleri çok hayati. Birey ve toplum arasında çatışmadan bağımsız karşılıklı bir sistem olmalıdır lakin bunun için destekleyici bir psikososyal ortam gerekmektedir. Yaşadığımız çatışmalar, olaylar, deneyimler kişiliğimizi belirlediğinden buna çözüm bulunmazsa hayatımızın sonraki dönemlerinde de bu kriz büyüyerek devam ediyor ve problemli birey oluşuyor. 

Tam da bu yüzden yönetmek işi psikososyal bir iştir. Bunu meslek olarak seçenlerin bunları hesap ederek uygun koşulları sağlamaktır. Lakin ülkeleri değil de bireyleri yönetmek istiyorsanız okul çağından itibaren çocukları sistematik olarak eğitim vermek zorundasınız. Onlara kendilerini yönetmeyi değil de görevleri başarmayı öğretirseniz onları yönetebilirsiniz. Okul, toplum dolayısıyla yönetenler, çocuğu hayata hazırlamak yerine kendisine hizmete hazırlarsa köleye dönüştüğünüzü fark etmezsiniz bile. Kelimelerle ve anlamlarla en yakınlaştığın dönemde yüzeysel davranırlar bilgiye. Derinini bil istemezler. Sonra çocuk zihninden öğrenme isteğini ve merakı silerler. Öğrenme arzusunu canlı tutamayan çocuklar bir yandan öğrendiklerinden çok ailesinin, soyadının, kimliğinin, çevresinin, renginin, görünümünün değerli olduğu gerçeğiyle karşılaşır. Okul çağında oluşan kendini değersiz hissetme, ait olamama, yaşam boyu peşini bırakmaz. Cesur olmayı öğretmek yerine korkutma ve dayatma vardır. Toplumsal hayatımızın başlangıç döneminde sistemin kurduğu sisteme hizmet eden bu okullarda, sistemin dayattığı ve uygun gördüğü şekilde eğitim hayatını bitirirken hayatını bitirdiğinden bihaber sisteme dahil oluveriyorsun. Çağımızın yönetim sistemlerinde rasyonellikten uzak ve adil olmayan bu tavra rağmen duyguları kullanmak, düşünceleri yönetmek ve inancı ortaya sürmek suretiyle bağ kurulduğundan empatiden yoksun bir çağı geride bıraktık. Farkında olanlar, olmayanlara anlatmalı. İnsan kendini yönetecek güce sahip olduğunu öğrenmeli. Hakkı olanı talep etmeli. Toplumun bize sunduğu ve dayattığı rolleri, kimlikleri reddediyorum. Kendimi bekletmek, ertelemek, askıya almak istemiyorum. Din ve devlet, hayatım hakkında hiçbir şey bilmeden, bana hayatı öğretmeden, benden çaldıklarının hesabını vermeden, nasıl beni yönetebilir? Bugünü kötüye kullananların sebep olduğu geleceği görmek herkesin hakkı. 

Çocuk yaştan itibaren verdikleri eğitimlerle insan ilişkilerimize ve insan sevgimize de tuzak kurdular. Aramıza mesafeler, sınırlar, sınıflar, ırklar, toplumlar, cinsiyetler, dinler gibi kelimelerle duvarlar öre öre böldüler. Bizi, insanı tehlikeli veya öteki görmeye  zorladılar. Aramıza koydukları duvarı önyargılarla boyadılar. Bizi gereksiz bir yarışın, mücadelenin içine ittiler. Kendimize yönetemeyelim diye sayısız engel dizdiler yolumuza. Kendi bağımsızlığımızı ilan edemez hale gelince, kontrol yetimiz zayıfladı. Boyun eğme ve kabullenme ile kadere razı gelindi. En iyi onlar biliyor zannedip razı geldik yönetilmeye. Bugün, öyle ileri gitmiş durumdalar ki okulların önünde uyuşturucu satılıyor. Korkunç. Bu bizim eserimiz. Kendimizin değil, her birimizin hakkını talep edersek yönetilen değil, yöneten oluruz. 

İnsan kendini yönetememek üzere eğitiliyor, yönetilmeye ihtiyacın var zannediyorsun, en temel insani hakları ve dünyanın hakikatlerini anlatmıyorlar da o içi boş ders kitaplarına mahkum ediyor ve yönlendiriliyorlar. Kendini tamamlayamıyor, gelişemiyor, öğrenemiyorsun; sana verilmesine de alıştırıldın. İhtiyacın olan her bilgiyi sana vereceklerini zannedecek kadar bilgisiz bir insanlık yaratmak, her kelimenin harcı değil. Her kelime bir fikirdir. Ve fikirler dünyayı değiştirir. Bugün bilgilerimizi kullanıyor diye sızlandığımız Google da bu fikirden doğdu işte ve artık seni daha iyi yönetebilecekleri kadar çok şey biliyorlar. İnsan böyle böyle ölüyor esas… Dünyamız değişiyor ama yaşamlarımıza bakın. Değişmeye de devam edecek. Peki biz neden her gün, her saniye değişmemiz gerektiğini öğrenemedik? 

Çünkü sana yıllarca “insan değişmez” dediler. İnsan değişmesin diye kelimeler vasıtasıyla değişemeyeceğine inandırdılar. Yaşadığımız her anın bizi değiştirebilme potansiyeline varken, aksine inandırıldık. Bu bir insanlık suçudur. İlk çağda, orta çağda işlenen insanlık suçlarından farklı değil. Değişim ancak insanın kendisi ile yaşadığı farkındalığın artışı, bakış açılarının gelişmesi ile gerçekleşebilir. İnsan bilinci de bilinçli ya da bilinçsiz sürekli bir değişim, gelişim içindedir. İnsan kendini bilinçli olana değiştirebilir. Geliştirebilir. Her birimiz, bugüne dek yaşadığımız anların toplamıyız, geçmiş deneyimlerimizden ibaretiz. Ne yaşadıysak o’yuz. Yaşadığımız hayat, yaşadığımız anların yaratımı. Bu gerçeklik algısının uzağına gidebilir misiniz? Hayır. Yaşadığımız neyse o’yuz. Bugün olduğumuz kişiyi değiştirmek için bakış açıları geliştirmek yeterli. Bakış açıları bilgiyle edinilir. Kelimelerde gizlidir. İstikrarlı bir şekilde hayallerimizin hayatını yaratmak ve yaşamak istiyorsak anlarımızı uğruna harcamamız yeterli oluyor. Basit bir matematikle her gün ne yaparsan, birkaç seneni almaz, o olursun. İnsan, kendi derinlerine inmeli. İnsan kendini merak etmeli, okumalı, anlamalı. Bir ürün bile alsan kullanma kılavuzu okuyorsun. Kelimeleri hafife almamak lazım. Anlamak lazım. Kavramak. Dünya ancak insanlık değişirse değişir. Aksi takdirde böyle, bir kelimeyle yönetirler canım beyinleri işte. Sen de evde bir parmak şıklatmayla bir şeylerin değişeceğine ve sihir kelimesine inanmak istersin, şaka gibi. Fallardan medet umarsın. Loto oynarsın. Yazarken bile tüylerim ürperiyor gerçekten. İnsan böyle yaşamamalı. 

 

Doğru bildiklerimizi bir kontrol etmekte fayda var. Hakikat bazen insanın gözünün önünde, bazen bir kelime olarak dilinde oluyor ve sık sık kulaklarında çınlıyor. Her kelimenin, her bilginin biraz derinine inmek gerek. Çünkü duyduğumuz her şey beynin derinliklerine gömülüyor. O nedenle, derinlerine inerek keşfettiğimiz her hakikat, sonsuzluğa attığımız adımlardır. Çevremiz kadar dar bir alana hapsolmak ne gerek, zincirleri bir bir kırıp beynimizi geliştirebiliriz. Kelimeler ve derinleri insanın hayatını değiştirmeye yeter de artar bile. Kelimelerin kölesi olmamalı, kendi kelimelerinizin peşine düşmeliyiz ve zihnimizi onlarla donatmalıyız. Gerçeğin saklı bahçesidir kelimeler. 

Senin aklın ermez!

Senden başka ne beklenir ki? 

Sana mı kaldı bilmem ne olmak?

Şu an çok erken.

Geç oldu, sonra. 

Eski köye yeni adet getirme.

Bakalım başarabilecek misin?

Artık çok geç!

Biz adam olmayız. 

Senden ne köy olur ne kasaba…

Böyle gelmiş, böyle gider!

Ayağını yorganına göre uzat

“Bu kafa ile zor” gibi nicelerini söyleyenlerin kelimelerinden kurtulun, uzak durun. 

Kelimeler özgürleştirici olduğu gibi, esarettir de…

Kelimelerin kölesi değil, kendinin efendisi olmalı insan!

Michel Foucault’un Nedimeler tablosu için yazdığı “Kelimeler ve Şeyler” kitabı; biyoloji, psikoloji, dilbilim, iktisat, insana dair bütün bilginin ani değişimlerin ürünü olduğunu gözler önüne sermiştir. Çevirmenin sözleri şöyle biter; “Bu olağanüstü güçlükteki ve derinlikteki kitabı, felsefesiz, düşüncesiz ve bu yüzden de “dilsiz” bir toplumun diline çevirmeye kalkışmanın en mükemmelinden bir saçmalık olduğunu biliyorum; ama Las Meninas o kadar büyüleyici ki…”

Kitaptan bir bölüm paylaşmak istiyorum; 

Syf. 137* 

“Evrensel dil, aynı ânda hem karakteristik, hem de birleştirici olarak, eski günlerin düzenini yeniden kurmamaktadır: işaretleri, bir sentaksı, düşünülebilecek her düzenin yerini bulduğu bir grameri icat etmektedir. Evrensel Söyleme gelince, o da kendi sırrının şifresi içinde, her bilginin çözücü anahtarını saklayan tek metin değildir; o daha çok, zihnin en basit temsillerinden en ince çözümlemelere ve en karışık bileşimlere kadar olan doğal ve gerekli ilerleyişinin tanımlanması olanağıdır: bu söylem, kökeninin ona dayattığı tek düzenin içine sokulmuş bir bilgidir. Bütün bilgilerin alanını katetmekte, ama bunu bir bakıma yeraltı bir biçimde yaparak, bu alanın temsilden itibaren olabilirliğini açığa çıkarmakta, doğumunu göstermekte ve doğal, doğrusal ve evrensel bağı belirginleştirmektedir. Bu ortak payda, bütün bilgilerin bu temeli, sürekli bir söylem halinde dışa vurulan bu köken, İdeolojidir; bilginin dolaysız sırasını tüm uzunluğu boyunca ikiye katlayan bir dildir: “insan, doğası gereği hep en yakın ve en baskıcı sonuca yönelmektedir Önce ihtiyaçlarını, sonra zevklerini düşünmektedir. Tarım, tıp, savaş, uygulamalı siyasetle, sonra şiir ve sanatlarla uğraşmakta ve felsefeyi en son düşünmektedir; ve kendi üzerine geri döndüğünde ve düşünmeye başladığında, yargılama eylemine kurallar koymaktadır, bu mantıktır; söylemlerine koyduğu kurallar gramer, arzuları ise ahlaktır. Bunları yapınca kendini teorinin zirvesinde hissetmektedir”; ama bütün bu işlemlerin “ortak bir kaynağı”nın olduğunu ve “bütün gerçeklerin bu tek kaynağının kendi entelektüel yeteneklerinin tanınması” olduğunu fark etmektedir.*”

İnsanla ilgili her şeyi yazmıştır. Zordur ama her zaman güzel, aydınlık bir yoldur Foucault. Çevirisi de çok iyi değil ama insanın dünyasını değiştirebilen biri Foucault. Hayatımıza egemen üç kavram üzerine kuruludur düşünce sistemi. Arkeoloji; düşünce sistemine ait olan şeyler. Geneoloji; yönetim ve iktidar biçimlerine dair olan şeyler, Etik; kendine özen gösterme konusuna ilişkin şeyler. Bilginin her alanında çözümlemeler yaparak derinlemesine bir yöntemi vardır; bilginin arkeolojisi. Bütün eserleri derinlik sarhoşluğu gibidir. “Kelimeler ve Şeyler” ise insan bilimleri arkeolojisidir. “Hapishanenin Doğuşu, Deliliğin Tarihi” ve “Kelimeler ve Şeyler” üçlemesi, “gerçekleşmiş, bilfiil halimizle biz neyiz; bugünkü biz neyiz;  tarihsel bir düşünümle kendimize baktığımızda ne durumdayız,” sorularına cevap aradığı “Kendini Bilmek” kitabı bana çok şey öğrettiği gibi çağdaş düşünce sistemini etkileyecek kadar ses getirdi. Güçlüdür kelimeler ve düşünceleri.  Epistemoloji onun yarattığı bir kelimedir mesela, bilginin felsefesini yapmaktır. Çağımızın en büyük dehalarından biri olan bu  Michel Foucault için kendinizi zorlamanızı tavsiye ederim, benim anlatmamla olacak iş değil.

 “… Gördüklerimizi ne kadar anlatırsak anlatalım, görünen hiçbir zaman kelimelerin içine sığmaz…” lakin bir kelimeye sığdırabilecek anlamlar oldukça derinlerde yaşayabilirler.

Derin kalın.

Devam edecek…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

yorumlar (1)

  • Avatar

    Fadime Bakan Şimşek

    Çok güzel bir yazı olmuş. Emeğinize, kaleminize sağlık. Böylesi bir yazıyı geç okuduğum için üzgünüm ancak geç de olsa okuduğum için mutluyum. İnsanoğlu kelimesinin eril bir kelime olduğunu düşünüyorum. Hayatımda kullanmamaya ve çevreme de açıklayarak bu tarz kelimeleri kullandırmamaya çalışıyorum. Etiketler kısmında ‘insanoğlu’ kelimesini fark ettim, neden kullandığınızı merak ediyorum?

    reply

YORUM YAP