“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

#Görü-yorum: Kendinden Kaçmak İsteyen ama Kaçacak Yeri de Olmayanlar İçin 4 Film

Hatırlıyorum… Gözüm bir duvardaki diplomaya, bir de ellerini önünde birleştirmiş, gözleriyle beni süzen  kafası karışık doktora dönüyor. Ne söyleyeceğini, neden orada olduğunu bilmeyen ben, stresten dizimi sallıyorum oturduğum yerde. Bir süre sonra hislerimden bahsetmek geliyor aklıma; açıyorum ağzımı yumuyorum gözümü. Anlattıkça anlatası geliyor insanın, içimden geçiriyorum: “Ulan, bu heriflere bu kadar para verilmesinin nedeni demek ki buymuş”. Hafif dışa uzattığı alt dudağıyla senkronize bir şekilde gözlerini yarım kapatırken kafasını yavaşça sallayarak beni can kulağıyla dinlediğini onaylıyor kendince; böbürleniyor bi’bakıma.

Odanın içinde, duvarlardan yankılanan saatin sesini de hatırlıyorum, odanın kokusunu da… Neyse, heyecanla anlattığım hislerimi Sartre’dan güzel bir alıntıyla bitiriyorum: “Her şeyi çok ciddiye alıyorum; sanki ölümsüzmüşüm gibi”. Bu lafı söylememle önündeki, kafası kadar boş beyaz kağıda bir şeyler karalıyor, göz ucuyla bana teşhis koyarcasına bakarken. Kafasını kaldırıyor ve beklenen o cümleyi söylüyor: “Çok boğulmuşsun bu varoluşsal muhabbetlere. Bir psikiyatra yönlendireyim seni, istersen bir sakinleştirici yazar. İyi hissedersin.” Kafamda notu veriyorum o an. Benim olayım sakinleşmek değil ki, tam tersine bu öfkemi bir şeye dönüştürebilmek… Tüm bu hislerim zaten sakinleşmeye çalıştığım için yeniden ve yeniden doğuyor her seferinde. Aslolan bu duyguların bir şey yaratmasına izin vermek.

İşte tam bu noktada sinema kurtardı hayatımı, beni ve benliğimi. Yüzlerce izlediğim filmde, benim gibi olan ya da olmam gerektiğini düşündüğüm kişilerin yaşamlarına odaklandım her seferinde. Sinemanın her zaman sahiplenici bir yanı vardı benim için. O dönem kullandığım küçücük bilgisayarımın ekranında, kulaklıklarımla tonlarca paralel evren arasında dolanıyordum. Çoğu filmin karakteri, alt metni ve yönetmeni o boktan psikologun önerdiği boktan sakinleştiriciden daha çok işe yarıyordu.

Diyeceğim o ki sevgili okur, kendinden kaçışın yine kendine varışla sonlandığının farkındalığıyla bitiyor kendine doğru çıkılan her yolculukta… Her ne kadar liste “kaçacak yeri olmayanlara” ithaf edilse de, bu liste aynı zamanda kaçtığının da sığındığının da kendi olduğunu keşfedenler için hazırlandı. Şimdiden keşifli ve keyifli seyirler. Keyfinizi kaçıran gerçekliklere yeni bakışlar kazanan kaşifler olmanız dileğiyle…

NOT: BU LİSTE TAMAMEN KİŞİSEL ZEVKLERİME DAYALIDIR VE KARIŞIK SIRAYLA SIRALANMIŞLARDIR.

Taste of Cherry

Abbas Kıarostamı (1997)

tasteofcherry-abbas-kiarostami-1997

Yaşam da biraz bu film gibi. Kiarostami zaten hep yaşam gibi filmler yapmıştır; şairidir sinemanın. Karakterimiz intihar etmek üzere yola çıkar. Yolda Kürt, Afgan ve Türk kişilerle karşılaşır ve onlardan kendilerini gömmelerini ister. Kürt direkt uzaklaşır; Afgan dinî bir görevmişcesine yaklaşır ve ayetlerden hadislerden söz eder; Türk ise ona yaşamı için minnettar olması gerektiği yanları hatırlayacağı sözler söyleyerek aklını çelmeye çalışır. Sonuç? Karakterimiz yine kendi benliğiyle baş başa kalır. Hayat da böyle değil midir?

Naked

Mıke Leıgh (1993)

naked-mike-leigh-1993

Karakterimiz Johnny, başına bir tecavüz olayı kalmasından sonra Londra’ya gelir, burada, eski sevgilisinin evine yerleşir. Filmin içinde yer alan ve adeta yönetmen Mike Leigh’in imza diline dönüşmüş protest detaylar gizlidir. Johnny özellikle Batı Avrupa’da yaşayanların günlük hayatlarının klişelerine saldırır. Post-modernist bir başkaldırı manifestosu olarak okunabilir film. Geçmişin izlerine yenilikçi bir bakış getirerek bugününü yeniden yorumlar.

Stalker

Andreı Tarkovsky (1979)

stalker-andrei-tarkovsky-1979

Biliyorsunuz, her listeye “yorumlayamayacağım kadar gerçek” olan bir film mutlaka eklerim. Bu listeninde bu gerçeğin de ötesinde gerçek olan filmi Tarkovsky’in -bana göre- baş yapıtı: Stalker. Bu film hakkında herhangi bir yorum yapmak istemiyorum; satırlara sığdırmam saygısızlık olur. O yüzden sizler için buraya filmden bir replik bırakıyorum:

Zayıflık kutsal, güç ise değersizdir. İnsan doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğündeyse katı ve duyarsız. Bir ağaç büyürken, yaşken yumuşak ve eğilip bükülebilir bir durumdadır; fakat kuruyup katılaştığında artık büyümez, ölür. Katılık ve güç, ölümün yoldaşıdır. Esneklik ve zayıflık ise varlığın tazeliğinin, hayat doluluğunun ifadesidir. Çünkü artık katılaşmış olan hiçbir zaman kazanmaz.

Carol

Todd Haynes (2015)

carol-todd-haynes-2015

Carol… Kesinlikle “özgürleştirici” bir aşk filmi. 1950’lerin ortasında geçen, orta-üst sınıftan evli bir kadının, orta-sınıftan genç bir kadına karşı olan aşkını ele alıyor. Filmi beğenmeyenler olmuş, olur tabii…

Politik doğruculuğun yapaylaştırdığı, altı boş güzellemelerle dolu LGBTİQ+ temalı filmlerin yanında, 1950’lerin estetiğiyle çekilmiş ve aradaki -zaman zaman pornografiye kayabilme riski barındıran- “eşcinsellik” mevzusuna odaklanmaktansa, saf, pürüzsüz, mutlak aşka odaklanmayı tercih etmiş bir film Carol. Ayrıca romanı da filmin geçtiği 1950’lerde yazılmış. Baktığımız zaman dönemsel açıdan roman, 1950’lerin protestan ahlakının baskın olduğu, beyaz ve erkek olanların hüküm sürdüğü (değişen bir şey var mı tartışılır) Doğu amerikada yer etmiş “straight” bakışlara bir başkaldırı. Bu açıdan filmi çok sevdim.

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP