“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Görü-yorum: Gözlerinizi Tatmin Edecek 5 Film

Her şey teknolojik özgürlüklerin bireysel seviyeye inmesiyle başladı aslında. Birçoklarınızın bil(me)diği gibi Instagram, gezegenimizin en büyük fenomenlerinden biri haline gelmeden önce  kullanıcıları “görsel bir blog” olarak ortaya çıkmıştı. Yani en başta tasarlanırken yapılmak istenen Facebook’taki gibi arkadaşlarınızla takipleştiğiniz, Twitter olduğu gibi düşüncelerinizi dile getirdiğiniz ve bütün bunlar olurken -artık mazide kalan- fotoğraf albümleri gibi fotoğraflarınızı biriktirebildiğiniz sosyal bir medya olmasıydı aslında. Hatta ilk başta, yalnızca üzerinde ısırılmış elma olan cihazlarda erişimi vardı. Kısa sürede pek fazla olumlu yorum aldıktan sonra diğer cihazlara da uyumlu hale getirildi.

Sosyal medyadan önce var olmuş ve dolayısıyla bütün bu değişimin içinde büyümüş bir sinema insanı ve görüntü yönetmenliği öğrencisi olarak, uzun yıllardır bakışımızın nasıl da değiştiğini gözlemliyorum. 2010 yılında ilk kez duyurulduğunda kare olarak (1:1) karşımıza çıktı yeni tip bakışımız. Kendine ait bir stil yaratmıştı Instagram. Bizim de hoşumuza gitmiş olacak ki, herkes günlük hayatını 1:1 formatındaki fotoğraflara sığdırmaya başladı. Kabaca baktığında, küçücük bir telefonun içindeki bir uygulama hayata baktığımız ve algıladığımız her şeyi yıkıp, kendine özel yeni bir estetik oluşturmuştu. Ardından tam altı yıl sonra, 2016’da InstaStory dedikleri bir özellik getirdiler. Yıllarca sinema perdesinde estetik algımızın temelini oluşturan 16:9 görüntü oranını ters çevirip 9:16 yaptı Instagram.

Yazının başlangıcında da bahsettiğim bireyselleşme tam bu noktada başladı. Bu zamana kadar herkesin derdi çektiği fotoğrafı diğerlerine gösterme, dünyaya kendini ve “sanatını” duyurmaydı. Ancak Instagram, Snapchat’ten “arakladığı” bu özelliği bambaşka bir şeye dönüştürdü. Artık bireyin yaşadıkları, gördükleri ve düşündükleri yalnızca 1 gün, yani 24 saat ya da 1440 dakika veya 86.400 saniye görünür oluyordu, değerli sayılıyordu. Sonrası? Sonrası boşluk. İşte sevgili okur böyle değişti görsel estetik zevkimiz ve şu an bu okuduğun yazıyı yazma nedenim böyle doğdu.

2010’lara baktığımızda ilk yarıyla ikinci yarının farkını görebiliyoruz. 2015’e kadar filmler belki de artık gelenekselleşmiş bir estetik algıyı takip ediyorlardı. Ancak bir değişim noktası yaşandı ve 2016’yla birlikte filmlerde şu anda, dilin sınırları çerçevesinde tam olarak açıklayamayacağım bir değişim yaşandı. Hatta bu değişim 2018’de başlayan bir dürtüyle, 2020’ye yaklaştıkça yeni bir arayışa evrildi. Geçtiğimiz dönemdeki filmlere baktığımızda, 1970-80’lerde çekilen filmlerin estetik algısına yeniden yönelindiğini ve seyircinin yeniden o, nostaljik haz hissiyatını yaşayabildiğini fark edebiliyoruz. Hatta (her ne kadar filmi popülist bulsamda) pandemiden hemen önce vizyona giren Joker (Todd Phillips, 2019) bu arayışın ve tatmin duygusuna yeniden kavuşmanın en ilgi çekici örneği sayılabilir.

Bakışımız tüm manipülasyonlara direnirken geçmişte yaşadığımız görsel hazzın peşinde koşmaya devam ediyor. Bu yazıda sizlere, izlerken zevkten beyninizin arka tarafındaki görmeyle ilgili noktayı uyaracağını, adeta uyuşturacağını ve hatta içinizde orgazmik gıdıklanmalar yaratacağını utanmadan iddia ettiğim beş film önereceğim. Filmlerin neredeyse hepsini bilinçli bir şekilde 2010’ların ilk yarısından seçtiğimi de söylemeliyim. Umarım bahsettiğim bu haz hissiyatını siz de yaşarsınız. Keşifli okumalar…

NOT: BU LİSTE TAMAMEN KİŞİSEL ZEVKLERİME DAYALIDIR VE KARIŞIK SIRAYLA SIRALANMIŞLARDIR.

Laurence Anyways

Xavier Dolan, 2012

Xavier Dolan’ın sineması her zaman güçlü bir dile sahip fikrimce. Kendisi 20’li yaşlarının başında kariyerinde kazandığı önemli başarılardan sonra aklındaki sinemaya daha fazla yaklaşma fırsatı bulmasıyla birlikte, kendi sinemasal dilini de kısa sürede yarattı.

Genel olarak Xavier Dolan’ın filmlerinde kamera biraz daha rastgele hareket ediyormuş hissiyatı yaratır. Oyuncular kendi yaşantılarının içinde sıkıştıkları o küçük, can sıkıcı anlarda dolaşırken, kamera yalnızca izler ama izlerken mekanı da keşfetmeye devam eder. Sanki odadakilerin konuşmalarına kulak aşinası oluyormuşuz gibi bir hissiyat yaratır.

Laurence Anyways ise yukarıdaki paragrafta bahsettiğim açıdan, filmin görüntü yönetmeni Yves Bélanger’ın ellerinde çok estetik ve sempatik bir hale bürünüyor. LGBTİQ+ temalı bir film olmasını görüntülerle o kadar doğru bir şekilde destekliyor ki, seyirci ister istemez film boyunca neşe, sevinç, hüzun duygularını ana karakterlerle birlikte hissediyor. Filmin empatik havası, Dolan’ın filmlerinin genelinde gördüğümüz gibi sürreal (gerçeküstü) bir noktadan tasarladığı rüyamsı sahneler… Mesela filmin ana karakterleri psikolojik olarka karamsar bir andan geçerken odanın duvarına ağır çekimde “Liberte” (Özgürlük) yazıyorlar, birbirlerinin yanında cenin şeklinde yatıyorlar. Bu sırada kamera sanki bir müzik klibi ya da bir rüya gibi gerçeklikle pek de bağlantısı olmayan bir olaya şahit oluyormuş gibi hareket ediyor.

Filmin görsel tasarımı çok detaylı ve özenle hazırlanmış olmasına rağmen, yaratılan minimalist tarz, süresi uzun olan filmi “sıkıcı bir sanat filmi” yapmaktan çok uzağa taşıyor. 

Frances Ha

Noah Baumbach, 2012

Görüntünün yönetimini incelerken genellikle renklerden bahsedildiği doğrudur. Ama size şimdi renksiz bir renkli film öneriyorum: Frances Ha. Mistress America (2015) ve Marriage Story (2019) filmleriyle tanıdığımız Noah Baumbach, global olarak kendini duyurduğu bu filminde çok küçük bir ekiple minimal bir şekilde çalışarak, Fransız Yeni Dalgası’nı andıran gerilla tarzı bir sinema dilini takip ediyor.

Filmin görüntü yönetmeni Sam Levy, genellikle gri skala filmlerle tanınmakta. Bu da filmin siyah-beyaz tonlarını adeta renkliymişcesine bir hissiyat kazanmasına yardımcı oluyor. Film, bir sinema filmi için pek de profesyonel sayılmayaccak Canon’un 5D model kamerasıyla çekilmiş. Ancak yönetmen, o dönem gayet profesyonel sayılabilecek görüntülere bilinçli olarak grain ekletmiş. Bu da filme doğal bir eskitme efekti kazandırmış. Ayrıca filmde genellikle kameranın ışık ayarları için test olarak çekilen görüntülerden de kullanmış. Bu yüzden bazı noktalarda görüntülerin beklenenden fazla aydın olduğunu görebilirsiniz.

Yönetmen’in sanatına karşı olan özgüveni onun yalnızca pür sanat yapmasına neden oldu. Böylelikle Frances Ha, renklerin sıcaklığı, ışık patlamaları ya da gölgeler hakkında endişenilmeden çekilmiş oldu.

The Tree of Life

Terrence Malick, 2011

Terrence Malick, özenli bir sanatçı ve bir modern düşünür olmasının yanı sıra sinema stili üzerine oldukça fazla kafa yoran bir sinemacı. Filmleri onu takip eden genç sinemacıların maddi-manevi yol haritası olsa da, birçok filmci tarafından taklit edilmeye de çalışıldı. Ancak hiçbiri Malick’in sinemasına yaklaşamadı.

The Tree of Life’ın görüntü yönetmeni Birdman (2014), The Revenant (2015) ve Gravity (2013) filmlerinden tanıdığımız Emmanuel Lubezki. Bu ikilinin buluştukları nokta da “az ışık”. Lubezki çektiği her filmde doğal ışık kullanmayı tercih ediyor ve neredeyse hiç yapay ışık kaynağı kullanmıyor. Terrence Malick de sırf bu tarz bir film istediği için, Teksaslı bir ailenin hikayesine odaklanan filmin geçtiği evin pencerelerini güneş ışığının gelişine göre tasarlatıyor. Böylelikle 35 ve 65 mm filmlere kaydedilen eser, daha doğal renk tonlarından oluşuyor ve hizmet ettiği konuya uyum sağlıyor.

Her

Spike Jonze, 2013

Interstaller (2014), Dunkirk (2017), Spectre (2015) ve Ad Astra (2019) gibi filmlerin görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Hoyte van Hoytema, bu filmde de bambaşka bir iş çıkartıyor. Filmin altındaki güçlü fikri ve hikayeyi görsel olarak bizlere tatminkar bir estetikle sunuyor.

Yapay zeka ve gelecek temalarını işleyen filmlerin tipik özelliği karakteristik hale gelmiş renk paletleridir; mavi ve gri tonlarının hakim olduğu, görüntünün olabildiğince karartıldığı görüntüler izleriz. Hoytema, Her’de direkt olarak buna karşı çıkıyor ve bizlere mor ve turuncu renklerinin tonlarından oluşturduğu bir palet sunuyor. Sahnelerdeki ışık kullanımı da olabildiğince güneş ışığını andırıyor. Bu da yapay zeka ile bir insanın arasındaki aşk ilişkisini ele alan filmimiz için bilim-kurgudan ziyade romantik bir atmosfer yaratıyor. Az aydınlatma ve LED ışık tercih  edilmesi de yönetmen Spike Jonze’un kafasındaki “metamodernist” yapıya uyum sağlıyor.

The Grand Budapest Hotel

Wes Anderson, 2014

Sinemanın obsesif çocuğu Wes Anderson, her filmde olduğu gibi bu filmde de pamuk şekerini andıran pastel tonlara özen gösteriyor. Her zaman simetrik olarak konumlandırılan kamera, film boyunca yaptığı kamera hareketleriyle birlikte sinemaya bambaşka bir perspektif katıyor.

1996 yapımı Bottle Rocket’tan 2014 yapımı The Grand Budapest Hotel’e kadar tüm Wes Anderson filmlerinde gördüğümüz amerikalı görüntü yönetmeni Robert Yeoman, Wes Anderson’ın sinema dilinin ve dünyasının en büyük yaratıcı ve destekçilerinden biri. Yeoman’ın dahil olduğu filmlerdeki görüntü yönetim aşamasıyla ilgili verdiği röportajlardan oluşturulmuş kolaj videoyu şuraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

PODCAST ÖNERDİĞİM LİSTEYE BURADAN, KİTAP ÖNERDİĞİM LİSTEYE ŞURADAN VE YOUTUBE SİNEMA KANALI ÖNERDİĞİM LİSTEYE BURAYA TIKLAYARAK ULAŞABİLİRSİNİZ.

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP