“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

#Görü-yorum: “Yapacak Çok İşim Var ama İyi Bir Film de İzlemek İstiyorum” Diyenlere 5 Film

Yeniden merhaba sevgili okur! Yine tıkıldık evlere… Nasıl hissettiğini tahmin edebiliyorum. Gözünün önünde, -tam anlamıyla- ellerinin arasında hızla akıp giden bir dünya var küçük ekranlardan takip ettiğin. Her günümüz bu hıza adapte olarak başlıyor… Sana da olmuyor mu? Bazen telefondan ya da bilgisayardan gözümü ayırdığımda içinde bulunduğum odanın aslında hiç de o kadar hızlı olmadığını fark ediyorum. Olduğu yerde duruyor; kedim uyuyor, kahve soğuyor ve… Şarjım bitiyor! Ne?! Şarjım mı bitiyor!?

Neyse, biliyorsun bir şeylere isimler takmayı oldukça seviyoruz. “Telaş çağı” diyorlar bu zaman dilimine de, hep bir telaş içindeyiz. Onu yap, bunu getir, şunu söyle derken zaman geçiyor. Aslında “zaman kaçıyor” desem daha doğru olur. Hep bir şeyleri kaçırıyoruz -ya da kovalıyoruz-. Zamanla da kaçtığımız/kovaladığımız şeye dönüşüyoruz. Benliğimizi unutuyoruz; hırslarına, korkularına, isteklerine ve arzularımıza dönüşüyoruz. Üstüne üstlük bir de bakmışsın hiçbir şey yapmamışsın ya da bir şeyler yapmış olsan bile asıl yapman gerekenler hala orada duruyor… 

Nietzsche’nin de değindiği gibi; insan ilk önce dünyayı tanımak ister, sonra onu onu değiştirebileceğine inanır ve en sonunda da dünyanın onu değiştirdiğini fark eder. Sanat da bu yüzden vardır sevgili okur. Sanat bir tokattır; kendin olmayı unuttuğun vakit yersin suratına. Aradığın anlamı kaybettiğinde, yeniden hatırlatır sana; kendine getirir…

Telaş çağı değiştirdi hepimizi. Şöyle bir dur da bak kendine. Mor göz altları, bozuk uyku düzeni, artan stres ve gelecek kaygısı. Hayır, coğrafya kader değildir… Böyle düşündüğünü biliyorum (bu başka bir yazının konusu). Sen, kendin bir evrensin; kendi coğrafyaların var içinde. Tanımalısın içinde akan sakin nehirleri, gürültülü şelaleleri; koklamalısın içinde büyüyen çiçekleri; hatta bazen kendi içinde kopmalı bazı fırtınalar…

—Hop! Dur! Tamam… Uyuma… Hemen de canın sıkılıyor böyle muhabbetlerden. Asıl konuma geri dönüyorum: Sinema fedakarlık ister sevgili okur. Ancak burada “feda” da eden sensin “kâr” da… Kendinden biraz vakit vermelisin ki ona, kar edebilesin. O yüzden, bu yazı bir davettir sana… Bu kadar devrik cümle yeter! Yapacak işlerin daha da artmadan filmlere geçelim mi? Şimdiden keyifli ve keşifli izlemeler…

NOT: BU LİSTE TAMAMEN KİŞİSEL ZEVKLERİME DAYALIDIR VE KARIŞIK SIRAYLA SIRALANMIŞLARDIR.

Frank 

Lenny Abrahamson (2014)

İlk olarak İstanbul Film Festivali’nde izlediğim film, müzikleriyle beni hala etkilemekte… 

Sosyal medyada kendi çabalarıyla tanınmaya çalışan bir müzisyenin, takma bir kafayla dolaşan müzikal bir dahi olan Frank’in (Michael Fassbender) grubuna katılamasıyla birlikte değişen hayatını konu alan film, yalnızca zekice esprileriyle değil, insanın egosunun temelinde yatan probleme getirdiği yeni bakışla da akılda kalıcı bir tat bırakıyor.

45 Years (2015)

Andrew Haıgh

Evliliklerinin 45. yılını bir partiyle kutlamaya hazırlanan bir çiftin sakin hayatlarının, evlerine gelen bir mektupla nasıl da değişebileceğini çok güzel anlatıyor film.

Film, ritminin düşüklüğü nedeniyle ilk başlarda sıkıcı bir “festival filmi” gibi genellenebilecek olsa da, kurgu ve görüntü yönetmenliğiyle film izleyicisini oldukça başarılı bir şekilde manipüle ederek filmin içine sokmayı başarıyor.

Whıplash 

Damıen Chazelle (2014)

Akademi’de ödül almasıyla birlikte oldukça popülerleşen filmi, henüz daha hiç o kadar duyulmamışken yine bir festivalde izlemiştim. Her ne kadar yönetmenin sonraki filmi La La Land’i sevmesem de, bu filmde işlenen ego problemi, hırs ve başarı arzusu temaları oldukça ilgimi çekmişti.

Filmi büyük ihtimalle ya duymuş ya da izlemişsinizdir, her türlü bir kez daha izlemenizi öneririm.

Hunger (2008)

Steve McQueen

Politik cinayet, politik bombalama veya politik şiddet diye bir şey yoktur. sadece cinayet, bombalama ve şiddet vardır.

Bu film… Bittikten sonra içine düştüğüm ruh halini hala hatırlıyorum… Benzer atmosferlerin dünyanın her bir yanında yaşandığını fark etmek o kadar da kolay olmuyor her defasında. Bir hapishanede yatmakta olan siyasi suçlunun (Michael Fassbender) ölüm orucuna girmesini konu alan film, özellikle böyle bir dönemde kesinlikle izlenesi…

The Face of Another

Hiroshi Teshıgahara (1966)

İnsan kendini, kendi suretine göre yaratır

Özellikle savaş sonrası kimliksizleşme ve toplumsal buhranı ele alırken, öte yandan da dış görünüşün bir kimlik haline geldiği “modern” toplumları eleştiriyor film ta 1966 yılında…

Biliyorsun her listede mutlaka hakkında konuşmamayı tercih ettiğim bir film koyuyorum. O da, bu film. Mutlaka izlenesi…

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP