“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı
enter-the-void-gaspar-noe-2009

Görü-yorum: Bittiğinde Senden Eser Bırakmayacak 5 Film

Bu çağın insanı olarak beni şaşırtmadın ve o linke tıklayıp bu yazıya yönlendirdin kendini… Teşekkür ederim bunun için. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, içindeki değişme isteği konusunda yalnız değilsin. Bugünlerde kime sorsam, kimle konuşsam herkes aynı şeyi söylüyor; “değişim”…

Pandemi üzerine oldukça fazla yazıp çiziliyor, herkes şikayet ediyor; sıkılmışlar, bunalmışlar, yorulmuşlar. Ben farklı bir noktadan bakmayı tercih ediyorum. Daha önce yazdığım “mental pandemi” isimli yazımda da dediğim gibi sıkıldığımız, yorulduğumuz ve bunaldığımız şey ne karantina, ne pandemi, ne de virüsün varlığı… Yalnızca ve yalnızca kendimiziz.

Hiç bu kadar yalnız kalmamıştık kendimizle; hiç dinlememiştik, konuşmamıştık, sabretmemiştik. Pandemi -şahsen- bana bunu öğretti. Meğer kendime tahammülüm yokmuş… Her sabah uyandığımda Camus ile aynı soruyu soruyorum kendime;

“Kendimi mi öldürsem, bir fincan kahve mi içsem?”

Borçlar, harçlar, krediler, yalanlar, histerik kahkahalar, bok kokusu, biriken yapılacaklar, söylenmesi gerekenler, söylen(e)meyenler, kurumuş kedi kumu, boş buzdolabı, patlak ayakkabı, kırık ekran telefonu, uzaktaki sevgili, kışlıklar, rutubet kokusu, ölenler, yitenler, gelenler ve gidenler… Sonra duruyorum aniden, aynada yaklaşıyorum kendime ve annemin deyimiyle “papaz gibi olmuş”, uzamış saçlarımı karıştırıyorum; bir sabaha daha “merhaba!

Uzun süredir içinde sıkıştığımı düşündüğüm bu döngüyü, yaşamım boyunca adeta balyozla kıran yalnızca bir şey oldu: Sinema. Bir süreliğine yaşadığın farklı karakterler gibi konuk olduğun hayatlar, sahip olduğun ama sana ait olmayan düşünceler gibi sinema… Hayata ve siz, insanlara dair çok şey öğrendim filmlerden; neleri seversiniz, nelere kızarsınız, nelere hayransınız, nelerden nefret edersiniz… Dünya’da geçirdiğim 9189 günde yarattığım karakterime çok şey kattı sinema. Kimi filmi izledikten sonra kendime gelemedim dakikalarca, saatlerce ve hatta günlerce… O yüzden, bugün bu yazıda sana, bir kez izledikten sonra “eski sen” olmayacağın beş film önereceğim. Eğer “Utku, beş film ne ya?! Bu bana yetmez” der isen tam olarak şuraya tıklayarak senin için hazırladığım ve sürekli olarak güncelleyeceğim listeye göz atabilirsin.

NOT: BU LİSTE TAMAMEN KİŞİSEL ZEVKLERİME DAYALIDIR VE KARIŞIK SIRAYLA SIRALANMIŞLARDIR.

Boyhood

Richard Linklater, 2013

boyhood-richard-linklater-2013

Listenin ilk filmi “keşke ben çekseydim” dediğim bir başka film; Boyhood. Yönetmen Richard Linklater’ın 2001’den 2013 yılına kadar her sene oyuncularla bir araya gelerek çektiği film, boşanan anne-babasının gölgesinde büyüyen bir çocuğu üniversite çağına kadar takip ediyor. En iyi “yalancı-belgesel” örneklerinden biri sayılabilecek filmde, oyuncuların giderek yaş almaları ve kazandıkları deneyimlerle yaşamda daha tecrübeli hale gelmeleri sonucunda hayatlarının evrildiği noktalar, filme çok gerçekçi bir ton kazandırıyor.

Enter The Voıd

Gaspar Noé, 2009

enter-the-void-gaspar-noe-2009

İlk izlediğimdeki hissi hala daha hatırlıyorum. Algının kapılarını yeni yeni zorladığım bir dönemdi, saatlerce kendime gelememiştim. Filmdeki detayları yakalamak için üst üste iki kere daha izledim. Her izlediğimde bir daha ve bir daha etkilendim…

Noé, filmi çekmeden yıllar önce Tokyo’nun gece hayatına daldığı bir gece bu filmi ilk kez düşlüyor; ölümden sonra bedenden ayrılan enerji ya yaşamaya devam etseydi? Filmin ana konusu da tamamen bu temele oturuyor. Ana karakterimizin bir şekilde öldükten sonra “ruhu” bedeninden yükseliyor ve film boyunca geride bıraktığı insanların yaşamlarını takip etmeye devam ediyor. Enter The Void, Noé’nin 2002’de çektiği Irréversible ve 2015’te çektiği Love ile adeta bir bütünlük kuran, ara bir film. Böylelikle bu üç film kendi içinde resmi olmayan bir üçleme oluşturmuş durumda. Eğer beyin yakan, kafa açan ve algının kapılarını kıran filmlerden hoşlanıyorsanız üçünü de izlemenizi öneririm.

Parıs, Texas

Wim Wenders, 1984

paris-texas-wim-wenders

Herhâlde çok sevdiğim filmleri ortalama beş kere izlememiş olsaydım, şu ana kadar izlediğim filmlerin neredeyse iki katı kadar film izlemiş olurdum… Paris, Texas da bu tarz bayıldığım filmlerden; tanıdığım herkese izlemesi için baskı yaptığım, izlemeyenlere karşı önyargı yaptığım ve ard arda bilmem kaç defa izlediğim filmlerden…

Bu filmi diğerleri kadar uzun uzun anlatmaya gerek yok. Hatta sırf, benim için özel bir yeri olduğundan listenin üçüncü sırasına yerleştirdim; buraya kadar sabredip okuyanlar görsün diye…

Film, tam anlamıyla bir kaçış hikayesi. Hatta öyle bir kaçış ki bu… Adeta korona-sonrası-dünyaya ayak uydurmaya çalışan modern insanın kendinden kaçışı gibi. Ancak aynı kendi varlığımızın, sürekli bizi yakaladığı gibi filmde de ana karakterimiz kaçtığı noktaya varıyor eninde sonunda…

not: filmi o kadar çok izledim ki, üzerine saatlerce konuşasım ve uzun uzun yazasım var ama düşüncelerimi kendime saklamak isteyecek kadar da bencilce seviyorum bu filmi.

Taxı

Jafar Panahi, 2015

taxi-jafar-panahi-2015

Film bittiğinde ekrana bakakaldıktan sonra kafamın içinde yalnızca bir cümle yankılanıyordu: “İşte sinema bu!”

Film çekmesi yasaklanan, sansür üstüne sansür uygulanan Panahi, biniyor bir taksiye ve Tahran’ın sokaklarında kendi docu-dramasını çekiyor. Taksinin her bir yanına yerleştirilen kameraların varlığı filmin ilk sahnesinden beri işliyor dördüncü duvarın varlığını zihnimize. Bir süre sonra taksinin kokusunu hissetmeye başlıyorsunuz, pencereden vuran güneşin yakıcılığını… Taksiye binen oyuncular da senaryonun bir parçası tabii; ancak her biri o kadar güzel yaşıyorlar ki, kameranın konumu ve senaryonun olay örgüsü sayesinde adeta zamansal ve mekânsal bir kırılma yaşayıp 2015’in Tahran’ında bir taksinin içine ışınlanıyorsunuz. Mutlaka izlenesi!

Mommy

Xavier Dolan, 2014

mommy-xavier-dolan-2014

Ah bu film! Biliyorum listede yazdığım diğer filmler için de aynı tepkiyi verdim sayılır. Ancak Xavier Dolan, bu filmiyle yeni bir sinema dili yaratmayı başarıyor. Özellikle bunu Godard, Ken Loach, Dardenne Kardeşler ve Crononberg gibi yönetmenlerin yeni filmlerinin çıktığı bir dönemde yapıyor.

2010’larda çektiği filmleriyle hipster gençliği ve Z Kuşağı’nın ilgisini çeken, sırf bu yüzden kendinden öncekiler tarafından “abartıldığı” düşünülen genç yönetmen, bir psikolojik olarak yıpranmış bir anneyle sevgisiz ve yalnız büyüdüğü için eksik kalmış genç oğlu arasındaki ilişkiyi anlattığı filmde gerek müzikleriyle gerekse görüntü yönetimiyle ortalığı ayağa kaldırıyor.

Bu filmle ilgili bir önerimse, filmi mutlaka karanlıkta ve iyi bir ses sistemi ya da kulaklıkla izlemeniz.

PODCAST ÖNERDİĞİM LİSTEYE BURADAN, KİTAP ÖNERDİĞİM LİSTEYE ŞURADAN VE YOUTUBE SİNEMA KANALI ÖNERDİĞİM LİSTEYE BURAYA TIKLAYARAK ULAŞABİLİRSİNİZ.

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP