“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

GÜNEŞ’E İNANDIK

Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce doğan ve G tayf türünden sarı cüce bir yıldız olan Güneş, kabaca Dünya’nın çapının 109 katıdır; başka bir anlatımla yaklaşık bir milyon Dünya, Güneş’in içine sığabilir. Bu büyük ve parlak yıldız insanları tarih boyunca etkilemiştir. Onun ilahi güçlere sahip olduğuna, hastalıkları iyileştirebildiğine ve potansiyel olarak temiz, kalıcı bir güç kaynağı sağlama kapasitesi barındırdığına inanılmıştır. Çoğu çürütülmüş olan bu inançlara; insanlığın Güneş ile olan ilişkisine büyüleyici bir bakış açısı sunmaları yönünden bakmak, yerkürenin en parlak yıldızını farklı açılardan anlamaya çalışmak insan zihnine eşsiz bir bilgi alanı açmaktadır. İnsanların Güneş hakkında inandıkları şeylere ve onların ne kadar gerçek olduklarına göz atmadan önce etimolojik açıdan Güneş kelimesinin köklerini hatırlamak gerekirse; tarihimizdeki en eski kaynaklardan birisi olan (1070) Divan-i Lugat-it Türk’te güneş kelimesinin kökleri bulunabilir. Bu sözlükte ‘küneş’ olarak kullanılan kelime Eski Türkçe küne (ışımak) fiilinden,  -aş sonekiyle türetilmiştir. Yabancı dillerdeki etimolojik kökleri ise Latince ‘sol’ kelimesi de dahil olmak üzere birçok farklı kaynaktan gelmiştir. Eski İngilizce’de kullanılan ‘sunne’ kelimesi muhtemelen eski Cermen dilinden türemiştir ve her ikisi de “cennetsel beden olarak algılanan güneş” e dişil bir cinsiyet ekler. Bu dillerde dişil zamir 16. yüzyıla kadar güneş (sunne) kelimesine uygulanmakla beraber, 16. yüzyıldan sonraki zamanda eril zamir daha yaygın olarak kullanılmıştır. Öte yandan ‘ay’ her dönemde tipik olarak dişil zamirle anılmıştır.

Güneş ile ilgili hikayelerin ve efsanelerin temelde insanların bir doğa fenomeni hakkındaki eğlence anlayışlarından değil de onu kavramak ve anlamak için hissettikleri meraktan kaynaklandığını gözardı etmemek gerekir. O dönemde yaşayan insanlar için bu inançların herhangi bir bilimsel açıklama kadar gerçek olduğu akılda tutulmalıdır.

TAŞINAN GÜNEŞ

Tunç Çağı’nda İskandinav medeniyetleri, Güneş’in ilahi bir at tarafından çekilen bir arabanın üzerinde gökyüzüne doğru yükseldiğine inanıyordu. Bu inanç, Trundholm Mose bataklığında keşfedilen ve yaklaşık MÖ 1400’de yapıldığı düşünülen ‘Güneş Arabası’ nın bulunması ile ortaya çıkartıldı. 

(Fotoğraf: Trundholm Güneş Arabası, Danimarka Ulusal Müzesi)

Diskin bir tarafı, güneşin aydınlık yüzünü yani gündüzü temsil etmesi için yaldızlı, diğer tarafı ise Güneş gece batıdan doğuya dönerken Dünya’ya sunulan şeyleri temsil etmesi için karanlık bırakılmıştı.

Güneş’in gökyüzünde yolculuğuna yardım ettiğine inanılan tek araç güneş arabası değildi. İskandinavya’nın öbür ucunda, Güneş’in bir gemi tarafından taşınmasına ilişkin çizimler de bulunmuştur. Güneş Tanrısı’nın kadın olduğu fikri de bu dönemde yaygın inanç olmuştur. 

GÜNEŞ’İN MERKEZE GELİŞİ

Güneş ve gezegenlerin, evrenin merkezine yerleştirilmiş olan Dünya’nın etrafında döndükleri inancı bir ilkeye dönüşmüş ve yüzyıllar boyunca benimsenmişti.

Gizemli bir gökbilimci olan ve yaklaşık 500 yıl önce Avrupa’yı inançlar anlamında ikiye bölen sorular sorabilen Polonyalı bilim insanı Nicolaus Copernicus, uygulanabilir bir alternatif teori öneren ilk kişi olarak ortaya çıktı ve Dünya’nın evrenin merkezinde olmadığı, ancak gezegenlerin Dünya’nın değil de Güneş’in etrafında döndüğünü iddia etti.  Copernicus, ‘Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine’ adlı kitabını 1532’de bitirdi. Copernicus’un ölümünden sonra basılan kitabının önsözüne o dönem kitabı basan yayınevi; kitabın teorisinin gerçekten doğru olmadığını öne süren bir not da ekledi; bunun nedeni o tarihlerde kilisenin Güneş ile ilgili çağdaş fikirlere sapkınlık gözüyle bakmasıydı.

(Fotoğraf: Polonya, Torun, Copernicus Anıtı) 

Hem bilime hem de manevi alanlara inancı tam olan Copernicus’un bu teorisi ile Avrupa’da büyük bir değişim dönemi yaşandı. Sanat, mimari, edebiyat, politika ve bilime de etki eden bu değişim sayesinde Avrupa’da yeni bir hümanist düşünce yayılmaya başlamış oldu. Artık kendisini her şeyden üstün sanan ve de her şeyin merkezi olduğunu düşünen insanlığın bu bencil bakış açısı sarsılmaya başlamıştı.  Martin Luther’in 1517’de tezlerini de yayınlamasından sonra bu ilerleme gitgide hız kazandı. Ancak tetikleyici güç her zaman Copernicus’un astronomik anlamdaki devrimsel düşüncesiydi. 

ŞİFACI GÜNEŞ 

Eski Yunan’da Güneş ve Şifa Tanrısı olarak anılan Apollon’a olan inanç nedeniyle Batı’da eczanelerin birçoğunda Apollon’u Güneş formunda gösteren imgeler kullanılmıştır. Aslında Güneş’in şifa sağladığı inancının hayal ürünü olmadığı 1880’lerde bilim insanlarının UV ışığının tüberküloza neden olan bakterileri öldürebileceğini keşfetmesiyle kanıtlanmış oldu. Veremden muzdarip hastaların, özel olarak tasarlanmış arabalarda tekerlekli sandalyeyle dışarıya bırakıldığı ‘helioterapi’ de dahil olmak üzere birçok tedavi çeşidi uygulanmaya başlandı. Eğer Güneş parlamıyorsa, bunun yerine yapay gün ışığı yayan bir Finsen lambası kullanıldı.

(Fotoğraf: Finsen Enstitüsü, Kopenhag, Danimarka. 1900’lerde elektrik ışığı ile tedavi gören hastalar.)

Bununla birlikte, güneşin iyileştirici gücüne dair tüm inançların doğruluğu da kanıtlanmış değildir. Şu anda bildiğimiz, Güneş’in özellikle cilt üzerinde zararlı bir etkisi olduğudur. Yaşadığımız yüzyılda yürütülen sağlık kampanyaları artık cilt kanseri riskini artırması nedenini öne sürerek, güneşte çok fazla zaman geçirmenin tehlikelerine odaklanmış durumda.

GÜNEŞ LEKELERİ 

Avrupa’da teleskop icat edildiğinde, onunla Güneş’e bakan gözler, Güneş’in lekeleri olduğunu fark ettiler. Bu lekeleri ilk kimin keşfettiği konusunda bazı tartışmalar olmakla beraber genellikle Hollanda’dan Johann Goldsmid (Johannes Fabricius olarak da bilinir), İtalya’dan Galileo Galilei, Almanya’dan Christopher Scheiner ve İngiltere’den Thomas Herriot; ilkler arasında ismi sayılan insanlardır. Bu kişilerin dördü de 1611’de Güneş lekelerini fark ettiklerini iddia etmiştir. Dört adam da teleskoplar aracılığıyla ve değişen şekillerin çizimlerini elle yaparak, lekelerin varlığını ortaya koymuştur. 

(Fotoğraf: Goddard Uzay Uçuş Merkezi, NASA)

Lekeler fark edilinceye dek gökyüzünün mükemmel olduğuna dair bir inanç vardı. Böylece mükemmellik algısı da dönüşüm yaşamış oldu. Güneş lekelerinin ne olduğunu o tarihlerde bilmiyorlardı, çünkü bunları üreten manyetik alanları ölçecek araçlara sahip değillerdi. Güneş’teki karanlık noktalara neyin sebep olduğu konusunda hemfikir olamayan gökbilimcilerin bazıları bunun nedenini Güneş’in Dünya gibi volkanik yapıda olmasına, diğerleri ise yıldızın etrafındaki gezegenlerin yörüngesine bağlıyordu. Artık güneş lekelerinin, yıldızın fotosfer adı verilen bir kısmında oluştuğunu biliyoruz. Yıldızda gözlemlenen lekeler, patlamalar ve büyük fırtınalar Güneş’teki yoğun manyetik faaliyetin de bir göstergesi olarak kabul ediliyor.

KURTARICI GÜNEŞ

Günümüzde halen üzerinde çalışılmakta olan ve fikir yürütülen bir alan daha var. Bu da Güneş’te meydana gelen nükleer füzyon reaksiyonlarını yeniden yaratmanın, insanlık için sınırsız enerji üretebileceği düşüncesi.

Nükleer füzyon; güneşin derinliklerinde gerçekleşen, atomların birbirine kaynaşarak muazzam miktarda enerji oluşturduğu ve daha sonra ışık olarak salınan bir sürecin adı. 1958 tarihinde bazı kaynaklarda nükleer füzyonun gerçekleştirildiği yazılmış ancak kısa süre sonra bu haberler yalanlanmıştır. Buna rağmen, bilim insanları nükleer füzyonun başarılabileceğine ve karbonsuz bir geleceğe doğru ilerlememize yardımcı olabileceğine inanmaya devam ediyor.

İngiltere, Dünya üzerinde bir yıldız yaratabilme konusunda önemli bir adım atmış ve Oxfordshire’da inşa edilen deneysel nükleer füzyon reaktörünün ilk kez ateşlemesini gerçekleştirmiştir. 2020 yılının Kasım ayında yapılan bu deney sayesinde ilk ‘Plazma’ başarı ile elde edilmiştir. Yani bu, reaktörün tüm bileşenleri uyumlu şekilde kullanabilmesi ve hidrojen gazını ısıtarak maddeyi plazma haline dönüştürebilmesi anlamına gelmektedir.

(Fotoğraf: Mast Reaktöründeki plazmanın bilgisayar simülasyonu görseli)

Güneşte füzyon …

Güneş, dünyadaki tüm yaşamın temelidir. Bu devasa plazma topu esas olarak hidrojenden oluşur. Çekirdeğinde sürekli bir füzyon ateşi yanar ve burada hidrojen atom çekirdeği helyuma dönüşür. Bu nükleer füzyonda üretilen muazzam enerji, dünyayı ısıtan ve aydınlatan şeydir.

Yeryüzünde füzyon…

Füzyon araştırmasının amacı, atom çekirdeğinin füzyonundan enerji elde etmektir. Karasal koşullar altında en kolay kaynaşan iki hidrojen izotopu olan döteryum ve trityumdur. Süreçte bir helyum çekirdeği üretilir, buna bir nötron salınımı ve büyük miktarlarda faydalı enerji eşlik eder: Bir gram yakıt, bir elektrik santralinde 90.000 kilowatt-saat enerji üretebilir (Bu, 11 ton kömürün yanma ısısına eşittir). Füzyonun gelecekteki enerji ihtiyacına kalıcı bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca bu deney uzay araştırmalarında kullanılabilecek hale getirilebilirse, belki de günün birinde galaksiler arası yolculuğun kapısını bizlere açabilecektir.

Hakkında her şeyi bilmediğimiz, yeni bir bilgi edindiğimizde aslında ne kadar da cahil olduğumuzu anladığımız bu sonsuz evrene karşı meraklı olmak, onu hayallerle anlamaya çalışmak, bazen bu hayallerin peşine düşerek deneylerle gerçekleri ortaya çıkarmak insanoğlunun en görkemli eylemleridir. Atalarımızın ürettiği tüm kolektif bilgi, bizlerin şu an sahip olduğu son algıyı yaratmış olması açısından önemlidir. Bu inançların ya da yaklaşımların yanlış ya da doğru olmasından çok insanlığı nasıl bir ilerleme yoluna soktuğu gözetilmelidir. Bizler şu an bildiklerimizi doğru sansak da belki de birkaç yıl sonraki nesiller tamamen yanlış düşündüğümüzü ortaya koyabilecektir. Sonsuz merakları ancak faydalı sorularla cevaplanan türümüzün, tüm canlıların iyiliğini kapsayan fikirler üretebilmesi dileğiyle… 

Kaynakça:

Charles Q. Choi-Earth’s Sun: Facts About the Sun’s Age, Size and History

Nasa-Historical Aspects of Our Sun

Kat Dibbits- A Brief History Of Beliefs About The Sun

Howard Markel-The Origin Of The Word ‘Sun’

Daniel McCoy- The Viking Spirit

Dave Dearborn- Sunspots

Daniel Clery- Unusual Fusion Reactor

Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lisansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve avukatlık mesleğine halen devam ediyor. "Three", "The Shadow House","Happiest Hour" , "Uzaya Kaçan Küpe" ve "Keyfi Yanılsamalar" isimli kitapları hem Amazon hem de Barnes and Noble da online olarak yayımlandı(https://m.barnesandnoble.com/s/Serife+Gunaydin+Karakose). Yazarın denemelerini aktardığı www.allbyourselves.blogspot.com adlı bir blogu mevcut; aynı zamanda @mind_index instagram profilinde de sanattan bilime, felsefeden psikolojiye kadar pek çok konu hakkında da içerik üretiyor.

yorumlar (1)

  • Avatar

    Dondu

    👏👏👏👏👏

    reply

YORUM YAP