“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Habil ile Kabil’den Punk Rock’a

Faniler eşittir; doğum değil erdemdir farkı yaratan.
— Voltaire, Eeriphile (1732)

Çok hata yaptık! Kardeşimizi öldürdük sevgili okur… Erdemlerin en büyüğüydü belki de bağışlamak; bağışlamadık kimseyi… “Bilgi” demiş Sokrates, “erdemlerin en büyüğüdür”. Affetme erdemi de bilgiden gelmez mi zaten? Fakat hırsla kavurduk kendimizi. Bu, bilgi hırsı değildi; kıskandık başkalarını, dövüştük herkesle, bencildik. Koca bir hikayenin başlangıcıydık hepimiz, farkında değildik.

Başlangıçta söz vardı” diye başlar Yuhanna İncili. Şimdi sizleri sözün başladığı noktaya götürmek istiyorum. Sümer yazıtlarından Kur’an-ı Kerim’e kadar bütün metinlerde anlatılan bir hikaye vardır; Habil ile Kabil. İsimleri değişse bile anlatılanlar pek değişmez. Okuması en zevkli olanının İslamî metinlerdeki anlatım olduğunu düşünüyorum şahsen. Kabil, Adem ile Havva’nın büyük oğlu, Habil ise küçük oğludur. Habil çobanlık yapmaktadır, Kabil ise çiftçilik… Habil, bir gün avlanırken bir ceylan görür ve halihazırda takip ettiği avı bırakarak ceylanı takip etmeye başlar. Peşinden koşarak gittiği ceylanın kendi yavrusuyla buluştuğunu gören Habil, merhamet eder ve eve eli boş döner. Avını soran abisine başından geçeni anlatır, “babasının çok kızacağını” söyler Kabil. Ancak Habil, Adem’in ona kızmayacağını ve bu sözlerini duyarsa çok üzüleceğini söyler…

Habil ile Kabil, ilk mahsullerini Tanrı’ya sunmalıdırlar. Habil’in sunusu çoban olduğu için özenle seçilmiş bir kuzudur ancak Kabil yalnızca meyve ve tahıl sunar. Tanrı, Kabil’i huzuruna kabul etmez. Anlatılana göre amacı, Kabil’in özensiz olduğunu anlamasıdır. Ancak Kabil, tüm mesajı yanlış anlamıştır. Kıskanır ve planlar; abisini öldürmeyi planlar. Habil bir gün çalışırken ona gizlice saldırır ve öldürür. Bunun üzerine Tanrı, Kabil’i lanetler ve ömrü boyunca bütün yerküreyi dolaşmaya mahkum eder. Hikayenin devamına göre Kabil, kendi ikiz kardeşi Aklimâ ile evlenir ve yerküreyi dolaşırken soyunu devam ettirir, şehirler kurar ve şehirlere çocuklarının isimlerini verir.

Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.

[Neye gülüyorsun? İsimleri değiştir, anlatılan senin hikâyendir.]
— Quintus Horatius Flaccus

Habil’in kanını emen toprak Tanrı’ya seslenmişti, haber vermişti kardeşi tarafından öldürüldüğünü… Bundan 108 gün önce, tam 8 dakika 46 saniye boyunca boğazındaki diz baskısı yüzünden nefessiz kalarak yaşamını yitiren George Floyd da haber veriyordu bizlere ‘kardeşi’ tarafından katledildiğini: “NEFES ALAMIYORUM!”. Onun kim olduğunun, ne yaptığının, nerede yaşadığının, neden polis tarafından gözaltına alındığının bir önemi yok. Kabil kardeşini sırf kendi ilkel dürtüleri ve göze girme arzusu doğrultusunda öldürmüştü yine. Belki de tek fark, Habil ile Kabil’in hikayesinde beğenisi kazanılması gerek otorite Tanrı iken, günümüzde ise ‘kendini tanrılaştıran’ devlet idi. 

Devletleşen Tanrı ve tanrılaşan devlet arasında kalanlar olarak sence de fazla düşman olmadık mı birbirimize? Üzerinde nefes aldığımız, nefes bulduğumuz bu topraklarda yalnızca ırk suçları değil, ataerkil zihniyetin bir getirisi olarak cinsiyet suçları da işlendi, işleniyor. Sorarım sana; mesela ben 2020 yılında gelecekten ve teknolojik devrimden bahsedecekken neden hala ırk ve cinsiyet eşitsizliklerinden bahsetmek zorunda kalıyorum? Sadece bu da değil, bu problemler halolsa bile çözülmesi gereken gelir eşitsizliği, yolsuzluk ve hala sürüp gitmekte olan bir sınıf mücadelesi de var. Bunların bir çözümü var elbet, birazdan geleceğim oraya. 

Bu sefer fazla geçmişe değil, 1861-65 yıllarına götürmek istiyorum sizleri… Amerika topraklarında ekonominin işleyişi tarım ve hayvancılıktan sanayiye kaymaktadır. Dolayısıyla Afrika’dan zorla getirilen ve beden işçisi olarak çalıştırılan kölelere olan ihtiyaç giderek azalır. O dönem 11 eyaletin başkanı olan Abraham Lincoln’un amacı bütün eyaletleri sanayileşmeye teşvik ederek, köleliği ortadan kaldırmaktır. Lincoln, köleliği kaldıracağının ilan ettiğinde 7 eyalet bağımsızlıklarını ilan eder ve böylelikle Amerikan İç Savaşı başlar. Amerikan İç Savaşı sonucunda kölelik -tamamen olmasa dahi- kaldırılır, ancak Kabil yine Kabil’liğini yapar ve Lincoln’u öldürür, hem de bir komedi oyunu izlerken, güldüğü bir anda… 

The Birth of a Nation (1915) dir. D. W. Griffith

Amerikan İç Savaşı’nı ve sonrasını konu alan film The Birth of a Nation (D. W. Griffith, 1915), ırkçı söylemleri yüzünden eleştirilir.

Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, tek gerçek olan ‘zaman’ akmaya devam ediyor hala… Zamana yön verenler silinse bile hepimiz varlığımızı sürdürmeye devam ediyoruz.Tam da Lincoln’un istediği gibi, dünyanın sanayileşmeye yönelmesi sonucu oluşan işçi sınıfı yeni bir köle sisteminin parçası olmuştu. Fordizmin getirisi olan bu köle sisteminde işçiler genellikle bir üretim bandında küçük görevlere sahip olup, büyük işleyiş hakkında hiçbir fikre sahip değildirler. 1920’lerde fordizmin pik yapmasıyla birlikte sistem, işçi sınıfını giderek ‘vasıfsızlaştırır’.

yazının bundan sonrasını, yazının sonuna eklediğimiz Spotıfy çalma listesini dinleyerek okumanızı öneririm.

Şimdi bunca yazının asıl nedenine gelebilirim; Sanatçılar bu dünyanın üstünde yaşayan özel insanlardır. Normal insanların baktıkları noktalarla değil, nereden baktıkları ile ilgilenirler. Bundan dolayı bir sanatçının asıl misyonu da ‘şeylere’ yeni bir bakış yaratmaktır. Belki de bir ulak, bir elçidirler.

İşte tam da bu noktada, 1920’lerde vasıfsız olan işçi sınıfın çocukları 1970’lere geldiğimizde bu ezicisi düzenin, kapitalist sistemin ve popüler kültürün karşısında yer alan bir “gürültü” yarattılar: PUNK! Anti-militarist, otorite, ideoloji ve ırkçılık karşıtı bu gençlik toplum tarafından “uyumsuz” olarak adlandırılıyordu. Ancak onlar ne yaptılar? Uyumsuzluklarını bir tarz haline getirdiler. Şok edici giyiniş tarzlarında fütürizm akımından etkilendiler. Anti-militer bakış açılarını ve köle karşıtlıklarını köleliğin sembolü olan ağır zincirler, bileklikler, kurşun kaskları aksesuar olarak kullanarak gösterdiler. Her şeyin birbirinin aynı olduğu bir üretim bandına karşın “Kendin Yap Etiği” (DIY) adını verdikleri bir bilinçle kendi müziklerini kendi kurdukları şirketlerce yaydılar ve kendi posterilerini bastılar, kendi tasarladıkları fanzinlerle büyük bir yeraltı iletişim ağı oluşturdular.

Aslında punk, bir müzik türü olmaktan ziyade, bir ideoloji (her ne kadar karşı olsalar da) olarak ortaya çıktı. Günümüze kadar gelen punk ideolojisinin genel olarak kimliği, otorite, milliyetçilik ve kapitalizm karşıtı olmakla birlikte vejetaryenlik, veganlık ve hayvan aktivizmini desteklemektedir. Ayrıca “punk” bir Hristiyan da görebilirsiniz, bir Müslüman da… Genel olarak ateist olsalar da laik bir bakış açısı taşıyarak, her manevi değere önem veren bir yapıya sahiptirler.

Yani aslında punk, Habil ile Kabil’i köşeye çekip onlara daha büyük bir perspektif sunan şeydir. Hikayeyi yeniden hatırlarsak kardeş olan Habil ile Kabil, birbirleriyle gayet iyi geçinmektedirler. Ta ki otorite araya girip onlardan bir “sunum” isteyene kadar. Tam bu noktada insan beyninin en ilkel köşeleri alev almaya başlar. Kabul görme ve beğeni alma merkezi harekete geçer. Artık çok geçtir; kardeş kardeşe kırdırılmıştır bile.

The Specials

Two-tone Ska müziğinin önemli temsilcilerinden “The Specials”

Nitekim punk müziğin alt kültürü olan olan Two-tone Ska Punk, bir anlamda iki kardeşi birleştirdi: Jamaican Ska ve British Punk. 1960’larda Britanya’ya göç eden Jamaikalı işçilerin sayesinde İngilizler de ska müzikle tanıştı. Gençlerin arasından (özellikle punkların) hızla popülerleşen bu müzik türü, İngiliz gençlerin punkla harmanlamasıyla “Two-tone Ska” adı verilen yeni bir türe evrildi. İsmini ünlü two-tone gruplarından The Specials’ın üyelerinden  Jerry Dammers’ın kurduğu “2 Tone Records” plak şirketinden alan bu alt tür, dönemin popüler kültürünün aksine çok-ırklı müzik gruplarından oluşuyordu. Grupların Afrikalı üyeleri genellikle reggaeye benzeyen Jamaican Ska tarafını, Britanyalı üyeleri ise punk kısmını destekliyorlardı. Sözlerinde dönemin ciddi sorunlarına eleştiriler barındıran Two-tone Ska dinlerken (eğer İngilizceye pek aşina değilseniz) çok eğlenceli ve mutlu gelebilir. Nitekim, Two-tone Ska gruplarının klipleri de bayağı eğlencelidir.

İşte sevgili okur, sanat budur! Sırf otoritelerce bölünmüş, parçalanmış ve dağılmış insanlık özünde bir bütünün parçasıdır. Bütün bu olayı Habil ve Kabil’in hikayesinden anlatmamın nedeni de budur. Sanat, dini metin ya da kutsallık tanımaz. Sanat var olanı değiştirir, dönüştürür ve yeniden yaratır. Bu noktada, Two-tone Ska, bir bütün olmanın en güzel örneğidir fikrimce. Nerede doğduğunun, neye inandığının, nasıl biri olduğun veya ten renginin hiçbir önemi yok zamanın akışında. Biz insanlık, ya bir bütün olarak yaşamayı, utanmayı, merhamet etmeyi ve her şeyi kabul etmeyi öğreniriz ya da hep birlikte bu küçük silik mavi noktanın üzerinde yok oluruz. Bu nedenle bizler otoriteleri sorgulamakla yükümlüyüz! Harekete geçmek, birleşmek ve gürültü yapmak zorundayız! SES ÇIKAR!

 

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP