“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Harikalar Diyarı; Bohemyalı Antonín Dvořák

1841,Kuzey Prag.

Moldau ırmağının kenarında bulunan Nelahozeves adlı küçücük bir köydeyiz. 

Bu küçük kasabada bugün dünyaya gelen Bohemyalı Antonín Dvořák, zamanının ötesinden bizlere seslenebilen dev birine dönüşecek. Büyük müzik ve mücadele insanı iyi ki doğdunuz.  Dvořák çok özel biri. 1885 senesinde İngiltere’ye ikinci konserine gittiğinde hiçbir şey saklamadan gazetecilere apaçık anlatır hayatını. O yüzden doğru tanıma fırsatımız var onu. Samimi biri.

Dvořák’ın doğduğu ev

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğar Dvořák, babası hancıydı lakin o dönem her hancı aynı zamanda kasaplık da yapar. Çocukluğundan itibaren babasına yardım etmek durumunda kaldığından, o eserleri besteleyen ve çalan eller, hayvan keserek kasaplık yapmak zorunda kalır.

O dönemin Bohemya’sında her çocuk müzik öğrenmek zorundadır, yasa böyle. Ulusal anlamda yetenekli müzisyenlerin buradan geldiğini düşünür büyük Dvořák. Her köyün sekiz ile on kişilik müzik grupları vardır, o da keman çalmaya başlar başlamaz kendi köyünün topluluğuna katılır. O dönem konser sırasında dansa başlanır ama kimseden para toplanmaz. Ne zaman ki dans alevlenir, o zaman müzisyen dans edenleri durdurur ve para toplanmadan çalmaya başlanmaz. Dvořák’ın payını hep babası alır. On üç yaşına geldiğinde amcasının köyüne giderek Liehmann’dan ders almaya başlar. 

Org çalmayı öğrenir, keman dersleri alır ve Liehmann için müzik eserleri çoğaltmaları yapar. En başlarda her çalgı için doğru anahtarı bilmediğinden ve kimse henüz açıklamadığından transpoze hataları doğuracak şekilde yazar. Şarkının tonunu değiştirmeye denir transpoze. Başka tondan çalmaktır. Mükemmel bir müzik insanı olarak tanımladığı Liehmann’dan piyano ve kontrpuan öğrenir. Her öğrencisinin kendini bulmasını isteyen bir müzik adamının yapacağı şekilde eğitir onu Leihmann. Numaralandırılmış bası kendi öğrenir mesela. Bu sistem Barok döneme ait, bas sesin üzerine kurulan aralıklar sayılarla gösterilirdi. Çok uğraşmış, çok çalışmış, çok istemiş biri Dvořák. 

Babası pek razı değilmiş başlarda lakin Dvořák’ı seven dostları babasını ikna edince Prag yollarına düşer. Organist Lisesi’ne Joseph Pitsch’in öğrencisi olarak girer. Tüm hocalar Alman olunca uyum sağlamakta zorlanır. Lakin aynı dili konuşamasa da yeteneğini göstermenin bir yolunu bulur elbet! Pitsch ölünce yerini Krejci alır. O çok daha üst düzey bir müzik insanıdır. İlk kez Mozart, Beethoven dinleme deneyimini onunla yaşar Dvořák. Düşünün hala enstrümantasyon bilmediği yaşlarda ilk kez isimlerini duyabilmiş bu dahilerin. İlk orkestra konserini duyabilmek için, konservatuvarda gizlice provaya sızdığını biliyor muydunuz?  Şef Spohr, Beethoven’ın korolu senfonisi. Heyecanını iki yüz sene sonra bugün içimde hissedebiliyorum. Muhteşem bir şey. 

Üç yıl sonra mezun olduğunda (19), hayatını kazanma zorunluluğundan kafelerde, sokakta, halka açık her yerde uvertür, dans, potpuri çalarlar. Bu sayede güzel de para kazanmaya başlayınca devam eder. Bir ara akıl hastanesinde bile çalarlar altı kişilik bir grup olarak. Para kazansa bile lükse para ayıramayacağından opera temsillerine gidemeyen Dvořák, bir keresinde Pazar günü opera kapısında ‘’Der Freischütz’’ anonsunu bekler. 

Bakın kapitalizm budur, operayı zenginler için yaptırır. Sanatla sıradan halk arasına sosyal mesafe koyar. Bugün yarattıkları sosyal mesafelere salgınla bir yenisini eklediler. Yakında dijital mesafeler de açılacak.  Neyse efendim on kreutzer ödemesi gerekir bilet için lakin parası yoktur. Yakınlarda bir arkadaşından ister, arkadaşı kendisinde olmadığını bulup geleceğini söyler. Gelin görün ki gelen giden olmaz. Ağlayarak oradan ayrılmak zorunda kalan Dvořák, zaman zaman iyi konserler izlemek için gizlice içeri sızıp davulun arkasında saklanır. En büyük keyfi beste yapmak olduğundan 1861’de yaylılar için dörtlü ve beşli eserler besteler. Üstadı Krejci beğenince tüm cesaretini toplar ve çalışmaya başlar. Bir yıl sonra öylesine büyük bir olay gerçekleşir ki Dvořák’ın hayatı ve hayalleri için önemli bir adım olur. 

Mayer yönetimindeki Bohemya Opera’sının açılışıdır bu büyük olay! Otuz altı kişilik bir orkestra kurulur ve bunların çekirdek kadrosu Dvořák’ın çaldığı grubun üyeleridir. Dans müziği yapan bir grubun Bellini operaları seslendirdiğini hayal edin, öyle diyor Dvořák. 🙂 Ellerinden geleni yapan bu güzel insanlar, yine de gurur duyarlar elbette ulusal operalarıyla. Karl Bendl ile tanışır burada. Bendl’in çok geniş nota koleksiyonuna hayran kalır! Ona notalarını ödünç verince Beethoven altılısı, Onslow dörtlülerini hatim eder. Sürekli yazar, yazar, yazar… O kadar çok yazıp yırtar ki ev arkadaşları arasında dalga konusu bile olur. Yine de vazgeçmez ve iki yıllık bu sürecin sonunda yurtsever ilahiler besteler. Ve bu beste Karl Bendl yönetimindeki orkestra tarafından seslendirilir.  Çıldırmıştır mutluluktan, böyle görkemli duygulara bayılıyorum! Uzun ve zorlu emeklerle yaptığınız bir şeyin mükafatını almanın verdiği zevk hiçbir şeyde olamaz. Tutkunun olduğu yerde hiçbir şey yanlış olamaz. En büyük tutkularından biri olan operada ilk denemesi; König und Köller, armoni ve orkestrasyon yönüyle ele alındığında buram buram Wagner etkisindedir. Bunun nedeni o zamanlar Wagner, Prag’a gelir ve Die Meistersinger’i yeni dinler Dvořák. Wagner gelince heyecandan delirir. Onun peşinden caddede bile yürür. Ben de lisede milli takım basketbolcularını taşıyan otobüsün peşinden koşmuştum imza alabilmek için. 

İşte o Wagner esintisi olan operanın sahnelenmesine karar verilir. Piyano ve koro provaları sonrası, şikayetler gelir. Wagner eserlerinden bile zordur. Çok dahiyane, özgün lakin şancının söylemesi imkansız denilerek eser rafa kaldırılır. 1875 senesinde yırtar atar eseri, yeniden yazar. Bu defasında Wagner özentisi olmayan daha kolay, ulusal bir eser doğar ve başarılı olur. 

Mali durumu da düzelen Dvořák, evlenir. Adalbert Kilisesinde org çalar, insan gerçekten hayret ediyor değil mi? Nasıl kilisede org çalabilir diye delirmemek elde değil. Lakin bu onun kabul görmesi için önemlidir o dönemde. Kilisenin gücü ve zorbalığı derim ben buna. 

Aynı sene Avusturya Devleti’nden bir burs kazanarak Viyana’ya gider. Viyana’da yarışmalara katılır. İlk senfonisi Opus 25 ve operasıyla başvurur lakin kazanamaz. Ertesi sene yeniden dener, yine olmaz. Üçüncü katılmasında nihayet kazanır! Ardından bir kez daha şan ikilileri, yaylı çalgılar dörtlüsü, piyano varyasyonları ve piyano konçertosuyla başvurur. Birkaç ay bekler. Bir gün, ünlü eleştirmen Hanslick’ten mektup alır ki o dönem için muazzam bir şeydir, bununla da kalmaz Brahms, Herbert gibi isimlerin jüri olduğu bir yerde ödüle layık görülür. Brahms ödül ile de bırakmaz onu ve Berlinli yayıncı Simrock’a tavsiye eder, öğütleri ile onu ulusun yerel müziğine yöneltir. O günden sonra kendisini kimse tutamaz zaten. İlk ürünlerinden olan Slav Dansları büyük başarı kazanır. Lakin 1876’da çok ağır bir şey yaşar, küçük kızını kaybeder. Ona bestelediği Stabat Mater, Dvorâk’a dünya çapında bir ün getirir. İngiltere’ye çağrılır ve Cambridge Üniversitesi tarafından onursal müzik doktorluğu unvanı verilir. 

Prag Konservatuvarı kompozisyon öğretmenliğine atandığı 1891 yılı sonlarında, o yıl açılan Ulusal New York Konservatuvarı’nın çağrısı ile Amerika’ya gider ve kurumun yöneticisi olur. İşte efsanevi From the New World; Yeni Dünyadan adlı senfonisini 1893’te orada besteler. İki sene sonra Çekoslovakya’ya dönerek Prag Konservatuvarı’nın başına geçer. 1904’te ilk Ulusal Müzik Şenliği’ni bizzat düzenler lakin tam da şenliğin başlayacağı gün olacak olan olur…

Dvořák’ın düzenlediği, emekler verdiği şenliğin başlayacağı gün bütün ulusu yasa boğan ölümü gerçekleşir. Prag’da hayata gözlerini kapatan büyük usta, Çekoslovakya’nın ulusal kahramanı olarak büyük bir törenle toprağa verilir. 

Çeklerin ünlü bestecisi Dvořák hakkında bilmeniz gereken bazı detaylar şöyledir; Kendisinden söz edilmesini sevmeyen, zorda kalmadıkça mektup yazmayan; sade, gösterişsiz biridir. Bir keresinde şöhretinin zirvesinde iken bir koro şefinden aldığı övgü dolu mektuba şöyle yanıt vermiştir kendisi; ‘’Kendine gel, dostum. Bir yarı tanrıya hitap etmiyorsun. Ben basit bir insanım, şatafatlı sözler bana göre değil. Şimdiye kadar neysem bundan sonra da öyle kalacağım.’’

Her sabah, ormanda kuş seslerini dinleyerek yürüyüş yapan, bütün kuşlara ama en çok güvercinlere meraklı biridir. Beethoven geleneğinin izleri görseniz bile ona oranla daha yalın bir anlatıma sahip duygusal biridir. Geleneksel ulus müziği ile Avusturya İmparatorluğu’nun egemenliğindeki ülkesinin acılarını dile getirmiştir. 

Trenlere meraklıdır. Boş vakitlerinde istasyona giderek gelen trenlerin numaralarını, içlerindeki yolcuların adlarını bir deftere kaydeder. Öyle ki Prag Konservatuvarı’nda öğretmenlik yaptığı sıralarda, ders ortasında öğrencilerden birini, bir yolcunun o gün hangi trenle gideceğini öğrenmeye bile gönderir. Bir gün de kızının nişanlısını gönderir lakin çocuk istasyonun yolunu bile iyi bilmeyince kızını azarlar, iyi bi eş seçememişsin diyerek. 

O, Nehalozeves isimli küçücük bir köyden okyanus ötesini aşarak bütün dünyaya yayılan bir ruhtur. Okyanus ötesine, bütün dünyaya yayılsa bile oralarda yaşamaması onun ne kadar özel biri olduğunu anımsatsın size hep. Senfonileri, senfonik şiirleri, konçertoları, oda müziği eserleri, liedleri ve operaları hep o slav danslarının ritimlerini taşır. Hikayesini bildiğimden beri onu, kemanıyla köylerde gezerek dans müziği çaldığını hayal ederim. Her bir eserinde o çocuğu hissediyorum iliklerime kadar. Gözlerimi kapatıp hayal kurduğumda onu dinlerken çok yönlü yaratıcılığı beni de etkisi altına alır. Bize Yeni Dünyadan senfonisi ile seslenirken dahi finali yurdunun danslarından biri olan Furiant ile bitirmiş olması bana en büyük keyfi veren şeydir onunla ilgili. 

Onda aidiyet, güzellik, sonsuz bir hasret, acı, coşku lakin yalın bir samimiyet vardır. O yüzden belki herkes Bach dinleyemez ama herkes bu yönden çok benzediği çağdaşı Tchaikovsky’i dinlediği gibi Dvořák’ı da dinleyebilir, klasik müzikten anlamasa da. Bu arada AIVA Yapay zeka, ünlü bestecinin yarım kalan E (mi) minör bir piyano bestesini tamamlamaya çalıştı ve gerçekten sanatçının ölümünden 115 yıl sonra tamamladı. Beste, önümüzdeki Kasım ayında Prag Filarmonik Orkestrası tarafından icra edilecek. Ben merakla ve heyecanla bekliyorum inanın. 

Benim en sevdiğim 9. Senfonisini Marin Alsop performansı da paha biçilemez lakin en efsane performansa sahip olan, daha önce sık sık paylaştığım Gustavo Dudamel performansı ile bir kez daha hikayesini bilerek dinlemeniz için buraya iliştiriyorum. Lütfen vaktinizi ayırın, arkanıza yaslanın gözlerinizi kapatın ve büyük usta Dvořák’ı hayal ederek, bu hikayeyi hayal gücünüzde canlandırarak bir kere daha dinleyin. Böylece en iyi yerden izleyen Papa’yı görmemiş olursunuz. Muhteşem Dvořák’ı böylesine leziz şekilde anarken kendinize de büyük bir hediye vermiş olacaksınız. 

Saygıdeğer Antonin Dvořák, bu dünyaya ve bizlere bıraktığınız, hediye ettiğiniz bunca güzellikten dolayı size derinden şükran duyduğumu belirtmek isterim. Sevilmek için ısrar etmeyen, yalnızca sevdiği şeyin peşinden giden, heyecanlanan, hisseden, samimiyet yüklü bir harikalar diyarısınız benim için. O diyar ise kemanınızla dolaştığınız köy meydanı…

Tüm kalbimle ve samimiyetimle, saygı ve sevgilerimi sunarım, iyi ki doğdunuz.

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP