“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Hızlandırılmış İngiliz Kültürü Dersi: Downton Abbey

Aslında bu hafta için başka bir yazı planlıyordum, bitirmeye çok yaklaştığım bir yazı. Ancak Amazon Prime’ın, sonunda memleket hudutlarına intikal etmesi ile içeriklerini heyecanla karıştırmaya başladığımız bugünlerde içerikler arasında karşıma çıkan, dolayısıyla öncelik vermek istediğim; eski aşkım, derin aşkım, büyük aşkım Downton Abbey‘yi konuşacağım. İzleyenler için bir tazeleme, izlemeyenler içinse bir itme kuvveti benim içinse eski aşka kavuşma olur diye umuyorum. Hemen belirteyim, bu ne bir inceleme yazısı ne de spoiler içerikli bir yazı.

6 sezondan oluşup 2010-2016 yılları arasında ekranlarda olan ve yeryüzündeki televizyon ödüllerinde katiyen es geçilmeyen Downton Abbey; İngiliz üst sınıfına üye Crawley ailesi ile yanlarında çalışanların Downton Malikanesi içerisindeki hayatlarını merkeze koyarak dünyanın en çılgınca değiştiği 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, özelde İngiltere, genelde ise dünya personasını çiziyor. Yaşam biçimlerinin, günlük hayatın, dünya haritasının, kapital kontrolün, sosyal sınıfların, hakların, yönetim biçimlerinin, cihaz kullanım alışkanlıklarının her şeyin ama her şeyin baştan aşağı değiştiği bir çeyrek… Dizinin yaratıcısı Julian Fellowes da hikayesini 1912-1926 yılları arasındaki zaman bloğuna yerleştirirken hem Batı dünyasının hem de Crawley ailesi ve onların çalışanlarının öznel dünyasının değişimine, dönüşümüne, İngiliz gelenekselciliğine dair sevdiğimiz ne kadar şey varsa bolca kullanarak dahil ediyor seyirciyi. Diziye dair geçmiş zaman kullanmaktan kaçınıyorum zira dünya genelinde dev bir izleyici kitlesine ulaşan yapım, dizinin markası altında çıkardığı onlarca farklı ürünün, hala ciddi oranlarda satışta olmasıyla ve geçen yaz büyük veda olarak vizyona giren sinema filmiyle güncelliğini koruyor. Yani Downton Abbey macerası, hala taze bir deneyim birçokları için.

İngiliz televizyon geleneğinin bir ürünü olarak öğretici içerik şeklinde okumanın mümkün olduğu Downton Abbey, biz ölümlülere her fırsatta büyük bir evin ve asil sınıfın yaşayış biçiminin neden ve nasılını anlatıyor. Diziyi tamamladığınızda İngiliz sosyal sınıf sistemine dair aklınızda zerre soru işareti kalmayacak kadar öğreniyorsunuz her şeyi. Bunu didaktik bir biçimde yapmayıp izleyiciyi sahne içerisindeki bir çömezle eşleştirerek yapması ise dizinin en güçlü yanlarından biri olan senaryo yazımının zarif ve şahane bir örneği. Bu çömez eşleştirmesi haliyle birinci sezonda ağırlıklı olarak besin zincirinin en alt üyesi olan mutfak yardımcısı Daisy’yiz, onunla “neden” diye sora sora büyük bir evin çalışanlarca karşılanan ihtiyaçlarının neler olduğunu, hangi tabakların hangi uşak tarafından servis edildiğini, hangi odanın hangi sırayla hazırlandığını ve daha birçok şeyi öğreniyoruz. Ardından İngiliz aristokrasisini iki nesil boyu ayağa kaldıran Amerikan milyoner mirasçı kadınları, İngiliz miras ve unvan hukukunu öğreniyoruz; bu uygulamaların değişimine, mesleklerin farklılaşmasına kadar gidiyor öğrenme yolculuğumuz. Tüm bu değişimler yaşanırken bazı şeylerin hiç değişmeyişini ve Downton Malikanesinin bir şekilde hep orada olacağını da öğreniyoruz.

Savaş ve barış gelip geçti. Downton hala ayakta ve Crawleyler hala içerisindeler.

Bu koca evde iki sınıfın temsiline ek olarak oldukça dengeli oluşturulmuş toplumsal temsil figürleri de var. Crawley ailesinin kızlarından en küçüğünün bir süfrajet olması, şoförün İrlandalı bir bağımsızlıkçı oluşu, aileyle bir arada yaşamak için gelen kuzenin orta sınıf bir avukat olması, uşaklardan birinin gay olması en belirginleri. Özellikle 4.sezon itibariyle kadınların daha da güçlü bir hal alması gelişen dünya resmini daha da gerçekçi bir biçimde inşa ediyor önümüzde. Bu denli gelenekselci bir kültürün ve toplum yapısının içerisinde, neredeyse nesil farkı olmaksızın yaşanan değişimlere incecik detaylarla işlenmiş bir panaroma niteliğinde Downton Abbey. Hem hikayesindeki hem de yapımındaki detaylar zaten onu bu kadar etkileyici kılan. Son derece ince düşünülmüş bir sanat ekibinin olmasına zaten aktif olarak yaşayan bir evde çekilmesi de eklenince anlattığı dünyaya dair eğreti duran hiçbir şey kalmıyor. 

Dizinin çekildiği o şahane yapı olan Highclere Castle gerçek hayatta Carnarvon Kontluğu’nun ana evi olarak Carnarvon ailesine ait. Bütünlüğü hala korunan oldukça büyük bir mülk burası. Ayrıca bu soyadı The Crown izleyenlere tanıdık gelebilir zira 3.sezon 5.bölümde kraliçemiz lakabı Porchy olan 7. Carnarvon Kontu Henry George Herbert ile uzun bir seyahate çıkıp akabinde kendisini kraliyet atlarından mesul kılmıştı. Zamanında da ikilinin evlenmesine oldukça sıcak bakılmış. Şu an Carnarvon Kontluğu’nda Kraliçe’nin de vaftiz annesi olduğu, 8. Kont George Reginald Oliver Molyneux Herbert başta. Diziye hayat veren evin gerçek hayatta da kraliyetle belirgin ilişkilerinin bulunuyor oluşu dizinin kendi kurgu dünyası içine de sızıyor ve büyük finalinin ardından ‘olacak mı, olmayacak mı’ diye merak ettiren, son kararı Maggie Smith’in onayına bırakan ve sonunda geçen yaz vizyona giren Downton Abbey filminde Downton Kral 5. George ile Kraliçe Mary’yi ağırlıyor.

Velhasıl benim başıma gelmiş en güzel televizyon işlerinden biri, belki de birincisiydi Downton Abbey. Kültüre dair öğrendiklerimin yanında dizinin kadrosunda yer alışıyla tanıdığım ve hala aşırı heyecanla takip ediyor olduğum birçok oyuncu kazandırdı bana. Her ne kadar hala Highclere Castle’a gidememiş olsam da diziyle alakadar yapabildiğim kadar yolculuk ve koleksiyonculuk yaptım. Dizinin yapımına dair kitaplar, Highclere Castle ve Carnarvon ailesine dair kitaplar, Downton Abbey çay serisi gibi birçok şeyden bahsediyorum ki aklım daha şarap serisinde ve alamadığım kitaplarda. Yurtdışında geçirdiğim ilk Noel’e denk gelen final bölümünü izlemek için vpn ile İngiltere yayınına bağlanıp masanın bir ucunda kulağımda kulaklık, önümde bilgisayarla oturmuş olmam, aynı seyahatte PBS’in gün boyu Downton Abbey maratonu ve belgeselleri yayınlaması sebebiyle katılmadığım buluşmalar gibi ya da imkanım olan her dönem makalemi bu dizi üzerine yazmam gibi birçok da anım var. Yani diyorum ki, bu diziyi izleyin ve izledikten sonra bana yazın ve üzerine konuşalım. 

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

YORUM YAP