“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Devrimin Umut Hali; Hrant Dink

“Tek yolumuz ‘bir arada yaşamayı savunmak’ olmalı. Bu yol hem aklın hem de vicdanın gereği.”

‘’Ne var ki birlikte yaşamak öyle yukarıdan birilerinin bahşedeceği bir lütuf değil, birlikte yaşayan halkların birlikte üretmeleri gereken bir uygarlıktı.”

Sözlerinden de anladığınız gibi Hrant Dink her zaman bir arada yaşamayı savunan, dostluğu, birliği anlatmaya çalışan biriydi.

Malatya’da 15 Eylül 1954 yılında dünyaya geldi. Annesinin ve babasının ayrılması üzerine iki erkek kardeşiyle Türkiye’nin Doğu Anadolu’sundan Marmara’sına İstanbul’a geldiğinde beş yaşındaydı. Kardeşleriyle birlikte Gedik Paşa’daki Ermeni Protestan Kilise’sinin çocuk yuvasında yatılı olarak yaşamaya başladı. Sonrasında tüm kardeşler bu kiliseye bağlı İncirdibi İlkokulu’na gitti. Yaz aylarında da okulun Tuzla’daki kampında kalırlardı. Fen Fakültesi’nde Zooloji ve ardından da Felsefe eğitimi alan Dink, ‘biyoloji felsefesi’ kürsüsü hayallerini, Türkiye’de gelişmekte olan sol siyaset içerisindeki aktif mücadelesine terk etti.

Hrant, çocukluğundan büyüyünceye dek yazlarını geçirdiği Tuzla Çocuk Kampı’nın yönetimini eşi Rakel Dink ile üstlendi. Burada pek çok kimsesiz Ermeni çocuğa sahip çıktılar. Ardından Tuzla Kampı’na ‘’Ermeni militan yetiştirildiği’’ suçlamasıyla devlet tarafından el kondu. Bu olay sonrası, Tuzla Çocuk kampını 1996 yılında yayımladığı ‘’Aşk Olsun’’ yazısında kaleme aldı. Orayı öyle güzel anlatmış ki ben okurken oraya gittim, onlarla birlikte oyunlar oynayıp toprağı kazdım ve sizde o kampı zihninizde canlandırabilin diye yazının bir kısmını paylaşmak istiyorum. 

“Dümdüz bir araziydi bizi alıp götürdüklerinde. Birkaç yüz metre ilerisinde de, henüz el değmemiş bir göl ve yanında tertemiz bir deniz. İlkokul iki ile beşinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik, 20 kişi kadar. Koca bir yaz orada kamp hayatı yaşayacaktık güya… Ve kazmaya başladık önce. Kazdık çadır çubuklarını diktik, kazdık fidan diktik, kazdık kuyu açtık. Başımızda bir inşaat ustası ve biz 20 çocuk amele, kazdık temel attık ve bina inşa etmeye başladık. Yanı sıra kazdık kümes yaptık, ahır yaptık. İnanın o yıl hep kazdık.

Tam üç ay boyunca çalıştık çabaladık ve o dümdüz çorak araziyi giderek yeşillenen giderek renklileşen, üzerinde binalar yükselen ve görenlere “Aaa…! Buraya insan eli değmiş, burada insanlar yaşıyor” dedirten bir yer haline getirdik. Kamp hayatı yaşamaya gitmiştik, kamp inşa edip döndük yatılı okulumuza o yaz.

Ve o yazlar, yıllarca ardı sıra hep böyle devam etti. Her yaz gittik Tuzla Kampı’na. Biz çocukların sayısı da giderek arttı. Yeni kuyular açtık, su çoğaldı, yeşillikler çoğaldı. Gündüzler ve geceler boyu elle durmaksızın çektiğimiz su tulumbası da günün birinde motorlaştı. Yıllar geçtikçe ağaçlar boyumuzu geçti, binaları kapladı, kampın göğü geçit vermez oldu kızgın güneşe, gölgeleşti her bir yan. Çocuk emeğimize karışan çocuk seslerimiz gübresiydi belki de doğanın. Gelen imrenir, gören imrenirdi. “Aşk olsun” derdi herkes, “aşk olsun.”

Yazının sonunu da mutlaka okuyun. Böylesine keyifle başlayan bir anı, ne yazık ki devletin asılsız iddiaları yüzünden hüzünle sonlanıyor. 

Bu olay Dink’i derinden yaralamış olacak ki 2000 senesinde ‘’Davacıyım ey insanlık!…’’ adlı yazıyı kaleme alarak yazısını şu sözlerle bitirmiş;

“Ve artık bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız, bizim ‘Atlantis uygarlığımız’ şimdi bir harabe…

Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun… Binanın omuzları düşük… Toprak çorak… Ağaçlar küskün…

Benim isyanımın pike uçuşları ise, bin bir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…

Lakin çaresiz…”

Tuzla kampı olayı sonrasında Dink, siyasi görüşleri nedeniyle de üç kez gözaltına alındı ve tutuklandı. Devlet peşine takılmıştı artık. Bir daha yakasını kurtaramayacaktı. Ne yazık ki…

Hrant, sıkı sıkıya bağlı olduğu kardeşleriyle birlikte bir kırtasiye işlettiği sıralarda, günlük Marmara gazetesinde Çutak rumuzuyla, Türkiye’de yayınlanan Ermeni tarihiyle ilgili kitaplara yönelik Ermenice eleştiriler yazmaya başladı. Mezhep, din, dil, ırk sebepli ayrımcılığın yanlış olduğunu herkese anlatmak istiyordu. Yanlışların temelini açığa çıkartıp kılıçtan keskin olan kalemiyle, ameliyat edilmesi sakıncalı olduğu söylenen tümörü temizlemeye çalışıyordu. Bölücülük bir hastalıktı. Tümöre benziyordu.

Kaleminin keskinliğini, bölücü zehri kesip atmak için kuracakları gazetede kullanacaktı. 5 Nisan 1996 tarihinde ilk sayısı yayımlanan haftalık Agos gazetesi, İstanbul’da Türkçe-Ermenice yayımlanan ilk gazete olarak tarihe geçti. Dink, gazetenin aynı zamanda genel yayın yönetmeniydi. Adı iki dilde de ortak olan ve “sabanın toprakta açtığı, içine tohumun konulduğu ve bereketin fışkırdığı yer” anlamına gelen Agos, bu bereket ve ortaklık simgesi ışığında bir yayın politikası benimsedi. Ana hedefleri; Türkiye Ermeni toplumunun ana dilini bilmeyen kesimi ile dayanışmak, Türkiyeli Ermenilerin devlet nezdindeki sorunlarını kendi sesinden dile getirerek geniş kamuoyunun desteğini almak ve Ermeni kültür ve tarihini ana kaynağından Türkiye toplumu ile paylaşmaktı. Her yazısında Türk – Ermeni kavgasının çok farklı bir perspektiften ele alarak bazen bir çocuğun ağzından bazen de yaşlı bir Ermeni adamın hikayesiyle naif ve gerçekçi bir dille anlatıyordu. 

Hrant, okucuyla sohbet eder gibi, dostuna derdini anlatır gibi yazardı. Hem çok samimi hem çok cesurdu yazdıkları. Onun cesur olmasını istemedi kimileri. Bu memlekette kendini bilmez cesur çoktur bilirsiniz. O kendini bilirdi. Hem cahil hem zorba hem baskıcı hem bölücü çok vardır. Ben söylemeyeyim kim diye çok vardır böyleleri. Hrant, öylesi bir cesur değildi. Onun yayın hayatı içinde ufuk açıcı söylemleri vardı. Kendisi olaylara tarihi bir perspektif ile bakan, bilimsel yöntemlere ağırlık veren, Türk-Ermeni meselesine sağduyu ile bakabilen biriydi. İçinde bulunduğumuz bu tozlu, çamurlu suyu temizlemek için; suyun, berrak, şeffaf  ve özgürce akabilmesi için yazardı. 

Agos’taki ilk yazısından da anlarsınız onun naif ve samimi biri olduğunu. Kurulduktan iki hafta sonra gazetede 23,5 Nisan yazısında;

’’23 Nisan bütün çocukların olacaksa eğer ben derim Ermenistanlı çocukların da olsun bir biçimiyle. Çağırın onları da bu kutlamalara. Barıştırın çocukları birbirleriyle, tanıştırın. Sadece 23 Nisan da olmasın, 24 Nisan’ı da katın içine. Daha da uzasın o günler, bütün Nisan’ı katın, bütün baharı katın. Hadi siz beceremiyorsunuz diyelim, var olan kinler engel buna. Bırakın bari dünyayı çocuklara, onlar bu işi halleder, yeter ki engel olmayın siz.’’

Barıştırmak istedi çocukları… 

Agos‘un yayın hayatı içinde ufuk açıcı söylemleri ile giderek kamuoyunun dikkatini çeken Hrant, Yeni Yüzyıl ve BirGün gazetelerinde de köşe yazarı olarak görev aldı. Türkiye ile Ermenistan arasında komşuluk ilişkilerinin tesisi, sınırın açılması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin desteklenmesi ve 1915 olaylarını ölenler üzerinden acıtıcı rakamsal bir anlayış yerine; kalanlar üzerinden, karşılıklı iki halkın onurunu gözeten empatik bir üslupla konuşulur kılınması, konuya ilişkin resmi tez dışında alternatif yayınların da yaygınlaşması konularını gündeme getirdi. Amerika, Avustralya, Avrupa ve Ermenistan’da çok sayıda konferansa katılan Dink, Ermeni kimliği ve Türk-Ermeni ilişkileri konusunda gerek Ermeni dünyası içinde gerek tarihteki rolleri açısından çeşitli Batı ülkelerinde sorgulayıcı süreçlerin başlamasına vesile oldu. 

Dink, yazdıkça hedef gösterme kampanyaları bitmek tükenmek bilmiyordu. Hakkında ardı ardına açılan davalar da…

Aman sorgulatmayı versin biri, aman ülkede yanlış giden şeylere biri dikkat çekmeyi versin. Aklı selim sorularla uyandırmasın insanları… Her şeye tamam diyelim, siz en iyisini bilirsiniz diyelim?

Diyemeyiz! 

Demeyelim! 

2002 yılında Urfa’da bir konferansta “Ben Türk değil, Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği için “Türklüğü aşağılamaktan” üç yıl yargılanarak, beraat etti. Asıl bundan sonra onun için ciddi bir yargı süreci başlayacaktı. 

Gerçek bir gazeteci araştırır, anlatır, aktarır.  O da araştırdı. Çarpıcı bir iddia keşfetti.  Sabiha Gökçen’in Ermeni olabileceğine dair bir bilgi edindi. Sabiha Hatun’un Sırrı yazısını da şu cümlelerle bitirdi; ‘’Tıpkı Hripsime Hanım’ın iddiaları gibi Simonyan da o öyküsünde Sabiha Hanım’ın kökenine dair benzer iddialarda bulunuyor. İddialar öylesine benzer ki, doğrusu insanın içinden kuşku geçmiyor da değil. Acaba Hripsime Hanım bu yazıdan esinlendi de bazı iddialar mı ortaya atıyor, yoksa her iki iddia da gerçekliği yansıtıyor da, biz mi bilmiyoruz?‘’  

Hrant insanlarda kuşku ve sorgulama uyandıracak bir yazı yazmıştı sadece. Ama yine söylediğim gibi bu ülkede bazı şeyleri sorgulatmak için yazarsan ne aşağılık bir durumdur ki bunun bedelini ödetiyorlar. Sen fikrini söyleyeceksin, benden farklı düşüneceksin ben sana tamam diyerek saygı göstereceğim ama sen beni saymayacaksın. Susmam için göz dağı vereceksin. Yaşadığımız bu dünyada barışı, dostluğu, birliği ve beraberliği savunan birinin fikirlerini belirttiği için cezalandırılması insanın içini acıtıyor.

Sabiha Gökçen haberinin üzerine 21 Şubat 2004’te Agos’tan alıntılanarak Hürriyet manşetinden “Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı” başlığıyla verilmesinin ardından, 22 Şubat 2004’te Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği sert bir açıklama yayımlayarak, “Kendisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk kadın savaş pilotu olarak Türk havacılığının onursal bir ismidir. Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün, Türk kadınının Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir sembolüdür. Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır. Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir. Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir” görüşlerine yer verdi.

Bir kazağın parçalarını düşünün, kolu sökük, üstü delik deşik. Hrant o delikleri dikmeye parçaları birleştirmeye çalıştıkça geçen her gün, her adımda başka birileri dikişi sökmeye çalışıyordu. Buradan sonrasında ise örülmeye çalışılan her bir ilmek hızla sökülmeye başladı. 

Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nden gelen açıklama sonrasında İstanbul Valiliği’ne çağrılarak Vali Yardımcısı Erol Güngör’ün makamında, kendilerini Vali Yardımcısı’nın yakınları olarak tanıtan ve bugün halen kimliği belirsiz iki kişi tarafından “uyarılan” Hrant Dink hakkında, bu görüşmenin hemen ertesinde radikal sağ basında hedef gösterme kampanyası başladı. ‘Şapparigce’ köşesinde Ermeni kimliği üzerine yazdığı sekiz bölümlük yazı dizisinin, 13 Şubat 2004 tarihli bölümü içerisinden cımbızlanan ve Diaspora Ermenilerine yönelik eleştirel yaklaşım içeren bağlamından koparılarak, “Hrant Dink, Türk kimliğine hakaret ediyor” algısıyla sunulan “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan ile kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesi, yeni bir davanın konusu oldu. Bu yazı dizisini okumanızı isterim. Bu yazı dizisi birbirinden ayrılamayacak, başından sonuna kadar aradan tek bir cümle bile çekilmeden okunması gereken bir yazı dizisi iken; Hrant’ı toplumun gözünde Türk düşmanı bir canavara çevirmeye çalıştıkları için içinden o cümleyi cımbızla çekip anlamını bambaşka bir yere çektiler. 

Hrant hakkında “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” suçundan açılan dava sonunda, mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişinin yazıda herhangi bir suç unsuru olmadığı yönündeki lehte raporuna karşın, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7 Ekim 2005 tarihli kararı ile Hrant Dink altı ay hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı onadı ve böylece Hrant hakkındaki hapis cezası kesinleşmiş oldu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etti, ancak itirazı Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından reddedildi. Hrant Dink’in karara ilişkin açıklamaları üzerine de ne komiktir ki “yargıyı etkilemeye çalışmak”tan yeni bir dava açıldı. Bunun gerçekten trajikomik bir tarafı var. İnsanoğlu en basit bir tartışma da bile haklı olduğu konuda kendini savunurken böylesi bir konuda nasıl kendini anlatmaya çalışmasın ki… Gerçekten aklım almıyor. Hrant bu olaydan 2 yıl sonra ‘’Ruh halimin güvercin tedirginliği’’ yazısında bundan şu sözleriyle bahsediyor;

Kara mizah’ dedikleri bu olsa gerek.

Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?

Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.”

Yapılan duruşma sonrası hem adliye koridorlarında hem de onu dışarıda öfkeli bir kalabalık bekliyordu. Ona saldırmak isteyenler oldu. Kalabalık o kadar öfkeliydi ki Hrant adliye salonuna polisin oluşturduğu koridordan polis ve avukatı eşliğinde girebildi. Bu sırada ona saldırmak isteyenler, hakaret edenler, tükürenler oldu. Bununla da bitmedi 26 Şubat 2004’te İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in başını çektiği bir grup Agos‘un kapısına gelerek “Ya sev ya terk et”, “Kahrolsun ASALA”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları attılar. Agos’un önünde benzer bir gösteri de birkaç gün sonra kendilerini “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” olarak adlandıran grup tarafından yapıldı. 

Hedef gösterme hız kesmeden devam ediyordu. BirGün gazetesinde yayımlanan “Hoş Gidişler Ola” başlıklı yazısı sonrasında ise Yeniçağ gazetesinin 9 Ekim 2004 tarihli nüshasında “Ermeniye Bak” başlıklı manşetle hedef gösterildi. Bu manşet sonrası, Basın Konseyi Yüksek Kurulu, Yeniçağ gazetesinin kullandığı hitap tarzıyla yazara karşı zorbalığı özendirme tehlikesi yaratabileceği gerekçesiyle Yeniçağ gazetesinin uyarılmasına karar verdi. 

Bu olaylar devam ederken az önce bahsettiğim ‘’Ruh halimin güvercin tedirginliği’’ yazısında yaşadığı psikolojik şiddeti, korkusunu, ailesi için duyduğu endişeyi anlattı. O satırları okurken yüreğim parçalandı. Çünkü Hrant artık hissediyordu başına gelecekleri. Yapmazlar, ben barış isteyen beyaz bir güvercinim. Güvercine kıymazlar demişti. Bence onca olan şeye rağmen bu uğurda savaşması da bu yüzünden olmuştu; UMUDU! Bitmek tükenmeyen bir umuttu onunki. Umudunun yanında da korkusunu şöyle dile getirmişti Hrant yayımlanacak son yazısında;

‘’Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.

Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.’’

Ne yazık ki o güvercine 19 Ocak 2007’de dokundular. Hrant Dink, Agos gazetesi binasının önünde başının arkasına ateş edilerek öldürüldü. Şu satırları yazarken inanın gözlerim doluyor. Bu ülkede barışı savunan bir insanı bölücülüğünüz yüzünden katlettiniz. Bu acı dolu adalet yoksunu olayın yaşanmasının üzerinden tam 13 sene geçti. Bugün çıksa karşımıza Hrant ona ne diyebiliriz? Hak hukuk yerinde mi dese biz ne deriz ona? Özgür basın, özgür düşünce var diyebilir miyiz? Türkiye’nin aydınları düşünce suçundan hapse girmiyor. Katiller, hırsızlar, suçlular elini kolunu sallayarak gezemiyor diyebilir miyiz? Derin devlet bitti. Devlet haklının, masumun yanında diyebilir miyiz? 

Sahi ne değişti onca yılda? O da bize demişti zamanında ‘’Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık.’’ 

Ah be Ahparig, biz de deniyoruz. 

Biz de deniyor ve var gücümüzle savaşıyoruz. 

Korkuya meydan okuyan sevginle bize ışık tutarken bu savaşta artık daha fazla kayıp vermeden galip gelmeye çalışıyoruz. 

Er ya da geç. 

Senin için, senin gibiler için, bizim için, geleceğimiz için… 

8 Ocak 1992’de İstanbul’da doğdu. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Halkla İlişkiler okuduktan sonra, tasarım ürünler yapan bir markanın kurucu ortağı olarak e-ticaret ile ilgilendi. Özel ilgisi sebebiyle Craft Oyunculuk Atölyesi’nde oyunculuk eğitimi aldı. Çocukluk döneminden beri sahip olduğu yazma tutkusu ilk meyvelerini 2017 yılının sonunda, yazılarının Lazar Fanzin’de yayınlanması ile vermeye başladı. 2020’nin Eylül ayında Kakımlıcom ekibine dahil olarak bu serüvenine devam ediyor.

YORUM YAP