“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

İnsanlığın Öldürürken Öldüğü Hiroşimalı; Sadako Sasakı

Dünyada ne kadar namussuz, haysiyetsiz, şerefsiz, vicdansız, hadsiz, ziyan insan varsa bir araya gelerek bir kıtada yaşam başlattılar. Adına ülke dediler lakin kurdukları, kapitalizmin en büyük göstermelik şirketi idi aslında. Yakıp yıkmak, öldürmek, bombalamak, gasp etmek, dünyayı yönetmek, insanoğlunu kullanmak üzere tasarlanmış olan bu sistemin kurucusu olarak anılmak istemeyen ingiltere, avrupa ve diğer iş birlikçilerin paravanı olarak var edildi. Hiçbiri ben bebek katiliyim, ben caniyim, ben gaspçı sömürücüyüm diyemezdi. Onlar silahlarını kuşanmış, ağızlardan kan akan vampirlerdi. Bunu kimse görmemeliydi, kendi isimleri temiz kalmalıydı. Sorsan onlar özgürlüğe, insan haklarına inanan dünyanın aydın insanları, milletleriydi. Oysa bugün dünyayı içinde bulunduğu karanlığa mahkum edenlerle turna kuşu origamileri yaparak ölen Hiroşimalı Sadako Sasaki’nin hayatını karartanlar bu milletlerdir.Küçük yaşında üzerine atom bombası attılar. Turna kuşları, saflığın, temizliğin, dürüstlüğün, vefanın, sadakatın, sabrın, sevginin, onurun, umudun, özgürlüğün simgesidirler, bu milletlerin aksine.

İnsanları uykusunda bombalayanlar ve onun iş birlikçilerinin varlığını sürdürebilmesine izin veren, unutan, görmezden gelen, hain insanlığımıza ithafen ve canavara dönüşmüş insanoğlununun insanlaşabilmesi umuduyla, Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu“ Hiroşimalı Sadako Sasaki’nin ağzından anlattık bu yürek burkan hikayeyi…
“Bir kadın ve bir erkek birbirini sevmiş, iyi ki evlenmişlerdi. Böylece düşebildim annemin rahmine. Ben bir mucizeydim. Gözlerim açana dek geçen zamanda minicik bir nokta kadarken, bir ceviz, bir mandalina, bir portakal, bir kavun kadar büyüdüm. Artık bulunduğum yere sığamıyor, bu şeffaf, hafif sarı renkli sıvının içinden çıkmak istiyordum. Her gün dinlediğim anne ve babamı görmek, özgürlüğüme kavuşmak istiyordum artık. İçinde yaşadığım suyun, beni saran derinin arındaki evreni görmek için sabırsızlandıkça hareket ediyor, çıkmaya çalışıyordum. Bir gün, nihayetinde çabalarım sonuç verip çıkış yolum açıldığında gördüm ilk ışığı. 1943, Ocak 7; ışığı gördüğüm gün…
Işığı takip etmeye çalışsam da zorlanıyordum çıkmaya, ne yapacağımı bilemeyecek kadar masum ve saf olduğumdan annemin tüm gücüyle çıkarmak için verdiği mücadele, çığlıklar beni korkuttu. Dışarı çıkmak istesem de ağlamadan duramıyordum. Alışamadığımdan ve korktuğumdan önceleri çok ağladım. İletişim kurmayı bilmediğimden ağlıyordum sık sık. Annem ve babam o zaman bir problem olduğunu anlıyor ve benimle ilgileniyorlardı. Sık sık ve çok seviliyordum. Benimle oyunlar oynuyor, gözlerimin içine bakıyorlardı. Onlardan duyduğum kelimeleri öğrendim zamanla. Tam konuşmaya, yürümeye, oynamaya başlamıştım ki bir gün çok korktucu bir ses duydum.
İki yaşındaydım. Sıcak bir ağustos günüydü.
Hiroşima’da yaşıyorduk. Hemen Misasa köprüsünün yanında. Mutluyduk. Komşularımızla küçük bir kasabanın verdiği huzurla yaşıyorduk.
Her gün ışığı görebilmek beni mutlu ediyordu. Yaşamak güzeldi. İnsanlar güzeldi. En azından bana öyle geliyordu. Sonra bir şey oldu.
Bir anda oldu hem de… Önce uçak sesleri duydum. Uyandım. Sabah 8.15 idi. Uçakları izlemek mutlu ediyordu beni. Nereden bilebilirdim ki onların can aldığını… Ben uçmayı, kuşları seviyordum… Gökyüzünü merak ediyordum… O yaşımda haklarında hiçbir şey bilmediğim amerikalılar ve onları hiçbir şey yapmadan izleyen diğer ülkeler ve insanlık, “little boy” dedikleri dev bir bomba attılar üzerimize. Öyle korktum ki…Yaşadığımız yer, yerle bir oldu. Öleceğimizi sandık… Çokça öldük…
Dünya’nın savaştığını o gün öğrenmiş oldum. Dünya savaşıymış bu. İnsanlar birbirini öldürüyormuş, o gün öğrendim. Uçaktan bırakılan bir bomba düştü evimize, yaşadığımız toprağa… Bir mil uzağımıdaydı. Yere düştüğü anda alev topuna dönüştü… Sonrası karanlık…
Anne karnımdan çıktıktan sonra gördüğüm son ışıktı… Sonra bir daha aydınlanamadık… 1945, Ağustos 6.
Uyuyan masum insanların üzerine atılan bu bomba, aslında insanlığımızın karanlık yüzüymüş. O gün gördüm ilk kez. İnsan olmak hiç bu kadar utanç vermemişti. Binlerce kişi ölürken, tüm şehir yerle bir olmuşken biz kurtulmuştuk. Sokaklarda sağ kalanlar onurlu Japon halkı, dünyanın bu onursuz hareketi karşısında suskundu. Ne ağlayabiliyor ne de acı hissedebiliyorduk. Benim gibi ışığı göreli daha çok olmamış binlerce çocuk, binlerce insan suskundu. Hayatta kaldığımıza sevinmiyor, ölenlerimize üzülmüyor, ağlamıyorduk. Çünkü bu onursuzluk olurdu. Yaşama odaklanamaz, kendimizi düşünemez, ölülerimize saygısızlık edemez ve bu aşağılık hainliği yapanlara tepki veremezdik.
Kurtulduğumuza çok sevinemesek de yaşamak güzeldi… Hiroşima’dan taşındık. Sonraki yıllar unutmaya çalıştık. Toparlandık. Okula bile başladım. Hayatını kaybedenler için tutundum hayata. Çocukluğumu yaşamaya çalıştım. Ama yetmedi. O gün attıkları bombayı, esasen içimize attıklarını anlayamamıştık. Ta ki o güne dek…
1954.
Yine bir Ağustos sabahı… Ağustosları sevmekten vazgeçmemiştim her şeye rağmen ama…
Işığı gördüğüm bir gün daha başlamıştı. Hemen giyinip Japonya’nın güneşi altına koşmuştum. Gökyüzü masmavi, güneş parıl parıldı ve bu iyiye işaretti. Işığı görmeyi seviyordum. Her zaman şansın doğacağına dair umutlandırırdı beni.  Okulun atletizm takımındaydım. O gün yarışa çıktım. Umutlu, mutlu ve hazırdım. Birinci oldum. Oldum ama sonra başım döndü. Bayılarak yere düşmüşüm. Hemen hastaneye götürülmüşüm. Yine bir Ağustos ve yine büyük bir karanlık….
Herkes üzgündü. Çünkü atom bombası hastalığına yakalanmıştım. Bombanın yaydığı radyasyonun sebep olduğu lösemiye rağmen umudumu kaybetmemeye çalıştım. Artık hastanede yaşıyordum. Koridorlar koşup oynadığım oyun yerimdi. Diğer hastalar arkadaşım. Umut sepetimden hepsine biraz bırakırdım her gün. En çok 80 yaşlarında benim gibi kanser olan yaşlı kadını sevdim. Ölmek üzereydi. Onu hiç yalnız bırakmadım. Son nefesini verirken bana şöyle dedi; ‘’Benim için çok geç ama, bizim inancımıza göre; eğer bir kişi, kâğıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa her istediği kabul olur. Ben yapamadım, sen yap ve lütfen kurtul’’.
Umutlarım ve ışığı daha çok görebilme arzum ile milletimize has olan origami sanatıyla turna kuşu yapmayı öğrendim ve kağıttan kuşlar yapmaya başladım. Başlarda çok hızlıydım. Ama kanserim benden daha hızlıydı. Gün geçtikçe yavaşlıyordum. Sağlığımın bozulma hızı, el hızımdan fazlaydı. Hikayem önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Bir gün umutlandırıcı ve unutulmaz bir şey yaşandı. Hikayemi duyanlar benimle birlikte kağıttan turnu kuşu yapıyor ve bana gönderiyorlardı. Dünyanın dört bir yanından insanlar, benim için binlerce tuna kuşu göndermeye başladı. Onca karanlık içinde ışığı yeniden görmüş, yeniden umutlanmıştım. İnsanlar o kadar da kötü değil miydi yoksa? Hastalığım o kadar ilerlemişti ki ellerim bile oynatamaz olmuştum. Her şeyi kaldıracak koca bir yüreğim olsa da küçük bedenim yorgundu. 637. turna kuşumu yaptıktan hemen sonra gözleri kapanmak üzereyken hemşireler geldi. Postadan çıkan yüzlerce origami kuşunu odama getirmişler meğer. Ne yazık ki hemşireler odaya girdiklerinde ben gördüğüm başka bir ışığın peşinden koşmuş ve oradan ayrılmıştım. Ben gittikten sonra bile aylarca turna kuşu yapıp göndermiş dünya. Turna kuşlarım beni iyileştirmese de barışın ve nükleer silahsızlanmanın simgesi haline geldiğini duydum. Gülümsetti bu beni. Çünkü görüyorum ki hala binlerce çocuk aç, susuz, savaş mağduru… İnsanlığın hikayemi kullanarak ajitasyon yapması, atom bombası atması kadar onursuz bir hareket bence.
Yıl dönümümde evrensel barış adına anıtıma turna kuşu gönderiyormuşsunuz. Birçok evreden geçerek dünyaya gelen, masum her insanın bir evren olduğunu unutan sizlere hakkımı helal etmek isterdim ama yapamam. Ben sizlerin kendinizi tatmin ettiğiniz bir hikayenin kahramanı değilim. Ben kendinizi iyi hissetmek için kullandığınız bir hikaye de değilim. Ben bir çocuğum. Öldürdüğünüz, öldürenlere sessiz kaldığınız milyarlarca çocuktan sadece biriyim. Beni sizler öldürdünüz, o yüzden turna kuşundan kağıtlar yaparak yaşatmaya çalışmanız nafile. Siz önce içinizdeki insana kalp masajı yapın, insanlaşmayı öğrenin. Turna kuşundan kağıtlar yapmak yerine, üzerinde insanlığı öğretecek şeyler yazan kağıtları okuyun.
Masumların ölmediği, kötülerin kazanmadığı, sahtekarların sömürmediği bir dünya hayal ediyorsanız, önce kendiniz dürüst olun. Kendine haksızlık eden, olanlara susan insanoğlunun yaptığı turna kuşları sadece doğaya zarar. Boşuna kullanmayın kağıtları, ağaçların canına yazık. Turna kuşlarına ihanet. Sizinkilerle benimkiler aynı değil. Ben, turna kuşlarımın kanatlarına huzur yazdım; böylece tüm dünyada uçabileceklerdi. Ben uçamadım. Gökyüzünden, siz savaş uçaklarının uçmasına izin verdiğiniz için ayrı kaldım.
Her ne kadar üzerini örtmeye çalışsalar da amerikan hükümetinin ve iş birlikçilerinin, atom bombasının etkisinin o günle sınırlı kalmayacağı ve yıllarca süreceğini bile bile bombayı atma emrini verdiğini hepiniz biliyorsunuz. Utanmıyor musunuz bana turna kuşu göndermeye? Yaşayan çocuklar için ne yapıyorsunuz? Ben unutsam da küçük bedenimin bütün hücrelerine nüfuz eden zehrinizi kimse unutmayacak. Bomba anında vücutları kömür gibi olan, kemikleri bile yok olan insanlarla birlikte öldü insanlığınız. Onu yaşatacak başka bir hikaye bulun kendinize. Rahat bırakın turna kuşlarımı ve beni…

Türkiye’den Nazım Hikmet’e teşekkür ediyorum. Turna kuşu yapmak yerine gerçeklerimi şiire dökmüş…

Ben ışığıma kavuştum ama siz karanlık dünyalarınızda beni öldürürken öldünüz…”

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

yorumlar (1)

YORUM YAP