“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?

Şüphesiz ki Nazım Hikmet’in yazdığı en sansasyonel oyunlardan biri olan “Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu?” Nazım’ın, Josef Stalin’in ölümünün ardından Sovyet teması bağlamında yazdığı ilk oyundur. Siyasi yönü ağır basan ve oldukça cesur bir kalemle yazılan oyunun ilk temsili, 11 Mayıs 1957’de Moskova Satir Tiyatrosu’nda izleyicisiyle buluşmuştur. Olaylar, belli bir tarih veyahut yer belirtilmeksizin Sovyetler döneminde, Sovyet kasabalarının herhangi birinde geçmektedir. Bu anlamda Nazım Hikmet bu oyunuyla, Sovyetlerdeki ve Sovyet etkisi altında yönetilen ülkelerdeki liderlerin tanrılaştırılmasını ve bir anlamda sosyalizmin dinamiklerine ters düşen burjuva kalıntısı bürokratların iktidar arzularını eleştirir. Yönetici sınıfı, kendisini halktan apayrı bir seviyede konumlandırarak zaman içinde yönettiği halka yabancılaşır, toplumun sorunlarına ve halkın yaşayış biçimine karşı duyarsızlaşır. Yönetici kişisi, zaman içerisinde geldiği üst düzey makamın gerektirdiği nizama uyum sağlamaya çalışırken güç zehirlenmesi yaşayarak bir zamanlar parçası olduğu halk tabanından uzaklaşır ve kendini ilahlaştırır. Sonrasında, geçirdiği keskin dönüşümün kaçınılmaz bir sonucu olarak kendi benliğine karşı da yabancılaşmış olur. Kişinin gerek kendine gerek içerisinde yaşadığı topluma karşı yabancılaşması, psikolojik bir ikilik ortaya çıkarır. Söz konusu kişinin içinde taşıdığı yöneticilik ve halk personaları birbirleriyle bitmek bilmeyen bir çatışma halindedir. Sovyetler Birliği’nde Stalin’in ölümüyle birlikte başlayan siyasi değişim rüzgârı, kaçınılmaz şekilde dönemin kültür-sanat ikliminin değişiminde de etkili olmuştur. Bu toplumsal ve sosyo-kültürel iklim değişiminin izlerini Nazım Hikmet’in oyunu üzerinden sürmek son derece mümkündür. 

Oyunu incelemeye başlamadan önce, oyunun yazıldığı ortamın siyasi ve kültürel iklimine şöyle bir göz atalım:

Nazım Hikmet, Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu oyununu yazarken, Sovyet toplumunun sanatsal dinamiklerinden etkili bir şekilde yararlanmıştır. 1920’lerde Mayakovski ve Meyerhold’un sanat anlayışlarından son derece etkilenen Nazım Hikmet, 1950’lilerin başında Moskova’ya geri döndüğünde, 20’lerdeki kültür-sanat ortamının izlerine rastlamayı umar ancak Rus avangardı, Stalin’in iktidarında son derece propagandist, toplumcu-gerçekçi, didaktik bir sanat anlayışına bırakmıştır yerini. Özellikle 1934 yılında toplanan Birinci Sovyet Yazarlar Kongresi’nde, Gorki tarafından devletin sanat anlayışı olması gerektiği savunulan toplumcu-gerçekçi sanatın sınırları Stalin tarafından çizilerek sanat, kısıtlı bir alana hapsedilmiştir. Tiyatroda formalizm kati suretle suç sayılmıştır, oyunların karakterleri ise tek boyutlu, didaktik, olumlu tip düzeyine indirgenmiştir. Nazım Hikmet, bütün bu gelişmeler karşısında hayal kırıklığına uğramıştır. Ferhat ile Şirin’i, propagandist bir anlatı olarak dönemin sanat anlayışına uygun şekilde tekrar kaleme aldığı dönem de bu zamanlara denk gelir. 

Diğer taraftan, Nazım Hikmet’in Stalin’in ölümünün ardından bir Sovyet hicviyesi olarak kaleme aldığı Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu adlı oyunu dönemin sanat anlayışından daha farklı bir çizgide karşımıza çıkar. Gerek seyirciyle olan etkileşimi gerek oyun içerisinde projeksiyon, pandomim ve müzik gibi oyunu zenginleştirici araçları kullanmasıyla Stalin dönemini domine etmiş toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını gevşeterek oyununa daha avangart bir kimlik kazandırır. Oyun içerisinde kendine de yer vermesiyle ve oyunun gidişatıyla alakalı olarak belli noktalarda açıklamalar yapmasıyla birlikte tiyatroyu, eleştirisini iletecek bir araca indirgemiş olur. Ekim Devrimi’nden Lenin’in ölümüne dek geçen süre içerisinde elde edilen sosyalizmin tüm kazanımları, Stalin’in otuz yıla yakın iktidarı, süreç içinde yozlaşarak sosyalizmin dinamikleriyle ters düşer hale gelmişti. Devlet adamlarının sanatın her alanına bir müdahalesi söz konusuydu, dolayısıyla özgür bir sanat ortamının varlığından söz edebilmek mümkün değildi. Örneğin, Rus klasik müziğinin en özellikle 20. yüzyıldaki en önemli isimlerinden biri olan Dmitri Shostakovich’in Lady Macbeth of the Mtsensk District adlı operası, Pravda tarafından ziyadesiyle formalist, Batılı ve geleneksellikten uzak olmakla eleştirilir. Sosyalist parti, Shostakovich’ten özür mahiyetinde Sovyet karakterini ve dinamiklerini yansıtacak bir senfoni bestelemesini ister. Shostakovich, meşhur 5. senfonisini 1937 yılında, bu tip baskıcı bir sanat ortamında bestelemiştir. Nazım’ın da bir Sovyet hicviyesi olarak Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu’yu kaleme alması, bu yüzden Stalin’in ölümünden sonraya tekabül eder. Kuruşçev döneminde ilk kez 11 Mayıs 1957 tarihinde sahnelenen oyun, halk tarafından oldukça beğenilir. Fakat parti tarafından incelemeye alınan oyun, kötü niyetli bir oyun olmakla, insanları parti karşıtlığına yöneltmekle ve Sovyet toplumunu küçük düşürmekle suçlanır. Oyun beşinci gösteriminin ardından dönemin kültür bakanı Ekaterina Fruntseva tarafından yasaklanır ve bir daha oynanmaz. Bu durum Nazım Hikmet’te bir kırgınlığa ve uzun süre bir oyun üretmekten kaçınmaya sebep oldu. 

O dönem Nazım Hikmet’i hem psikolojik hem de ideolojik olarak sarsan bir diğer olay ise Stalin tarafından görevlendirilen, dönemin yazarları ve bestecileri üzerinde denetim sahibi olan ve aynı zamanda Nazım Hikmet’in yakın arkadaşı olan Fadeyev’in Kuruşçev yönetiminde lanetlenen Stalinizm’in kurbanı olması oldu. Fadeyev, Kuruşçev’in iktidarı devralmasıyla birlikte sürekli olarak alkol tüketmeye başlar ve buna bağlı olarak nörolojik sıkıntılar baş gösterir. Hem sağlık sorunlarıyla hem de psikolojik buhranla boğuşan Fadeyev, kendisini silahla vurarak intihar eder. Fadeyev’in intihar notunda partiye ve partinin yeni liderlerine olan kırgınlığının izlerini görmek mümkündür. Stalin iktidarının başında Mayakovsky’nin ve yine Stalin iktidarının sonunda Fadeyev’in intiharı; Nazım Hikmet’i sarsan ve sanatını etkileyen olaylar olarak karşımıza çıkar. Özellikle, Fadeyev’in intiharından sonra kaleme aldığı ve sahnelenmeyen “Her Şeye Rağmen” adlı oyunu, yakın arkadaşı Fadeyev’in yazgısına istinaden yazdığını belirtir. Bu oyun, Nazım Hikmet’in, Stalin’in bilhassa sanat politikalarına ne şekilde baktığını göstermektedir. Tiyatronun son derece despot, şüpheci ve tehditkâr rejisörü Stalin’in, tiyatro ortamındaki bir yansıması gibidir. Tiyatronun oyuncularından biri olan Orhan, hem rejisöre bağlıdır fakat bir yandan da kendisiyle vicdani bir hesaplaşma süreci içerisindedir. Oyunun sonunda Orhan da tıpkı Fadeyev gibi intihar eder fakat onun intiharı gerçek değildir. Gerçek-rüya düzlemindedir. Bu oyun, Fadeyev’in intiharına bir eleştiri mahiyetindedir.

Oyunun yorumlanması: 

Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu’ya döndüğümüzde oyunun salt toplumcu-gerçekçi veyahut salt avangart tiyatrodan izler taşıdığını söyleyebilmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu oyun, Nazım Hikmet’in etkilendiği sanat anlayışlarının geniş bir kapsayıcısı konumundadır. Nazım Hikmet, oyununun biçimiyle alakalı düşüncelerini, 9. tablonun başında Hasırşapkalı ve Kasketli’nin diyaloğu ile verir. Hasırşapkalı, yazarın herhangi bir yeni biçim kullanmadığını, var olan biçimlerin harmanlanarak yeni bir biçim gibi sunulduğunu dolayısıyla yazarın Amerika’yı yeniden keşfettiğini dillendirir. Kasketli buna karşı çıkmaz, yazarın neden böyle bir biçimselliği tercih ettiğini gerekçelendirir. Kasketli’nin sözleri zaman içerisinde değişen ve toplumcu-gerçekçi anlayış çizgisine kayan Rus tiyatrosunun, önceki dönemlerindeki fütürizme, avangarda sırt çevirerek derinlikten yoksun, tek boyutlu ve sanatsal yönden zayıf bir hal almasıyla alakalıdır. Nazım, Rus tiyatrosunun son haliyle ilgili eleştirilerini, Kasketli üzerinden oyunun okuyucusuna aktarma yolunu seçer. Öte yandan oyunun içinde Nazım Hikmet’in bilhassa toplumcu-gerçekçi tiyatro anlayışında sıklıkla görülen grotesk unsurlardan faydalandığı göze çarpar. Karakter arasında iyi-kötü gibi basit bir zıtlık ilişkisi ve karakterlerin tek bir boyuta indirgenmiş olması söz konusudur. Seyirciye, oyunun başından itibaren oyun izlediği hissettirilir. Oyundaki kişiler, sık sık rollerinden çıkarak oyunun alımlayıcısıyla doğrudan iletişim kurup gerek oyunun gidişatı gerek oyunun yazarıyla alakalı olarak kendi fikirlerinden ve düşüncelerinden bahsederler. Seyirciyi düşündürmek esastır. Soyut ve absürt olayların varlığı ve karakterlerin oyuna kasıtlı olan müdahaleleri sebebiyle oyun gerçekçi çizgisinden uzaklaşır. Dolayısıyla, kişi kendini karakterlerle özdeşleştirmekten veyahut olayların akışına kendini kaptırmaktan son derece uzaktır. Yazar, araya girerek oyuna dair gerçeklik olgusunu yıkma eğilimindedir. 

Oyunun ilk perdesinde Petrof, Hasırşapkalı ve Kasketli’nin sahneye girerek seyircileri selamladıklarını görürüz. Sonrasında izlenilecek oyunun nerede geçtiği hakkında bilgi veriliyor fakat bu oyunun bir Çekoslovak, Macar, Bulgar veyahut Çin kasabalarından birinde de geçmiş olabileceği üzerinde duruluyor. Bu bağlamda oyun, aslında Sovyet etki alanı altındaki ülkelerde de benzer problemlerin var olduğu gerçeğinin üzerine eğilmiş oluyor. Bir bakıma, Stalin’le birlikte dönüşen sosyalizm olgusunun halk tabanında yol açtığı sorunlar ve sosyalizmin aksayan yönleri ortaya konulmuş oluyor. Oyunun zamanı konusunda da izleyiciye belli bir tarih vermekten kaçınan karakterler; Meyerhold’un sanat anlayışında da önemli bir yere sahip olan enternasyonalizmin, devrimci estetizasyonla buluşması olarak yorumlanabilir. Öncelikli olarak Nazım’ın sanatsal ideolojisini şekillendirmesinde önemli bir yere sahip olan Mayakovsky’nin Pire adlı oyununu yayımladığı yıl olan 1928 yılı üzerinde duruluyor fakat sonradan bu olayların 1946’da, 1956’da ve hatta 1978 yılında dahi geçmesinin mümkün olduğu söyleniyor. Dolayısıyla verilen zamanın veyahut mekânın bilgisi yazarın anlatmak istediği olay ya da vermek istediği mesaj açısından önemli değildir. Ortaya konulan mesele, tarihin herhangi bir döneminde, herhangi bir memlekette görülmesi mümkün olan temel bir meseledir. Oyunun hemen başında, birinci tablonun sonlarına doğru oyun karakterlerinin temsil ettikleri en açık haliyle ortaya konulmuştur. Olay, bir Sovyet kasabasında yönetici mevkiine mensup Petrof’un başından geçmektedir. Petrof’un kendisini yetkili, mevki sahibi kişi olarak tanımlaması izleyiciye oyunun akışına dair bir ipucu sunmaktadır. Öte yandan Hasırşapkalı ve Kasketli karakterlerinin diyaloğu üzerinden de oyunun tarafları ile tanışmış oluruz. Kasketli; işçidir, halktır, gururlu bir karakterdir. Hasırşapkalı ise, Kasketli’ye “basit halk” diyen burjuva kalıntısı yönetimsel anlayışın kaba taslak bir temsilidir. 

İkinci tablonun başlamasıyla birlikte bozulan elektrikli süpürgeyi tamir eden Petrof’un, yönetici olmadan önce işçi sınıfına mensup, “basit” halkın bir parçası olduğunu öğreniyoruz. Yanında çalışan kişilere üstten bakmayan, kendini onlardan farklı görmeyen, yardımsever ve nezaket sahibi, olumlu bir karakter olarak karşımıza çıkmış oluyor Petrof. Oldukça hümanist bir karakter portresi çizen Petrof, yönetici olduğu halde, gereksiz formalitelerin karşısında yer aldığını ve insanlara kağıtlardan daha çok değer verdiğini belirtiyor. Yine Petrof’un, etrafındaki insanlara yardım ederken bulunduğu pozisyonu kötüye kullanmamak için özel bir gayret içerisinde olduğunu görüyoruz. İkinci tablonun sonuna kadar, Petrof herhangi bir kötü yanı olmayan, salt iyi bir oyun karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Üçüncü tablonun başında ise oyuna adını veren Ivan Ivanoviç karşılıyor seyirciyi. Ivan Ivanoviç, her insanın içinde bulunan kötücül, karanlık tarafın sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Ivan Ivanoviç, Petrof’tan nefret etmektedir ve ondan intikam almak istemektedir. Bu bağlamda Petrof’un zıttı bir karakterdir. Grotesk unsurlar, yazarın karakter inşası noktasında zıtlıklar üzerinden göze çarpar. Petrof ve Kasketli olumlu, Ivan Ivanoviç ve Hasırşapkalı ise anti karakterler olarak izleyiciye sunulur. 

Ivan Ivanoviç, Petrof’a yapacağı kötülükle alakalı olarak seyirciye danışacak gibi olur. Sonrasında alaylı bir şekilde insanın içindeki kötülüğü inkâr ediyor olmasına istinaden seyirciden yardım isteyemeyeceğini çünkü seyircinin başkası için kötülük düşünmediğini dile getirir. Burada amaçlanan şey, seyircinin kendini sorgulamasını sağlamaktır. Oyunun yazarına göre her insanın içinde bir Ivan Ivanoviç gizlidir. Petrof’u mahvetmenin yollarını arayan Ivanoviç, oyunun sonraki kısmında Petrof’un zayıf damarını bulmaya çalışır. Dördüncü tablonun başında Petrof, çalıştığı devlet dairesine gelir. Ivan Ivanoviç, Petrof’un masası altında saklanmaktadır. Petrof, yaşlı bir kadının işlerini kolaylıkla halleder ancak yaşlı kadın, bu tip bir yöneticiye alışkın olmadığından afallar. Zira, Lenin’in ölümünün ardından Sovyetler Rusya’sında sınıflar arası farklar belirgin hale gelerek sosyalizm asıl savunduğu sınıf karşıtlıklarının olmadığı bir toplum yapısından kopup bambaşka bir yana savrulmuştur. Dolayısıyla oyunun yazarı bu kısımda, halktan kopan ve burjuva kalıntısı haline gelen bürokratları, Petrof üzerinden eleştirir. Ivanoviç, Petrof’un zaafının insanlara kağıtlardan daha fazla değer vermek olduğunu fark eder ve oyununu bu şekilde kurmaya karar verir. Nitekim, tablonun son kısmında Ivan Ivanoviç’in Petrof’a bir oyun oynamak istediğini öğrenen Kasketli, bu konuda Petrof’u uyarmak isterken Hasırşapkalı Ivan Ivanoviç’in yanındaki yerini alır. Ivan Ivanoviç, oyunun ikinci perdesinde Petrof’u mahvedeceğine ant içer, dediğini de yapar. 

İkinci perde itibarı ile, Petrof’un dönüşümüne tanık oluruz. Ivan Ivanoviç, Petrof’un çalıştığı devlet dairesine onun portrelerini yaptırarak asar. Bu durum önce Petrof’un hoşuna gitmez. Sonrasında iyiden iyiye bu duruma alışan Petrof, büstünün yapılması için fotoğrafçıya poz verir. Kendisinden daha uzun boylu ve daha karizmatik görünen, tablodaki kişinin kendisi olduğuna inanmaya başlar. Hatta portresinde ressam tarafından çizilmiş ama gerçekte sahip olmadığı madalyaları dahi sahiplenir. Burada sanatla alakalı başka bir aksiyon ortaya çıkar. Halkı temsil eden Kasketli, resimdeki kişinin Petrof gibi görünmediğini açıklıkla söyler, Petrof’un madalyalarının olmadığını ve resmin gerçeği yansıtmadığını dillendirir. Hasırşapkalı, gerçeği çarpıtma yoluna gider ve o dönem hâkim olan toplumcu-gerçekçi sanat anlayışından yola çıkarak sanatın gerçeği göstermekle yükümlü olduğunu dolayısıyla tablonun gerçeği yansıttığını söyler. Burada Kasketli, “Kral çıplak” deme cesaretini gösterirken Hasırşapkalı, kraldan çok kralcı olan bir tip olarak izleyiciye sunulur. Değişen devlet dairesiyle birlikte Petrof’un dönüşümü de başlamıştır artık. Petrof gittikçe diğer kalıplaşmış, ideal olmaktan uzak, olumsuz yönetici tiplemelerine dönüşür. Yönetici sınıfına mensup, makam sahibi birinin sporcu bir kişiyle evlenmesinin doğru olmayacağını düşündüğü için bir zamanlar çok sevdiği Lüdmila’dan vazgeçer. Fikir sahibi olmadığı konularda her şeyi bildiğini sanıp fikir beyan ederek kendisini rezil eder. Bir gün, yüzme yarışını izlemek için gittiği havuzda, yarıştan sonra havuza girmek ister ancak Ivan Ivanoviç, makam sahibi bir insanın uluorta şekilde havuza girmesinin yakışık almayacağını söyler. O sırada havuz, tahta bir perdeyle ikiye bölünür. Bir tarafta Kasketli ve halk, diğer tarafta ise Petrof, Ivanoviç ve çevrelerindeki diğer insanlar kalmıştır. Dolayısıyla Nazım Hikmet, kesin grotesk unsurları sürekli olarak kullanarak izleyiciye halk ve yönetici sınıfının keskin ayrımını ara ara hatırlatmayı kendisine misyon edinmiş durumdadır. 

Oyunun sonlarına doğru gelirken oyunun nasıl biteceği muallaktır. İkinci perdenin sonunda Ivan Ivanoviç, oyunun yazarı olan Nazım Hikmet’e direkt olarak seslenerek Sovyetlere yönelik ilk piyesinin bir hicviye olmasından dolayı bu oyunu yazmayı bırakmasını söyler. Nazım Hikmet ise, “Senden dolu dizgin nefret ettiğim, Petrof’u dolu dizgin sevdiğim için yazacağım bu piyesi.” cevabını verir. Bu oyun, Nazım Hikmet’in bağlı olduğu sosyalizmin aksayan yönlerini göstererek sosyalizmi kurtarma çabası olarak yorumlanabilir. Nazım’ın misyonu, Petrof’u Ivan Ivanoviç’in elinden kurtarmak ve onu olduğu eski insan haline getirmektir. Anormal olanın normalleştiği Sovyet Rusya’da, asıl normali halka ve yöneticilere açık açık göstermeyi amaçlamaktadır. Güç zehirlenmesi yaşayan yönetici grubun, bir zamanlar halk tabanından geldiğini, halkın bir parçası olduğunu hatırlatmak esastır. Üçüncü perdenin başında Kasketli ve Hasırşapkalı, tren istasyonunda Petrof’un trenini beklemektedirler. O sırada Hasırşapkalı, beyaz köpekçiğin fıkrasını anlatır. Beyaz köpekçik, bir ressamın öznesidir. Ressamın her eserinde kendine bir yer bulur. Eserleri bütün sergilere kabul edilen bu ressamın sırrı, beyaz köpekçiktir. Beyaz köpekçik sayesinde tablolar ilgi çekerler ve tartışmalara konu olurlar, eleştirmenler köpeğin varlığını eleştirirler. Köpek tablodan çıkarılır, eser sergiye gider. Nitekim bu oyunun beyaz köpekçiği de Ivan Ivanoviç’tir. Nazım’ın bu fıkrayı bu oyuna bu şekilde yerleştirmiş olması, Hasırşapkalı tarafından şark kurnazlığı olarak adlandırılır. Ivan Ivanoviç, aksayan yönleri göstermek, problemleri açığa çıkarmak için yazar tarafından yaratılmış, bir araçtır yalnızca. Oyunun sonunda da misyonunu yerine getirdikten sonra birden ortadan kaybolur. Kasketli ve Hasırşapkalı beklemeye devam ederlerken, ismi Semyonov olan üç farklı insan yanlarından geçer, bu üç insan da Sovyet toplumu içerisinde saygı değer kişilerdir. İlk iki Semyonov devrimde fiilen görev almış kimselerdir. Üçüncü kişi Semyonova’dır. Anne ve babasını savaşta kaybetmiştir fakat tüm zorluklara rağmen üniversiteyi bitirmiştir. Şiir ve roman yazan, Sovyetlerin kültür-sanat yanını temsil eden bir oyun kişisi olarak kısa süreliğine seyirci ile buluşur. 

Petrof, kendinden daha üst bir makamdaki yöneticinin daveti üzerine başka bir şehre gider. Gittiği şehirde, coşkuyla karşılanmayı beklemektedir. Tren garında ellerinde çiçeklerle bekleyen çocukları gördüğünde çocukların, kendisini karşılamak için orada olduklarını sanar. Ancak çocuklar, Petrof’un sporcu olduğu için küçümsediği ve evlenmekten vazgeçtiği Lüsya’yı karşılamaya gelmişlerdir. Lüsya, suya atlamada dünya rekoru kırmıştır. Pek önemli, yüksek mevki sahibi Petrof, bu duruma bozulur. Kalacağı otele halkın kullandığı toplu taşıma araçlarıyla ulaşmak durumunda kalır ve en sonunda kalacağı yere vardığında, kayıt bürosunun önünde, sırada beklemek zorunda olduğu söylendiğinde sarsılır. Sonrasında, aylar önce işlerini hallettiği yaşlı kadınla karşılaşır. Petrof için bir çözülme süreci başlamıştır. Petrof, yalnızca çevresinde olan bitene karşı değil kendine karşı da yabancılaştığının farkına varır. Sekizinci tablonun başında Petrof, nihayet çağrıldığı Konstantin Sergeyeviç’in makamındadır. Odaya girer girmez Petrof’un dikkatini duvarda asılı olan Konstantin Sergeyeviç’e ait resimler çeker. Bu resimler, Petrof’un makamındaki resimlere aynı sayılabilecek derecede benzemektedir. Sonrasında yüz yüze gelen Petrof ve Konstantin birbirlerine olan benzerliklerinden dolayı şaşkınlıklarını gizleyemezler. Konuşmaya başladıklarında konuşma şekillerinin bile neredeyse aynı olduğu göze çarpar. Petrof yaşadığı dönüşümün o an farkına varır ve bundan Ivan Ivanoviç’i sorumlu tutar. Nazım Hikmet’in bu noktada bir ayna efekti kulladığını görüyoruz. Bir şeyin yanlışlığını, aksayan ve sorunlu yönlerini kavratmanın en etkili yolu, onu birebir olarak yansıtmaktır. Bu oyun da Sovyet toplumun düştüğü durumun, yönetimin güç zehirlenmesi yaşayarak halka karşı duyarsızlaşmasının bir yansımasıdır. 

Oyunun sonunda, Ivan Ivanoviç’le hesaplaşmak için apar topar şehirden kasabaya dönen Petrof, devlet dairesine ulaştığında Ivan Ivanoviç’in bulunmasını ve odasına gönderilmesini ister. Fakat kimse Ivan Ivanoviç’i tanımamaktadır. Petrof oyuna da adını veren o soruyu sorar “Ivan Ivanoviç var mıydı, yok muydu?” Kasketli, elindeki sopayı Ivan Ivanoviç’in kafasına vurur. Ivan Ivanoviç yere yığılır. Petrof  “Vay başım” diye feryat eder. O an Petrof cevabını almıştır. Ivan Ivanoviç, yok olmuştur. Kasketli bu sefer seyircilere dönüp Ivan Ivanoviç’in var olup olmadığını sorar. Oyun burada sona erer. 

Petrof bu noktada, bilinçaltına gizlenen iktidar hırsı ve güç bağımlılığı personasını temsil eden Ivan Ivanoviç tarafından manipüle edilerek bilinçsizce yaşayan insanların bir temsili haline gelmiştir. Ivan Ivanoviç ise sosyalist devrimden önceki dönemde var olan aristokratik, burjuva kalıntısı düzenin sosyalizm içerisinde yozlaşmış hali olarak karşımıza çıkar. Tıpkı Hasırşapkalı’nın anlattığı fıkradaki gibi, beyaz köpekçikle aynı görevi görmektedir. Yukarıdaki paragrafta da belirttiğim üzere, Ivan Ivanoviç, aksayan yönleri göstermek, problemleri açığa çıkarmak için yazar tarafından yaratılmış, bir araçtır yalnızca. Oyunun sonunda da misyonunu yerine getirdikten ve seyirciye soyut bir düşünme sahası açmasının ardından birden ortadan kaybolur. Dolayısıyla, Ivan Ivanoviç’in varlığını sürdürüp sürdürememesi insanın kendi içindeki Ivan Ivanoviç’i bulup ona karşı direnç gösterip göstermemesiyle alakalıdır. 

Son olarak şunu söylemek gerekir ki Nazım Hikmet’in 60 yılı aşkın bir süre önce kaleme aldığı, bir hicviye niteliği taşıyan politik oyunu, günümüzde de geçerli sayılabilecek, zamanının ötesinde özellikler barındırmaktadır. Yönetici sınıfına mensup kişilerin iktidar hırsı, buna bağlı olarak yaşadıkları güç zehirlenmesi, halk tabanından ayrışma ve yönetilen halka karşı yabancılaşma, bu savı kanıtlar niteliktedir. Herkes kendi içindeki Ivan Ivanoviç’in farkına vararak onunla mücadele etmek durumundadır. 

YORUM YAP