“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kasvetli, Kırgın Bir Güzellik: I’m Thınkıng of Endıng Thıngs

Kaufman uçsuz bucaksız döngülerinden biriyle daha karşımızda. Kaufman sinemasının kendi şahsına özgü güzelliklerinden biri olan, her bir filmi bu denli aynıyken hepsini birbirinden son derece farklı yapmayı başarabilmesi ile yine bizi bu sonsuz tekrarın içine gönüllüce dahil ediyor. Hayata dair her şeyin biçimsiz devamlılığı üzerine kurduğu bu döngülerle döşediği her filminde olduğu gibi I’m Thinking of Ending Things‘de de sonu gelmez bir klostrofobi hissinin içine gömüyor izleyicisini.

Her şeyden önce bir yol filmi I’m Thinking of Ending Things. Bir türlü ne kadar zamandır birlikte olduklarını hatırlayamadığı erkek arkadaşı Jake ile, Jake’in kırsaldaki çiftliklerinde yaşayan ailesine tanışma yemeğine giden Lucy’nin –en azından filmin ilk kısmındaki adı bu– hikayesi. Ya da ilk bakışta öyle gözüküyor. Filmin içinde yol aldıkça izlediğiniz hikayenin kimin hikayesi olduğu da, karakterlerin kim olup hangi yaşta olduğu da iç içe geçiyor ve sonunda, sürekli olarak başka zaman dilimlerinin bir aradalığıyla akan, belirsiz bir zamanın öznesi oluyor herkes ve her şey. Orta Amerika’nın kış zamanına özgü o melankoli de, filmin üzerine inşa olunduğu ana duygu olarak ilk sahneden itibaren gelip yerleşiyor izleyenin içine. Bu ilk andan itibaren dev bir melankoli ve klostrofobi yumağına dönüşüyor tüm film. 

Kaufman sinemasının, cevap verme amacı üzerine kurulu bir sinema olmayışının, aksine mühim olan şeyin karakterlerin omuzlarına basarak yükselen o hisler ve duygu durumları olduğunun altını çizmekte fayda var. Bir bilimkurgu filmiymişçesine olan her hadiseye dair bir biliminsanı açıklaması beklemek nafile. I’m Thinking of Ending Things de tam bu düsturda, neyin ne olduğunu açıklamaktansa ne hissediyorsan o, diyerek devam ediyor. Her ne kadar karakterlerimizin kuantum fiziği üzerine çalışıyor olduğunun altını kalınca çizse de kimsenin size olanı, zaten yaşıyor olduğumuz gerçeklikten farklı bir şey olarak açıklayacağı yok. Yalnızca ufak ip uçları, kendinizi akışa kaptırmışken tutunmanızı sağlayacak semboller veriyor Kaufman. Bu eğilimde, filmin ilk partını oluşturan yolculuk sırasında, yol boyunca görülen tuhaf harabe çiftlikler, yepyeni salıncaklar, hiçliğin ortasındaki dondurma çiftlikleri de bu zamansız akışın ortalığa  saçılmış anı parçacıkları halinde diziliyorlar. Bu tuhaf, anı olduklarını sonradan öğrendiğimiz mekanlara da Lucy’nin kendi yazdığı her dizesi eve dönüş hüznüyle dolu olan şiiri eşlik ediyor ve derin melankoli ve gidilen/dönülen evin aslında kimin çocukluğu olduğuna dair ilk soru işareti oluşuyor.

İkinci partın başlangıcı olan eve ulaşma ile tüm zamanları kaybetmeye başlıyoruz. Sürekli olarak değişen kıyafetler, saçlar, yaşlar ve mekanlar Lucy ile birlikte ne olduğunu tam anlayamadığımız bu evde bizi de hapsetmeye başlıyor. Fakat zaman kaymaları bizi ters köşe yaparken Lucy için aynısı geçerli değil. Her girdiği odada, her çıktığı katta yeni bir gerçeklikle, geçmişle ya da gelecekle karşılaşan Lucy hiç sorgulamadan adapte oluyor bu gerçekliğe. Anlamada zorlandığı tek şey, kendi şiiri ve kendi resimleri olarak bildiği eserlerin başkalarının imzasıyla evin başka köşelerinde karşısına çıkıyor oluşu. Tüm o çiçekli duvarlarla eşleşen çicekli elbisesiyle tamamen evin bir parçasına dönüşüyor Lucy. Bu noktada film tekrardan ilk partın sonundaki o kimin çocukluğuna dönüldüğüne dair olan soruyu tekrar yöneltiyor izleyiciye. Şizofreni, çoklu kişilik bozukluğu, psikotik sanrılar gibi ihtimaller bir yandan akarken, evden bir türlü çıkamama hali Hitchcock’un Rear Window‘da yakaladığı o mekan kısıtlılığının gerilimi taşıyor. Öte yandan Rear Window direkt olarak bir gizem filmi iken I’m Thinking of Ending Things tüm bu evden çıkama hali ile gerilim filmlerine özgü bir biçimde klostrofobiyi ve huzursuzluğu tırmandırıyor ve bunu korku/gizem  janrından bağımsız yapıyor.  

Hikayesini bir cinayet filmiymişçesine tırmandırsa da aslında zamanla oynadığını önce hafifçe fısıldayarak akabinde bağıra bağıra söylüyor Kaufman. Jake’in ailesinin her odadan farklı bir yaşta çıkıyor oluşu seyircide yaşattığı kafa karışıklığını genç kadında yaşatmıyor. Bu genç kadının –tüm zamanlar birbirine karışmışken değişen isimlerle birlikte Lucy de artık kim olduğunu tam olarak bilemiyor–– evden çıkasıya kadar tanık olduğu her geçmiş, gelecek ve şimdi sahnesi onun için olağan bir devamlılık sağlarken izleyenin cevapsızlıktan duyduğu gerilim iyice tırmanıyor. 

Geri dönüş yoluna çıkmamızdan itibarense histen çok, uzun ve çerçevesiz bir konferansın ortasına düşüyoruz. Ağırlıklı olarak sosyal bilimler uzerine uzun uzun konuşuyorlar yol boyunca. Filmin ortalarına kadar biliminsanı ve Lucy olarak tanıdığımız karakterimiz şimdi bir film uzmanı ve farklı yıllardan birçok eser üzerine cinsiyet tartışmaları yapıyor. Didaktiklik ile iki entelektüelin sohbeti arasında ince bir çizgide, kimi zaman çizginin iki yanına da düşen, uzun bir part burası. Filmin önceki partlarında inşa ettiği ritmin dışında, konuşmak için alan açılmış hissi uyandıran bir kısım. Hiçliğin ortasındaki Tulsey Town molasında işler daha tanıdık absurd bir gerilime yükselesiye kadar da böyle devam ediyor. Öte yandan filmin en açıklayıcı anlarından biri bu yol içerisine yerleştirilmiş. Her şeyi bitirip ayrılmayı düşündüğü, hüzünlü iç sesiyle her an kendi kendine konuşan genç kadın, Jake’in ailesiyle geçirdiği anı şairane bir biçimde özetliyor:

İnsan kendini zamanda ilerleyen bir nokta olarak görmek ister. Bence muhtemelen tam tersi. Sabit duruyoruz ve hayat üstümüzden akıp geçiyor. Soğuk rüzgar gibi esiyor, ısımızı çalıyor. Soğuğuyla bizi mahvediyor. […] Bu gece kendimi o rüzgar gibi hissettim. Jake’in ailesinin üstüne estim. Onları oldukları gibi, olacakları gibi gördüm. Ölümlerinin ötesini gördüm. Sadece ben kalmışım. Sadece rüzgar. 

Jake’in anlamsız inadı yüzünden şehre dönmek yerine kırsaldaki eski liseye sapmalarıyla filmin final aktı başlıyor. Filmin ilk anlarından itibaren eşleştirilen Jake ve hademe arasındaki giderek tırmandırılan bağlam, okulun icindeki tuhaf karşılaşma sahnesiyle doruğuna ulaşıyor. Tek bir nesne ise tüm gizemin cevabı niteliğinde gözyaşları ile seyirciye sunuluyor: terlikler. Lucy’nin kendisi için yaptığı, Jake ve ailesinin hayatına kuşbakışı müdahil olan rüzgar benzetmesinin, modern dansla kesiştiği bu kısım son derece yoruma açık bırakılmış. Bir yanıyla hademe ve Jake’in aynı kişi olduğu fikri ağır basarken kenarda bir yerde “acaba?” diye soran bulanık kısımlar bırakılıyor. En sonunda Oklahoma müzikaliyle harmanlanmış bir Nobel Ödül töreni izlerken, 1900’lerin popüler yaşlandırma makyajıyla yaşlandırılmış karakterlere bakarken artık ne gerçekliğin ne zamanın, geleceğin, geçmişin ne de kimin kim olduğununun önemi kalıyor.  Hayatların içinde, o sonsuz tekrarlara gömülmüş zavallı, nostaljik ve melankolik insancıklarız dönüşüyoruz herbirimiz. Bu film boyunca izlenilense herkesin ve hiçkimsenin aşırı acıklı öyküsü. Başı sonu, zamanı ve mekanı yok, sondaki zifiri karanlığın huzuruna ulaşmayı uman, her şeyin sonunu getirmeye ince bir telaşla sabırsızlanan insanların Lucy, Amy, Jake’in, Jake’in anne babasının sonsuz tekrarlı öyküleri. 

Başlı başına şairane bir hayat klostrofobisi I’m Thinking of Ending Things. Kendi cümleleriyle açıklarsak “Kasvetli, kırgın bir güzellik”. Bilemediğimiz ama her biçimde farklı bir duygu durumunu hissettiğimiz hayatı oluşturan an parçacıkları gibi nihayetinde üstünü örten kalın bir kar tabakası altında, o kar fırtınasına özgü sessizliğe bürünüp tekinsiz naif hüzünlerde bırakıyor bizi. Görselliğinden sanatına, kostümüne, mekanına ve özellikle oyunculuklarına, her detayı derindeki hüzün temasıyla harmanlanarak inşa edilmiş, sinemayı tekrar tekrar sevdiren bir film.

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

YORUM YAP