“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kendimize Neden Gülüyoruz?

Kendimize Gülebilmenin Doğası

Mordechai Gordon kendimizi ciddi ciddi ciddiye almama üzerine düşünceleri ele alıyor. Zamanında filozoflar neden kendimize gülmenin bir başkasına gülmekten daha kolay olduğunu düşünmüşler. Hatta Platon’dan beridir bu fenomen araştırılmaya devam etmiştir.

Platon ve Hobbes

Platon bizim bugün “komedinin hakimiyeti” dediğimiz terim hakkında düşünmüştür. Komedinin hakimiyeti terimi, kişinin diğerlerine güldüğünden çok kendine gülmesi olayını, kişinin kendini diğerlerinden üstün görme istencine bağlıyor. Platon, Philebus’ta “arkadaşlarımızın yaşadığı aşağılayıcı saçma deneyimlere güleriz” (48-50) der ve insanları gülünç kılan şey temel değerler üzerine yaptıkları saçma davranışlardır. (Örneğin: para, görünüş, akıl)

Platon’a göre arkadaşlarımıza, tanıdıklarımıza ve diğer insanlara kendilerini gülünç durumlara düşürdüklerinde gülüyoruz.  Tabii ki Platon bu alışkanlığımızın pek de sağlıklı olmadığını çünkü kötülükle beslendiğini düşünüyordu. Ancak bizim için önemli olan nokta insanların genellikle başkalarının aptallıklarına güldüğünü düşünmesiydi. 

Daha sonraları Thomas Hobbes, Leviathan kitabında, “komedinin hakimiyeti” üzerine daha sağlam bir öneri sundu:

“Kahkaha ya kendilerinin ani bir davranışından ya da onları memnun eden bir şeyden veya bir başkasının eksikliklerinden dolayı ortaya çıkar ve gülünen kişiyi alkışlarlar”. (1651, s.125)

Bu bakışla gülmenin ani bir zaferin simgesi olduğunu ve insanın kendini diğerlerinden daha üstün ya da başkalarının kendinden daha aşağıda gördüğünü görüyoruz.

Hem Platon hem de Hobbes aynı fikri paylaşıyordu; kahkaha bize, diğerlerinin sahip olmadığı bir şeye sahipmiş gibi hissettirir ve bu his bizi besler. Tabii Hobbes bazen kendi zayıflıklarımıza güldüğümüzü de fark etmişti. Bu konuda düşünen insanlar için odak noktası hep başkalarına gülmek olmuştu. Bunun asıl sebebi, başkalarına gülmenin temelinde saf zevk ve keyif varken, kendimize güldüğümüz zamanlarda duygu yelpazesinin daha geniş olmasıdır. Acı, keder, eğlence… Birçok şey ile sonuçlanabilir.

Başkalarına gülmenin daha geniş bir kitle tarafından yapılmasında ise kendimizdeki kusurları ve yanlışları fark etmektense başkalarının kusurlarına ve ayıplarına gülmenin daha kolay olmasıdır.

Komedinin hakimiyeti teorisi bir yana, filozoflar arasında büyük bir ilgiyle karşılanan başka bir fikir vardır: Aykırılık Teorisi.

Bu teori diğerinden tamamen farklı bir önermede bulunur. John Morreall bunu çok güzel özetlemiştir:

“Biz düzenli bir dünyada yaşarız ve belli şeylerden belli beklentilerimiz olur, şey’ler üzerine belirlenmiş planlar dahilinde düşünürüz, mekanlar, etkinlikler vb. Ve bu düzenlere uymayan şeylere gülme eğilimindeyizdir. Pascal’ın da söylediği gibi “Hiçbir şey sürpriz bir anlaşmazlığın aniden ortaya çıkıp görünenle beklenen arasındaki köprüyü yıkması kadar güldüremez!”

(Gülmeyi Ciddiye Almak, s.15-16,1983)

Bu düşünceye göre ise, başkalarına karşı üstün hissettiğimiz için değil sadece aykırı ve beklenmedik olan konuşmalara ya da davranışlara gülüyoruz. Örneğin, sürekli İngilizce konuşan bir arkadaşımızın aniden Çince konuşmaya başladığını görmek oldukça komiktir. Küçük çocuklar sürekli yanlış konuşarak ya da beceriksizce hatalar yaparak insanları güldürürler. Yani burada üstün hissetmekten eser yoktur, sadece beklenti ve olan şey arasındaki boşlukta yankılanan bir kahkaha vardır.

Nietzsche & Freud

Eski filozofların aksine, 20.yüzyılın başlarında filozoflar gülmek veya kendimize gülmek fenomeni hakkında anlaşılabilir şekilde sessiz kalmıştı. Kayda değer bir istisna olan Nietzsche hariç. Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabının “Üstün İnsan Üzerine” adlı kısmında Nietzsche, kahkahanın en büyük günah olduğunu düşünenlerle alay eder.  Kahkahanın ruhunu toplumda ölmüş olan gelenek ve göreneklerin karşısında olduğunu savunur. 

Nietzsche’ye göre melankoliden ve hüzünlü bir ölümlülükten özgür kalmanın yolu, dinlerin telkin ettiği öfke ve karşıtlık değil, gönlü geniş olmanın özgür ruhuna sırtını yaslayabilmekten geçer. 

Bu kısma rağmen, Nietzsche yanlış yapanları iyiliğe ve üstün insan olmaya “en çok kendinize gülebilmeye” çağırıyor. 

Kendimize gülmeyi öğrenmek demek insanlık durumunun ayrılmaz bir parçası olan başarısızlığı kabul etmeyi öğrenmek demektir. Aynı zamanda Yerçekiminin Ruhu kısmını da, neden ahlakın yerle bir edildiğini ve geleneklerin sorgulandığını ve garantiye alındığını da anlarız. Nietzsche bunu diğer filozofların yakalamadığı bir bakış açısından en iyi şekilde yakalamıştır. Ona göre gülmeyi azaltan ve hayatı zorlaştırıp, hüzünlü hale getiren şey eleştirmeksizin kabul ettiğimiz ve nesiller boyu aktardığımız aile değerleri, dinler ve kültürdür. Kendimizi daha az ciddiye almak, bu değerleri de sorgulayıp alay etmemize ve zamanla yeni değerler oluşturabilmemize yardımcı olacaktır. 

Sigmund Freud’un farkettiği üzere kendimizi çok ciddiye almamanın aynı zamanda psikolojik faydaları da vardır. 

Mizah (1927) adlı makalesinde Freud, eleştirel süper ego ve yatıştıran süper egoyu birbirinden ayırır. Daha sonra ise Freud, bunu mizahın ta kendisiyle ilişkilendirir; yatıştırıcı süper ego için şöyle der: “…o kadar tatlı sözler konuşur ki kendini tehdit altında hisseden süper egoyu yumuşatır.”

On Humor’da Simon Critchley:

“Freud’un mizah anlayışının tercümesi, süper egonun olgunlaşmasıdır; kendine gülebilmeyi ve kendiyle alay edebilmeyi öğrenmekle gelen olgunluk,” der. (s.103)

Critchley’e göre mizah, süper egonun daha uyumlu bir öğretmen ve yönlendirici olmasını sağlar çünkü bilincimiz daha uysal ve esnek bir gözlemciyi hayatımıza katmış olur. Yani mizah, Freud’a göre bayağı faydalıdır. 

Buna karşılık, depresyon ve paranoya gibi mental hastalıklarla uğraşan insanların katı süper egoları vardır ve bu da onların kendileriyle alakalı mizah unsurlarını fark etmelerini ve gülmelerini zorlaştırır.

Buddha & Nagel

Nietzche ve Freud’un görüşlerinin yanında, kendimize gülebilmenin doğası hakkındaki en önemli derslerden biri Zen Budizmi’nden gelir. 9. yy.dan bugüne süren Zen geleneğinin ustası Rinzai, tekamüle ulaşmak için bağımlılıklarımızdan kurtulmamız gerektiğini söyler. Bu, sadece maddi şeylerden değil aynı zamanda kör bir şekilde hürmet ettiğimiz dinler ve ritüellerden de kurtulmamızın gerekliliği demektir. 

“Zen için ritüel, kitap, doktrin ya da kutsal figürler yoktur. Hatta Buddha bile ona bağlı olan takipçileri için büyük bir tabuya dönüşür.”

(John Morreall, Comic Relief: A Comprehensive Philosophy of Humor, p.134, 2009)

Dahası, Zen Ustaları dünyayı yöneten Batı düşüncesini de eleştiriyor. Kelimeler, konseptler, akıl ve rasyonel düşüncenin dünyayı kontrol etme istenciyle bağlantılı olduğunu söylüyorlar. Bu düşünceye göre, kendi içimizde yarattığımız değer dünyasını sürekli olarak sorgulamaya devam etmeli ve gerçekliğin nasıl bir formuna hizmet ederek onu üstün kıldığımızı sorgulamalıyız. Zen ustalarının savunduğu en önemli özgürleşme yolu, zihne ayrı bir varlık olarak bağımlılık yaratmaktan kurtulmaktır. Morreal’in yazdığına göre:

“Zen’de ampirik ego kişinin kendisi değildir, hatta bu tamamen bağımsız bir varlık da değildir. Aradığımız aydınlanma normalde kendim olarak tanımladığım ve gördüğüm aklın aslında hiçliğiyle ilintili sezgisel bir farkındalıktır. Benliğime olan bu yanlış bağlılıktan kurtulduğumda, tüm bağlanma sorunlarımın kökenini anladım ve üstesinden gelmeyi başardım.” (s.135)

Sabit ve bağımsız bir benlik anlayışından özgürleşmemizin yararı, kendimize gülmemizi çok daha kolay hale getirmesidir. 

Bağımsız ego kavramını sorgulamaya başladığımızda “benliği” bu kadar ciddiye almayı bırakmamız muhtemeldir. 

Böyle bir farkındalık kişiyi benliğin yanıltıcı doğası ile eğlenmeye ve kendini büyük bir şaka, insanın varoluşunu ise saçma olarak görmeye sevk edebilir.

Yani, egomuzun eleştirmeksizin tutunduğu bağlılıklardan kurtulduktan ve kendimize mizahla bakabildikten sonra, yaşadığımız diğer saçmalık ve uyumsuzluklara gülmek bizim için daha kolay olur. 

The Journal of Philosophy dergisinin 1971’deki 68.sayısında Filozof Thomas Nagel “Absürt” makalesini yazar. Bu makalede insan varoluşunun doğasında varolan saçmalığın ızdıraba değil mizaha neden olması gerektiği fikrini vurgular. Nagel, ilk önce insanların günlük olarak karşılaştıkları, iddiaları veya özlemleriyle gerçeklik arasında tutarsızlık yaşattıran birçok saçma durum olduğunu söyler. Böyle durumlarda insanların genellikle özlemlerini değiştirdiğini, gerçekliklerini bu saçma durumlarla aynı hizaya getirmeye çalışarak kendilerini durumdan kurtarmaya çalıştıklarını belirtir ancak bu da absürttür.

Albert Camus’yu takip eden Nagel, felsefi absürt anlayışındaki arzu ve gerçekliğin kaçınılmaz olarak herkes için varolduğuna dikkat çeker.

Bu absürt kavramını “hayatımıza aldığımız ciddiyet ve bir şey olmak istencinin özündeki algısal olasılık ve keyif arasındaki çatışma” olarak açıklar.

Sorun şu ki, ne hayatımıza yaptığımız ciddi yaklaşımlar ne de inançlarımız veya geleneklerimiz çatıştıklarını fark ettiğimizde bile gerçekten değişmiyor. Nagel, Camus gibi bazı varoluşçuların, varoluşumuzun saçma doğasına yanıt olarak benimsedikleri meydan okumanın özellikle olgun ve sağlıklı bir tutum olmadığı fikrini belirtiyor.

Daha ziyade, kendi absürtlüğümüzün farkında olmanın, bizimle ilgili en insanı ve ilginç şeylerden biri olduğuna inanıyor: kasvet ya da umutsuzluktan çok; kahkaha, ironi ve mizah gerektiren bir gerçek!

O halde kendimize gülebilmek faydalıdır çünkü insan varoluşunun absürt doğasıyla bahsetmenin en iyi yollarından biridir.

Ne Nagel’in, ne de burada adı geçen diğer düşünürlerin, kendimize gülmenin fiziksel kahkahada tezahür etmesi gerektiğine inanmadıklarını vurgulamak önemlidir. Aksine, kendimize gülmek, kendini fazla ciddiye almamak ve daha özeleştirel olabilmek için bir tür metafor olarak anlaşılmalıdır.

John Ohliger’in “Gerçeği Öğreneceksiniz ve Bu Gerçek Sizi Güldürecek” adlı forumunda kendimize gülmekten, “hem önemimizi benimsediğimiz hem de önemsiz parçalarımızı fark ettiğimiz bir ruh halidir ve önemlidir,” diye söz eder.

Elbette ki aptalca bir hata yaptığımızda veya başkaları bizimle dalga geçtiğinde kendimize güldüğümüz durumlar vardır. Bununla birlikte, bazen neşeli bir mantalitede olup kendi eksikliklerimizle eğlendiğimiz durumlar da olur. 

Her iki durumda da esas olan, Nietzsche’nin savunduğu açık yürekli ruhu kucaklamaktır. Çünkü kendimize gülmek bizi, ölü geleceğin ağırlığından ve daha kötüsü kendi katı ve yok edici eğilimlerimizden kurtarabilir. 

Dünya gezegenine 97 yılında adım attı. Haliç Üniversitesi Amerikan Edebiyatı bölümünden Karşılaştırmalı Edebiyata zıpladı. Yıllardır süren yazma serüvenine devam ederken, büyülü gerçekçi öyküleriyle tanındı. Gonzo Journalism felsefesi ile gözlemlemeye, maceranın içinde Gilliamesk bir mod ile yürümeye devam ederken sizlerin yolculuğu için buraya bir bardak su bıraktı. Buy the ticket, take the ride!

yorumlar (1)

  • Avatar

    Can

    Çok başarılı bir yazı olmuş, elinize sağlık.

    reply

YORUM YAP