“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kendini Erteleyenler

Merhaba yeni dünya ve beraberinde insanlığa taşıya geldiğin her şey. Kendi adıma, üzerimize yapıştırdığın birçok şeyi oldukça zorlayıcı buluyorum. Sosyal olayları kaçırma telaşlarını, aşırı ifade etme trendlerini, saman altından su yürütmelerini ve daha nicesini… Bazen sadece var olmak istiyor insan. Sabah uyanmak ve çiçeklerini sulamak en heyecanlı işimiz olsa diye düşünmeden edemiyorum. Tüm canlılar temel ihtiyaçlarına kolayca ulaşsa ve keşke, biz insanların tek derdi, kendimizi tanımak ve gerçekten var olmak olsa. Ancak özellikle 2020 yılının yarattığı etkinin bizler üzerindeki sonuçlarına baktığımda yine içimize dönmediğimizi, telaşlarımızı özlediğimizi görüyor ve ne zaman ders alacağımızı oldukça merak ediyorum. Bu işte kendimi asla dışarda bırakmadığımı da eklemeliyim.

Bu yazının konusu ise bu yeni düzenin aşıladığı yeni bir durum değil, tarihçesi eskilere dayanıyor. İngilizce de “Procrastination” olarak adlandırılan “erteleme huyu;” etimolojik kökeni Latince bir fiil olan procrastinare (yarına kadar yapmamak) ve Yunanca akrasia, yani “daha iyi karar verebilecek olmamıza rağmen o kararın aleyhine davranmak,” kelimelerinden devşirilmiş bir terim aynı zamanda. Oyalanma, ağırdan alma, geciktirme de diyebiliriz. Özellikle, Sesli Sözlükteki çevirilerden birisi tam da içini dışını anlatıyor bu kavramın;

“Dur bakalım hele” yaklaşımı.

Net bir tarifle; erteleme alışkanlığı, yapmamız gerekenlerin çoğunu son dakikaya kadar oyalanarak yapmamamız, genellikle son teslim-mühlet tarihlerinden sonraya bırakmamız. Bazı araştırmacılar daha keskin ve acımasız tanımlar da yapmışlar; “Erteleme huyu, kişinin kötü sonuçlarla karşılaşacağını bilerek de olsa yapması gerekenleri yapmamasına yol açan öz-düzenleme arızasıdır.” Bu tanımda oldukça makineleştirilmiş ve arıza kaydı ile düzeltilmeyi bekleyen biri varmış gibi duruyor.

Unutmamak gerekir ki hayatının belli dönemlerinde herkes bazı şeyleri erteler, burada ciddi bir problem veya hastalık yoktur. Çoğumuz meyilliyizdir. Sonuçta çalışmanın kölelik olduğunu en çarpıcı şekilde dile getiren düşünür Paul Lafargue’ın “Tembellik Hakkı” kitabında da belirttiği gibi, bazı karşı duruşlarımız, erteleme vasıtası ile olsa bile sonuçta bir var oluş gerekliliğidir. Aynen tembellik yapma hakkımızla da bazen varolabildiğimiz gibi.

Tembellik yapmaktan bahsedince erteleme huyu ile onun karışmasına yol açmayayım. İkisi, birbirlerinden farklı bir ritme sahip. Mesela çorap çekmecenizi düşünün. Yazlık, kışlık, renkli ve daha nicesi karmakarışık, sizin dokunuşlarınızı bekliyor olsun. Bu işi yapmak belli bir dikkat ve emeği gerektirdiği için erteleyip duruyorsunuz. Sırf bu yüzden kedinizi tembel zannediyor olabilirsiniz. Halbuki yaşadığınız sadece bir ‘Dur Bakalım Hele’ durumu. Ne tembelsiniz ne de zaman yönetiminiz kötü!

Erteleme alışkanlığında, yapmayı ertelediğimiz işi başka işleri araya sokarak geçiştiriyoruz. Mesela yukarıdaki örnekteki kişi, çorap çekmecesini düzeltmeyi ötelerken, her gün 8 km yürüyüş, arkadaşlarla uzun saatli görüşmeler, ev temizliği yapıyor olabilir. Bu durumda yapması gerekene muadil işler bulup yaparak asıl yapılması gereken işi ertelemektedir. Tembellik ise iş dışındaki meselelerimize karşı yarattığımız bir başa çıkma mekanizmasıdır. Kişi hiçbir şey yapmaz, sorumluluklarının yerine başka işler koymaz, kısaca her işten kaçar. Tembel kişinin bütün öz denetim ritmi sağlıklıdır. Bazen çok yoğun çalışmıştır ve dinlenmek için ara verir, bazen iyileşmek için ara verir. Böylece vücudu tekrar toparlanabilecektir tembellik yaparak. Psikolojik bir soruna dönüşen tembellikte ise kişi bir gün değil bir hafta değil çok uzun zaman boyunca hiçbir şey yapmama haline girmiştir. Böyle bir durumun yaşanması, psikolog-psikiyatristlerin çalışma alanıdır artık.

Erteleme alışkanlığının altında yatan en önemli ana neden mükemmeliyetçiliktir. Olabileceği en mükemmel işlevliliğe erişmek, görevleri kusursuzca yerine getirmek, daha net anlatımla kendinden beklentisinin çok yüksek olması, kişiyi erteleme huyuna yöneltmektedir. Oldukça çarpık bir mantık gibi görünse de temel neden, her zaman kişinin kendisiyle olan acımasız ilişkisidir. Yaptığı işlerin sonucu ya üstün başarı göstermez ise, ya eksiklikleri ortaya dökülüverirse, işte bu çıkarsamalar ertelemeye kucak açar. Sadece ‘iyi’ kelimesi çoğumuz için hiçbir zaman yeterli olamıyor ne yazık ki.

Görüldüğü gibi tembellik ve erteleme alışkanlığı arasında ince de olsa aslında gayet net bir fark var. Erteleme de kötü planlamayla, karar vermekten korkmayla, mükemmeliyetçilikle boğuşan bir insanın işlerini yapmak yerine başka görevlere yelken açtığını gözlemleriz. Tembellik de ise bedeninin ona yolladığı sinyaller sonucunda, stres ve yorgunlukla başa çıkan ve kronikleşmediği müddetçe gayet sağlıklı olan bir birey var.

Peki nasıl başa çıkılır bu erteleme alışkanlığıyla?
Ne demiştik? Tüm yollar mükemmeliyetçiliğe çıkıyor. O zaman felaket senaryolarına kapıyı kapatmak, bu sıkıntılı erteleme halinden kurtulmak için atılabilecek en görkemli adım olacaktır. Birey kendi panzehrini kendi seçmeli. Sonuç ne olursa olsun kendini bir şekilde affetmeli. Büyük büyük cümleler değil mi? Oysa neden diye sormalıyız saf bir çocuk gibi belki de. Neden dış cephelerimde kusursuzlukla var olmak istiyorum? Eksik mi doğdum ki tam olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum? Varlığım neden acı veriyor? Acaba kendimden neden bu kadar nefret ediyorum? Burada işler biraz değişti. Asıl sihir, bu soruların cevaplarında. Duymaya ne kadar hazır olmasak da beynimizin kıvrımlarında bir yerlerde nöronlarımız, bu mevzularla savaş halinde hep.

Sadece durarak ve duygularını tanımlamayı başararak pek çok insan hiç atamayacağı adımları atmış, bazen tüm hayatını kökten değiştirmiş ve o istediği özü bulmuştur. Hırslar, başarı arzuları, güçlü görünme halleri sadece maskelerdir. Bu maskeler düşmeden yarattığımız ve yaptığımız hiçbir şey zaten mükemmel olamaz. Hep bir başkasının hayatını yaşar oluruz. Mazeretlerimizle dünyamızın döndüğünü zannederiz. Oysa asıl eksiklik kendini kabul edememe, gerçeklerini görememe, kendini hep dışardan bir gözle gözlememe durumudur.

Erteleyen kişi, içten içe kendisini yer bitirir. Aklı hep ertelediği o ‘şey’dedir. Çoğu zaman ertelediğinin farkında bile olmayıp sadece kıvranmaktadır tüm o sunduğu mazeretlerinin gölgesi altında. “Doğru ruh hali, doğru zaman” der durur. Keşke gerçekten yapmak istediğinin ne olduğunu bilse değil mi? Belki de yukarıdaki sorulara dürüst cevaplar verse, ertelediklerinden kökten vazgeçecek ve kendisi için en gerçekçi olan oluşlara-şeylere-hallere-yerlere-işlere akıp gidiverecek. Kendimize dönüşlerimizin güzelliğini bir gün yaşamamız dileğiyle…

Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lisansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve avukatlık mesleğine halen devam ediyor. "Three", "The Shadow House","Happiest Hour" , "Uzaya Kaçan Küpe" ve "Keyfi Yanılsamalar" isimli kitapları hem Amazon hem de Barnes and Noble da online olarak yayımlandı(https://m.barnesandnoble.com/s/Serife+Gunaydin+Karakose). Yazarın denemelerini aktardığı www.allbyourselves.blogspot.com adlı bir blogu mevcut; aynı zamanda @mind_index instagram profilinde de sanattan bilime, felsefeden psikolojiye kadar pek çok konu hakkında da içerik üretiyor.

yorumlar (2)

  • Avatar

    Dondu gunaydin

    Yine farklı konu bulmuş içselleştirerek okudum birçok yerde kendimden parçalar buldum kalemine yüreğine sağlık

    reply
  • Avatar

    Sena Baş

    👍

    reply

YORUM YAP