“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kısasa Kısas #2: Anne Neredesin? — Patika (2013)

Tüm insanlık olarak karanlığa hapsedildik hepimiz. Dilden uzak, ışıktan uzak, birbirini duymayan; duysa bile dinlemeyen bedenler olarak lanetlendik. Koca bir ormanın içinde yalnızca bir patika vardı bizlere gösterilen, sonu nereye varır bilmeden yürüyoruz; yol ne zaman biter, ne çıkar karşımıza, ne kadar dayanabiliriz bu uzun yolculuğa… 

Yazıyı okumaya başlamadan önce sayfanın sonundan kısa filmi izlemenizi öneririm. Aksi takdirde yazı filmle ilgili süpriz-bozan tat kaçıran ve can sıkan şeylerle dolu olacaktır.

Çan sesleriyle başlıyor Onur Yağız’ın yönettiği “Patika”. Yaşar’ın sesini duyuyoruz hemen ardından. Annesinden kalma bisikleti babasıyla paylaş(a)mama hikayesini anlatıyor bizlere. Kapalı kaldığımız karanlık odanın içindeki küçük pencereden izliyoruz babamızı. Evet, “babamızı” diyorum. Çünkü filmde kamera öyle bir konumlanıyor ki sevgili okur, gözlemci bir noktadan bakıyoruz olaylara. Fakat bu gözlemcinin bir kimliği var: Yaşar. 

Film boyunca cevapsız kalan sorular bizlerin, izleyicilerin (gözlemci de denilebilir) kafasını kurcalarken, filmin doğası tüm bu soruların cevapsızlığının kaotikliğine zıt bir şekilde çok sakin kalıyor. Çekimler ve filmin doğayla kurduğu ilişki bağlamında filmin hissiyatı Andrei Tarkovsky filmlerinden birinin içine sıkışmışız gibi sarıyor etrafımızı. 

Nerede olduğunu, başına ne geldiğini bilmediğimiz “anne”den kalan bisikleti dönüşümlü olarak kullanıyor baba ile oğlu. Hiçbir zaman aynı patikada birlikte yürüyemiyorlar; adeta bir zamansızlığın ve iletişimsizliğin metaforu haline dönüşüyor koca patika. Oğul bisikletiyle patikada yol alırken, baba umarsız bir şekilde yürüyor; baba bisikletle oğlunun yanından geçerken oğlu, ona koşarak yetişmeye çalışıyor ve kısa süre sonra vazgeçip o da yürümeye çalışıyor.

Tam da bu noktada, filmde yakaladığım metaforlara kafamdaki yerleştirdiğim konumları sizlerle paylaşmak istiyorum: Baba, hem bir baba figürü hem de tanrısal bir figür olarak okunabilirken, oğul ise hem bir oğul, hem insan, hem de Prometheus sembolü olarak ele alınabilir. Koca bir ormanın içinde seyreden patika ise dini metinlere göre varlığına inanılan bir kader çizgisi ya da “baba, oğul ve kutsal ruh” arasındaki iletişim bağı olarak kabul edilebilir. Bu açıdan baktığımıza varlığını dahi bilmediğimiz bisikleti de zamanın tarihi boyunca araç olarak kullandığımız ve doğaya, evrene ve dolayısıyla varlığımıza anlam kazandırmak için kullandığımız bir gereç olarak düşünülebilir. 

Baba oğluyla adeta bir yarış içindedir. Kendinden bir parça olarak varoluşuna kattığı oğluna olan öfkesini sigara içerek gidermek istese de, çakmağı çalışmadığından o hazza dahi ulaşamaz ve daha da öfkelenerek çakmağı yere fırlatır. Ardından gelen oğlan yerde bulduğu çakmağı yakmayı dener ve o da yakamayınca sinirlenip daha da uzağa fırlatır. Filmin ilerisinde, çocuğun çakmağa duyduğu bu öfkenin nedeninin bu kadar da basit olmadığına değineceğim.

Ardından bisiklete atlayarak yürüyerek ilerleyen babasının peşine takılıp onu geçer. Sonraki sahnede bisiklet boş bir alanda tek başına durmaktadır. Baba bisiklete yaklaşır, etrafı kolaçan eder ve üzeri yapraklarla örtülü, gizlenmiş bir kapağı kaldırır. Bisikleti oraya gömülü bir kutuya kaldırdıktan sonra iş kıyafetlerini giyen babanın ne iş yaptığını da pek anlamayız.

Bu duruma genel olarak baktığımızda, babanın bisikleti saklaması aslında oğluyla arasındaki iletişim ve ilişkinin nesnesine verdiği değer olarak anlamlandırılabilir. Ancak günümüzde de olduğu gibi kendi babasından ilgi görmeden büyüyen bu baba da, oğluna verdiği bu değeri hissettir(e)mez.

Bir ağacın arkasından bisikleti nereye sakladığını sinsice izleyen Yaşar, babası gittikten sonra bisikleti yerinden çıkartır ve çantasında getirdiği kürekle kendince bir çukur kazıp bisikleti oraya gömer. Çünkü farkındadır artık nesneleşen iletişimin duygular üzerinden değil de, o nesne(ler)in değerleri üzerinden gerçekleştiğinin… Ancak Yaşar, patikada güvenli bir şekilde ilerlemesine yardımcı olan tek şeyi alır bisikleti gömerken; bisikletin feneri.

Ardından uykuya dalmak için uzandığı çimenlerin üzerinde uzaklara bakarken babasının hayali belirir gözünün önünde, ona gülümsemektedir. İşte tam bu sırada gerçeklik, bir kuşun dışkısı olarak düşer suratına… 

patika-2013-short-film

 

Hava karardıktan sonra babasıyla karşılaştığında, ona bisikletin çalındığını söyler. Filmde, babayla oğulun iletişim çizgisinin değiştiği belkide tek nokta burası. Çünkü eve yürüyerek de gidemeyecek olan babayla oğul, karanlıkta otururlarken oğul cebinden çıkarttığı ateş yakma aletini babasına gösterir. Böylelikle hem bir Prometheus olarak ateşi, yani bilginin, sevginin ve cesaretin sembolünü, babasıyla paylaşır hem de maddi boyutta babasının ihtiyacı olan sigaraya onu kavuşturur. İşte çakmağa sinirlenip onu öfkeyle atabildiği kadar uzağa fırlatması da bu yüzdendir. Çakmak da ilişkinin ötesinde, amacına uygun bir araçtır ve belki de küçük bir boyutta da olsa babasıyla arasında bir engeldir. Ancak çakmak tükenir, aradaki ilişki tükenmez. Çünkü Yaşar, tükenecek olan o çakmağa alternatif olarak manuel bir ateş yakma aletini her zaman çantasında taşımaktadır. Böylelikle Türkçe konuşan babasına, Fransızca cevap veren Yaşar iletişim nesneleşen aracını ortadan kaldırdıktan sonra babasına yakınlaşır ve aralarındaki ilişkiyi nesneler evreninden duygular evrenine yüceltilir.

Zaten hemen ardından gelen sahnede de bu sözlerimi destekleyen bir olay takip eder bizleri. Babayla oğlu yağmurun şiddetlenmesiyle birlikte, daha öncesinde bisikleti sakladıkları gizli kutunun içine sığınırlar. Ancak karanlıktır, yalnızca söz vardır. Tam bu sırada, ona patika boyunca yoldaşlık eden bisiklet fenerini yakar Yaşar. Sözün varlığı, cana dönüşür. Babası o vakit anlar oğlunun derdini… Aynı dini öğretilerde dediği gibi sözden sonra insanın varoluşu yeniden başlar. 

Bu sahneleri izleyen izleyicinin kafasını kurcalayan annenin nerede olduğu sorusuna cevap ise annenin her yerde olduğudur. Filmde babayla oğlunu gerek yağmur gerek kuru yapraklar ve gerekse yosun tutmuş bir ağacın gövdesi olarak sarmalayan doğadır anne figürü.

Hikayeler anlatılır; baba oğluna eliyle yaptığı şekillerle yeniden konuşur ve aralarındaki ilişkinin alevi yeniden tutuşadursun, lambanın pili biter. Baba oğluna fısıldar: “Yarın unutturma da mum getirelim…” Bu söz çakmağın yerini alan ateşin, lambanın yerini alan mumun bizlere anlattığı natüralist bakış açısının dile gelmiş halidir. Günümüzde ilişkilerini sonu olan nesneler üzerinden kuran insan, kendisini yeniden doğada bulacaktır… 

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP