“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Kölenin Hiç Mi Suçu Yok? Yok Tabii!

Polisin on dakika boyunca, dizini boynuna bastırmak suretiyle boğarak öldürdüğü George Floyd’un ardından, ırkçılığa kurban edilmiş nice insanları düşünüp, hiçbir şeyin değişmediğine kahroluyoruz. Cinayetin bu kadar bariz ve kolay oluşu, tanıklık edenlerin öğrenilmiş çaresizliği ve polisin soğukkanlı vahşeti, çok medenileştiğimizi sandığımız dünyamızda bize soğuk ve sert bir tokat. ABD’deki protestolar halihazırda artarak sürerken, bazı taraflarca bir konu tartışmaya açılmaya çalışılıyor: ABD’de yaşayan köleler kendi sefaletlerinden herhangi bir şekilde sorumlu muydu? Kölelik, onların seçimi değil miydi? Direnemezler miydi?! Bazı köleler durumlarından memnun değil miydi?

Kanye West’in köleliğin bir seçim olduğunu, Afrikalı Amerikalıların yüzyıllardır zihinsel olarak köleleştiği için itaatkar kaldıklarını söylemesi ve Teksas’ta bir okulda, 8. sınıf öğrencilerine tarih dersi ödevi olarak, köleliğin artılarını ve eksilerini sıralayarak “dengeli bir bakış açısı” getirmeleri istenmesi, konuları yeniden alevlendirdi. Ülkemizde de farklı konularda, sık sık yapılan bu sığ yaklaşımların altında cahillik, empati yoksunluğu ve devlet menfaati yatıyor. Amerika’daki milyonlarca siyahı etkileyen köleliğin; işkence, tecavüz ve cinayet ve tehditlerle, “sürekli bir vahşet sistemi” tarafından dayatıldığını görmezden geliyorlar.

Gerçek şu ki; direndiler! 1619’da Hollanda’dan Amerika’ya zincirlere takılı, esir halde getirilen Afrikalılar, bu durumu kendileri seçmedi. Atlantik yolculukları boyunca karşı koymanın sayısız yoluna başvurdular, esir olmak yerine denize atladılar, birçok isyan çıkardılar. (Nat Turner’ınki gibi bildiğimiz köle isyanlarının yanında, ismini bilmediğimiz birçok isyan mevcut.) Ama isyanlar bir şekilde hep bastırıldı. Seçilmiş esaret fikri, “Underground Railroad” adı verilen kuzeye doğru çok riskli bir yoldan kaçışı seçen binlerce köleyi de görmezden geliyor. Yakalanıp geri dönecek kadar şanssız olanlar, işkence ve idama maruz kalmıştı.

Bazı köleler durumlarından memnun değil miydi? Gelelim bu soruya. Kölelik hakkında bu tür yanılgılar birdenbire ortaya çıkmaz. Amerikan kültürü çok uzun zamandır, kölelik sisteminin sosyal kontrolü sağladığını empoze ediyor. İç Savaş’ın arifesinde, Konfederasyon Başkan Yardımcısı Alexander Stephens (1861-1865 yılları arasında Amerika Konfedere Devletleri Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu) gibi beyaz üstünlükçüler; köleliğin, yeni hükümetlerinin temel taşı olacağını vurguluyor ve “zencinin beyaz adama eşit olmadığı büyük gerçeğine; üstün ırka köleliğin tabi kılınması onun doğal ve normal halidir” diyor. Ne yaptı Amerika? Ulusun sistematik şiddetini ve ırkçılığını ders kitaplarında örttü. Eğlence, reklamcılık ve daha pek çok alanda siyahların zarar verici olduğunu ezberleten bir politika izledi. Bu yola bizim devletimiz de çok başvurmuştur, o yüzden kafamızda rahat canlandırabiliyoruzdur herhalde ders kitaplarında neyin, nasıl anlatıldığını. İç savaştan hemen önce ve sonrasındaki dönemde, kölelik, reklam ve tanıtımlarda iyi huylu imgeler kullanılarak; mutlu, çocuk kölelerin hayırsever efendileri tarafından bakıldığı, düzenli bir tarım cenneti olarak sunuldu. Düşünsenize, çok daha yakın tarihte bile, severek okuduğumuz çizgi romanın ilk örneklerinde bile (Tenten Sovyetler’de ve Tenten Kongo’da) neler “normal”di! The Coon Caricature, Little Black Sambo gibi stereotipleri ortaya çıktı ve 21. yüzyıla kadar devam etti. Her birinde dikte edilen mesaj ise şuydu: “Siyahlar, beyazların gözetimi altında daha iyi.”

Daha sonrasında ne oldu? Yeniden yapılanma ve Jim Crow kanunları yapıldı. Yanlış anlaşılmasın, kanunlar Jim Crow tarafından yapılmadı. Jim Crow, o dönemde popüler olan bir tiyatro oyunundaki siyah bir karakterdir. Bu karakter, dönemin beyazlarının, siyahlara bakışını yansıtır. Dolayısıyla da Jim Crow ifadesi pejoratif bir anlam içerir. Bu yasalar ki 1880’ler ve 1960’lar arasında ABD’nin büyük bölümünde uygulanan, siyahlar ve beyazların aynı ortamları paylaşmalarını yasaklayan kanunlardır. Bu dönemde siyahlar, sistem tarafından “vahşi ve ahlaksız hayvan” olarak görüldü; D.W. Griffith “Bir Ulusun Doğuşu” filminde de bunu görebilirsiniz. Özgür siyah erkeklerinin bu kötü görüntülerle bağdaştırılması; onları, bir kez daha beyazları tehdit eden, kontrol altında tutulması gereken kesim olarak topluma sundu ve ardından Ku Klux Klan örgütlenmesi başladı.

Kölelik sistemi bitince neden kendilerini yukarıya çekemediler? Bu soru da başka bir çarpıtma örneği. Kölelik yerine hükümlü olan insanları, kiralık işçi olarak çalıştırabilme hakkı geldi. E bu durumda tabii, siyahların, toplumun kalan kesimine göre tutuklanma oranı 10 kat arttı. Taktik değişti, niyet değişmedi diyebiliriz. Daha sonra da iş verilmedi, aş verilmedi. Tüm dünyadaki sistem bu. Bizde nasıl Aleviler, devlet kadrolarında yükselemiyor veya hiç işe giremiyor, Kürtler nasıl görmezden geliniyor ise onlarda da durum öyle. Bu soruları soranların zihniyetiyle kadın cinayetinde, “Kadının hiç mi suçu yok?” sorusunu soranların zihniyeti aynıdır.

Kölelik ve ırksal eşitsizliğin mirası, Amerikan toplumunda, belgelenmiş, temelsiz polis vahşeti eylemlerinden, oy kullanma kısıtlamalarına, istihdam ve eğitimde süregelen eşitsizliklere kadar sayısız başka yolla görülebilir. Kölelik, ırksal boyun eğme ve ırkçı terörizm için tazminat çağrısının tartışmalara ilham vermeye devam etmesi şaşırtıcı değil. General William Tecumseh Sherman’ın İç Savaş’tan hemen sonra, yeni özgürleşmiş siyahlara “40 dönüm ve bir katır” sağlama sözü vermesinin ötesinde – hızla geri alınan bir söz – yapılan büyük adaletsizliği gidermek için hiçbir şey yapılmadı. Sonuç olarak, kölelik bir seçim değil ve olamaz. Korkunç gerçekle yüzleşmeden ve onu telafi etmeden uzlaşmaya çalışıp, bu rezaleti devam ettirmek, bir seçimdir. Yöneticiler de bunu seçmiştir. Bunu seçen yöneticiler, kendi ülkelerinde yaptıkları zulümlerle hiçbir zaman hesaplaşmayıp daha sonrasında Birleşmiş Milletler çatısı altında, ahkam kesmekten de vazgeçmemiştir.

1956 yılında BM’de Köleliğin, Köle Ticaretinin ve Köleliğe Benzer Kurum ve Uygulamaların Kaldırılması Ek Sözleşmesi kabul edildi. Bundan altmış sene önceye kadar barbar olanların, dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliği sağlamak gayesinde olduklarına inanmamızı istediler. Her ülke birbirinin geçmiş politikalarını deşer, biri diğerine Cezayir’de, Fas’ta yapılanları, öteki Ermenilere yapılanları, bir diğeri Filistin’e yapılanları sorar, kendi halkına şovunu yapar, “bakın, nasıl hesap soruyor”dur. Sonra hepsi görevlerini tamamlamış olmanın verdiği hafiflikle kaldıkları yerden, hak gasp etmeye, mülteciler üzerinden çıkar aramaya devam ederler. Konu çıkarlar olunca nasıl da bir bütün olurlar, dünya barışını korurlar. BM, emperyalizmin kalesi olarak batılı devletlerin gayri meşru icraatlarını meşrulaştıran ve işlevini yerine getiremeyecek kadar taraflı bir kurumdur. Siz, Birleşmiş Milletler’e güveniyor musunuz?

Kaynak: History

YORUM YAP